|
İSLAMDA SİYASAL AKIL
MUHAMMED ABİD
CABİRİ
Vecdi AKYÜZ çevirmen
İstanbul Kitabevi
1997-İstanbul
Fas'lı
yazar Cabiri bu eserinde ciddi tartışmaları gündeme getiriyor.
Kitapta inançla ister vahye dayalı din, isterse akılla
desteklenen ideoloji biçiminde olsun, belli bir anlam
kastedilmiyor. Burada konu siyasal akıldır. Yazara göre, bir
topluluğu mantık harekete geçirir. Bilindiği gibi, toplumun
inancı, imanı oluşturan hayali sembollere dayalıdır. İnsan
akıl yürütme ve karar almadan bağımsız olarak inanır. Kişi
bilgi meselelerine aldırmayabilir ama inancına dokunmayı kabul
etmez. Renan’ın dediği gibi biz yalnızca kesin bilgimiz
bulunmayan şeyler uğruna şehid oluruz. İnsanlar kesin
bildikleri şeyler uğruna ölürler, konu hemen inandıklarıyla
ilgili olduğu anda, en büyük delil uğrunda ölmemizdir.
İdeolojiler de inançlar gibidir. Açıklamaya dayanır, nadiren
burhana dayalıdır.(95-6)
İnsanın
bildiği şeyler için ölmesi mantıksızdır. İnsan gerekli
gereksiz faydalı faydasız birçok şey bilebilir. Ama onlardan
bazılarına inanır. Bazıları uğruna ölmeyi göze alır. Mesela
insan suyun sıfır derecede kaynadığına inansa ve buna bir
hakaret edildiğini görse bunun için canını tehlikeye atmaz.
Ayrıca İslam düşünmeden iman etmeyi eleştirir. Akletmeyi
teşvik eder. Bu eserin 746 sayfalık bir muhtevaya sahip olması
değerlendirmeyi başlıklar halinde yapmayı gerekli kılmaktadır.
a) Akide
Cabiri
putları değerlendirirken onların Kureyş açısından insanların
kendisine bağlandığı ve uğrunda öldüğü “kutsal” şeyler
olmadıklarını söylüyor. Onlar özel milli mabutları bulunan
“öteki” taraftan ve bir saldırı durumunda insanların avunmaya
can attığı ve uğrunda ölmek istediği “milli mabudlar”da değildi.
Gerçekten Kureyş’in putları ve tanrıları, her şeyden önce
servet kaynağıydı ve ekonominin temeliydi. Mekke, Arap
tanrılarının ve putlarının merkeziydi. Kabileler oraya ziyaret
yapar, adak sunar, çevresinde veya yakınında pazar kurar, alım
satım yapardı. Böylece Mekke, bütün Arapların aynı zamanda
ticari merkeziydi. Bunun da ötesinde ve hem coğrafi etkenler,
hem de Arap kabilelelerinin geldiği dini bir merkez oluşu
dolayısıyla, aynı zamanda Kuzey, güney, batı ve doğu arasında
milletler arası ticaret yolunda başlıca istasyondu. Bu yüzden
“Putlar”a saldırmak, doğrudan doğruya hac gelirlerine ve onun
çevresindeki Arapların mahalli veya milletler ararsı ticari
kazançlarına dokunma anlamına gelirdi.(194) Putların geçmişte
yaşamış iyi insanların sembolleri olduklarını yaygın
anlayışını kabul edersek günümüzde İslam anlayışları bir yana
Mevlana’nın, Yunus’un ve Şemsi Tebrizi’nin laik kesimlerce
niçin sahiplenildiği daha iyi anlaşılabilir.
Gerçekten dikkati
çeken şey, Arap Yarımadasında en büyük dini merkez olan
Mekke’de “din adamları” yoktu. “Çok garip biçimde, Mekke’yle
veya İslami davetle ilgili haberlerde din adamlarının asla
anıldığını görmüyoruz. Hz. Peygamber’in karşıtlarının din
adamları olduklarına dair hiçbir kanıt da yoktur. İster
Kabe’yle isterse Lat, Uzza, Zulhalasa ve öteki Arap
tanrılarıyla ilgili olsun, perde darlık yalnızca kapının
açılıp kapatılmasına, mekanın maddi korumasına özgü bir
hizmetti. Bu dini bir makam değildi. Ayrıca din işlerinde bir
ihtisaslaşmayı da gerektirmiyordu. (196)
Açıktır ki, çeşitli
yerlerde sergi ve panayır biçiminde dört ay boyunca güven
içinde süren bu geniş ticari etkinlik, tüketim, değişim ve
yeniden satmak üzere pazarlık için büyük miktarda emtiayı
gerektiriyordu. Ayrıca, Avrupa ile doğu (temelde Hindistan)
arasındaki milletlerarası ticaretin çoğu, Yemen’den Suriye’ye,
Suriye’den Yemen’e temel istasyon olan Mekke’den geçerdi. Bu
mahalli, bölgesel ve milletlerarası geniş ticari etkinlikte
aslan payı Kureyş’indi. Bu etkinliğe, “kış yolculuğu”nda
Yemen’e yaz yolculuğunda Suriye’ye doğru düzenlenen büyük
ticari kervanlarla katılırdı. Hac mevsimleri yoluyla Arap
yarımadasının öteki bölgelerine ve dışarıya dağıtmak üzere
Mekke’ye ticari emtia getirirdi. Kuran-ı kerim buna işaret
etmiş ve Kureyş’in bu ticaretini Mekke, onlara güven sağlayan
dini yerini de “Harem” ve Haram Aylar’la birlikte anlatmıştır:
“Kureyş kabilesinin yaz ve kış yolculuklarında anlaşması
sağlanmıştır. Öyleyse kendilerini açken doyuran ve korku
içindeyken güven veren bu Kabe’nin rabbine kulluk
etsinler”(Kureyş 106/1-4) Öyleyse Kureyş açısından ticaret, en
önemli geçim ve kazanç kaynağıydı.(201)
İlk akabe biatında
on iki kişiden oluşan bir kurul geldi. Resulullah’la Akabe’de
görüştüler ve İslam konusunda ona beyat ettiler ama birlikte
savaşma yükümlülüğü olmaksızın. Ertesi yıl gelen Yesribli
kurul ile Akabe’de bir kez daha görüşme oldu. Bu defa yapılan
anlaşma düşmana karşı “kana kan, yıkıma yıkım” şeklinde idi.(176-7)
bu olay biatta da tedricilik gözetildiğini göstermektedir.
Hicret sırasında
kabilesi bulunan muhacirler, kabilesi bulunan Ensar’ın yanına
yerleşmişti. Kabileleri bulunmayan fakirler ise, -ki bunlar
Mekke dönemindeki fakirlerdi mescidde barınıyorlardı. Kendisi
ve gücü yeten arkadaşları beslenmelerini sağlardı. Bunlar
ehlu- suffe olarak bilinir. Çünkü mescidin gölgelik (suffe)
yerinde kalırlardı Ebu Zer, Ammar b. Yasir bunlardandı.
(180-1)Genellikle ashabı suffe bir eğitim kurumu olarak
gösterilir. Fakat bu kurumun üyeleri genellikle korumaya
muhtaç kimselerden oluşmaktadır. Günümüzdeki karşılığı bir
mektep değil bir yardım kuruluşu olabilir.
Yazar, “İman ettik
demeyin İslam olduk deyin” ayetini kullanarak Müslim-mümin
ayrımı yapıyor(182). Müslim siyasi anlamda itaat edendir. Yani
münafıklar da Müslüman'dır. Ancak Müslim tabiri sadece bu
ayette siyası bir anlam taşıyabilir. Diğer ayetlerde
Peygamberler (6/163.141) kendileri için “Müslümanların ilki
olmakla” tabirini kullandıklarını hesaba katarsak bunun genel
bir ayrım olmadığı görülebilir. Aynı yanlışa Şiilerde düşmekte
itikadi gördükleri bazı konuları kabul etmeyen diğer mezhep
bağlılarının Müslüman olduklarını ancak imanın kalplerine tam
olarak yerleşmediğini söylemektedirler.
Hudeybiye
anlaşmasına değinen yazar bu anlaşmayı Kureyş’in Muhammed’i
bir tanıması olarak değerlendiriyor. Ona göre bu, barış içinde
birlikte yaşamaya yönelmedir, arkası gelir. Taraf olarak kabul
edilmek de bir aşamadır. Aslında bu anlaşma tavizin
muhtevasını bilmeyenler için önemli bir ibrettir. Kafirlerle
yapılan her anlaşma taviz değildir. Muahede, misak, müdahane
kavramları ayrı ayrı ele alınmalıdır. Hz. Peygamber Hudeybiye
antlaşmasının hemen ardından “kabile” düzenine siyasi anlam
taşıyan bir girişimde bulundu. Habeşistan’a, Ebu Süfyan’ın
kızı Ümmü Habibe’ye evlenme teklifi yapacak birini gönderdi.
Kuran bu girişimi övüyor: “Allah’ın sizinle düşmanlık
gösterdiğiniz kimseler arasında bir sevgi yaratması umulur.” (Mümtehine
60/7) Böylece, Resulullah Ümmü Habibe’yle evlendi. Ebu
Süfyan’ın içi yumuşadı, düşmanlıkta direnmeyi bıraktı.
Hakkında şöyle dedi. “Bu delikanlıyı kimse durduramayacak."
Yazarın bu ayetle
ilgili yorumunu tefsirlerden destekleyici bir şey göremedim.
Müfessirler daha ziyade yakınlarıyla savaşmak zorunda olanlara
bir teselli niteliğinde olduğunu ifade ediyorlar. Zaten birkaç
hafta sonra Mekke fethediliyor ve insanlar zümreler halinde
Müslüman oluyorlar.
Yalancı
peygamberler isyan ederlerken Kur’an’ın akidesine bağlı
kalmışlardır. Görüntüleri daha ziyade ortodoksluktan sapma
şeklindedir diyor yazar. Ancak “Son peygamber” akidesini
geçiyor. Ortaya çıkardıkları değişikliği şeriat ile sınırlıyor.
Zinanın serbest olması namazın azaltılması secdelerin
kaldırılması, orucun hafifletilmesi vb...(406)
b) Ganimet arzusu
zaafını delillendirmeler
İnsanların İslam'a
yönelmelerinin ardında maddi nedenleri arayan Cabiri,
özellikle ganimetlerin çoğalması insanların İslam’a
yönelmelerinde etkili olduğu iddiasında bulunuyor. Ona göre
siyasi ve savaşçı müslüman oluşlarını, akide ve imana dayalı
Müslüman oluşa yükseltmeye olanak sağlayacak yeterli zaman
yoktu. Bu zaaf noktalarından biri şu olayda görünüyor: “Hz.
Peygamber, Huneyn tutsaklarını ailelerine geri verme işlemini
bitirince, peyine düşen insanlra ona şöyle dediler: “Ey
Allah’ın elçisi. Feyimizi, deveyi ve davarı bize dağıt.
Peygamberi sıkıştırdılar. Elbisesi yırtıldı. Malları müellef-i
kuluba dağıttı. Abbas b. Mirdas aldığı ganimeti beğenmeyerek
Peygamberi tenkid eden bir şiir okudu. Peygamberimiz ona biraz
daha ganimet verip susmasını sağladı. Ensardan ganimet
dağıtımına dair eleştiriler geldi. İddiaya göre Peygamberimiz
Arap kabilelerine bol bol veriyor, Ensar’a pek ilgi
göstermiyordu. Bu konudaki şikayetleri Sa’d b. Ubade
sahiplenmeksizin dillendirdi. Hz. Muhammed Ensar’a bunu
diğerlerini dine ısındırmak için yaptığını ifade etti. Onlar
da bu dağıtıma razı oldular. (238)
Yazar Tevbe
suresinin Ced b. Kays hakkında bazı ifadeler kullandığını
zikreder. O, Medine halkının büyük mal sahiplerinden birisidir.
Bu kişi kendisinin kadınları vurgun olduğunu, bu yüzden de
“sarışınların” yani Bizans kızlarını gördüğünde
dayanamayacağını Ensar’ın bildiğini öne sürerek, Bizanslılarla
savaşa gitme konusunda mazeret belirtir. Bu konuda ayetler
şöyle diyor: “Ancak Allah’a ve ahiret gününe inanmayan,
kalpleri şüpheye düşüp kuşkuları içinde bocalayanlar senden
izin isterler, eğer onlar savaş için çıkmak isteselerdi
elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. (Tevbe 9/42-5)
Aynı sure Hz. Peygamber’in her önüne gelenin sözünü
dinlediğini söyleyen başka bir topluluğu kınar. “O sizin için
hayırlı bir kulaktır” ayeti. Rivayete göre Peygamber Tebük
gazvesindeyken önünde bir grup münafık vardı. Şöyle dediler:
“Şu adama bakın, kalkmış, Suriye’nin köşklerin ve kalelerini
fethedecekmiş, hiç bunu yapabilir mi?” Hz. Peygamber, bu
sözlerinden dolayı onları ayıplamak için durunca, inkara
kalkıştılar ve şöyle dediler: “Yok canım, biz yolculuğumuzu
kolaylaştırmak için öylesine bir muhabbet yapıyorduk.” Sure
onlara şu cevabı verir: “Eğer onlara sorsan, elbette biz
sadece lafa dalmış şakalaşıyorduk, derler. De ki: Allah ile,
O’nun ayetleriyle O’nun peygamberiyle mi alay ediyorsunuz?”
c) fetihler
Yazar fetihler ile
ilgili olarak şöyle bir mantığın geçerli olduğunu ifade ediyor:
“Şehid olursan cennet, hayatta kalırsan ganimet. Orduda kural
şuydu: Fetih için askere alınan kabileler, harcamalarını
kendileri üstlenirdi. Devesiyle yol alır, azığıyla yaşar,
silahıyla savaşır. Karşılığı savaşcılara dağıtılan beşte dört.
Bazen bunu da kat kat geçerdi. Ganimet bir teşvik unsuruydu.
Teşvik
olumsuz bir unsur değildir. Bir eğitim metodudur. Her doğru
herkesi sırf doğru olduğu için harekete geçirmez. Zaaflar bazı
araçlarla ıslah edilebilir ya da bitirilebilir. Fakat bu süreç
içinde gerçekleştirilebilir. Ayrıca ödül ve ceza yoluyla
eğitim İslam’da sadece bu dünya ile de sınırlı değildir. Onun
içindir ki Allah ganimet elde edenlere şu tavsiyede
bulunmuştur: “Allah yolunda neye harcamayasınız ki, göklerin
ve yerin mirası zaten Allah’ındır. Fetihten evvel Allah
yolunda harcayıp savaşanlarınız, başkaları ile bir olamaz.
Onlar derece itibarıyla sonradan harcayıp savaşanlardan daha
büyüktürler. Bununla beraber Allah hepsine cenneti vaat
buyurmuştur. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Kimdir
o Allah’a ödünç verecek kimse ki, Allah o verdiğini ona
katlayıversin. Hem onun için çok cömertçe bir karşılık vardır.
(Hadid 57/10-1)
d) Kabilecilik
Ebu Cehil, şerefli
ve koruyucusu olan birinin Müslüman olduğunu duyunca, onu
eleştirir ve küçük düşürmeye çalışırdı. “Bababın dinini
terketttin. Baban senden daha iyidi. Seni küçük düşüreceğiz.
Onurunu çiğneyeceğiz.”derdi. zayıfları döver ve dövülmesi için
kışkırtırdı. Çarşılarda dolaşır tüccara ‘Muhammed’in
arkadaşlarına ikik kat fiyat verin, onlarla alış verişi kesin,
onlardan bir şey almayın, zararınızı ben karşılarım derdi. Bu,
Müslümanların kazançlarını ve geçim yollarını gerçekten
etkiledi. (148-9)
Ebu Cehil’in bu
tavrı din ve siyaset anlayışlarındaki tutarsızlıklara rağmen
müslümanların kurdukları şirketlere ambargo uygulayan,
başörtüsü, eğitim hakkı, seçimle iktidara gelme gibi hakları
elinden alan MGK’ya benzemektedir.
Bedr savaşında Ubey
B. Şureyk, Ebu Cehil’le başbaşa kaldı ve ona şöyle dedi:
“Muhammed’in yalan söylediğini düşünüyor musun?” Ebu Cehil şu
cevabı verdi: “Biz ona Emin demişken Allah’a nasıl iftira
edebilir? Çünkü o, asla yalan söylemedi. Ama, hacıları sulama,
doyurma, danışma Abdimenaf oğullarında olur, ayrıca
peygamberlik de onlarda olursa, bize ne kalacak?" (70)Yazar
bunu kabile rekabeti olarak yorumluyor.
Elçiler onuncu
yılda peşpeşe geldiler. Hatta bütün Arabistan Yarımadası, hz.
Peygamber’e bağlanmaya başladı. Peygamber Suriye, Yemen’e ve
Irak civarına valiler tayin etti. Ne var ki akılda tutulması
gereken şey, genel olarak bedevilerin, Medine’de münafık
denilenlerin Mekke’nin fethi günü Kureyş’ten tuleka (serbest
bırakılanlar) denilenlerin, bundan sonra da Sakif’in Müslüman
olması gibi kabilelerin Müslüman oluşudur. Bütün bu
davranışlar, genelde inanç yönünden Müslüman olmaktan çok
siyasi yönden Müslüman olmaktı. Cahiliye döneminde Arap
kabilelerinin savaşlarında zafer kazanan, beldelere boyun
eğdiren ve iktidarı alan kabile önderine bağışlamaya alıştığı
bağlılık da bu türdendi. Bu bağlılığın temeli, mal vermek,
rakip ve düşmanlarla ittifak kurmaktan kaçınmaktı. Bu bağlılık
çoğu kez bağlanılan önderin ölümüyle biterdi. Muhammedi devlet
için de aynı şey oldu. Kabileler peygamberlik iddiasında
bulunan kahinlerin etrafında toplandılar. Kureyş’e iktidarı
alma gayesiyle savaş açtılar. Peygamberin hastalanması ile
birlikte riddet olayları çığ gibi yayıldı. Dikkati çeken şey
bütün kabileler irtidat ederken Muhammedi davetin azılı iki
düşmanı olan Kureyş ve Sakif’in irtidat etmeyişiydi. Çünkü
Muhammedi davet Kureyş devletinin oluştuğu yöne doğru
gelişmeye başlamıştı. Bu dönüşümün sebebi neydi ve hangi
temellere dayanmıştı?
Görüldüğü gibi
yazar İslam'a girenlerin çoğunun gönüllü olmadıklarını,
Müslüman olanların ekseriyetinin siyasi anlamda boyun
eğdiklerini, etkili kabilelerin dini terk etmeyişlerini de
elde ettikleri ranta bağlıyor. Aslında Kureyş’in etkin konumda
olması o dönemdeki idari tecrübesinden kaynaklanıyor. Buna
örnek olarak Hz. Ebu Bekir’i Ömer’i ve Hamza’yı verebiliriz.
Yazar Müslümanların azınlık durumuna düşmüş gibi gösteriyor.
İrtidat olayını iki kabile dışında genelleştiriyor. O iki
kabilenin irtidat etmeyişini de ganimete bağlıyor. Yazarın o
dönemi bu tarz değerlendirmesi her şeyin ardında “ekonomik
sebepleri” i gören Marxist metin değerlendirmesini
çağrıştırıyor. Ayrıca açıkça söylemese de Peygamber’i
adaletsiz mal bölüşümü yapmakla itham ediyor. O dönemde bazı
insanların bir kısmının çıkarları ve can korkusu nedeniyle
İslam’a girdiği söylenebilir. Ancak yazarın yaptığı gibi tüm
Müslümanların rantçı olduğu rant elde edemeyenlerin dini
bıraktığı diğerlerinin de ümmetin malını pervasızca
yediklerini söylemek emperyalistlerin İslam’ı
değerlendirmeleriyle örtüşmektedir. Bu tür bir bakış açısı Ebu
Cehil ile hz. Muhammed’in yönetimi arasında bir fark
koymamakta ve hemen hemen her ikisin de aynı kefeye
koymaktadır. Yani rantçılık ve kabile kayırmacılığı sadece el
değiştirmiştir.
Hz. Peygamber Halid
b. Velid’i Yemen’e İslam’a davet için gönderdi fakat o olumlu
bir cevap alamadı. Sonra Ali gönderildi. Onun gitmesiyle bir
günde Müslüman oldular. Bu tavır Kureyş'e karşıydı. Onlar
dayılık ilişkisi nedeniyle Ali’ye cevap verdiler.(424-5) Ali
ve Yemen halkı arasında hem kabile hem ganimet hem de akide
çerçevesinde çok boyutlu bir ilişki vardı. Onun hakkındaki ilk
aşırılık olgusunun ilk kaynağının İbn Sebe olduğu zikredilir.
Onun Ammar b. Yasir olduğu da zikredilir. Ancak bu düşünce
sadece Osman’a karşı ayaklanmada olduğu kabul edilse doğru
olabilir. Çünkü Ammar Sıffin savaşında ölmüştür. (426-7)
e) Ebu Bekir’in
riddet olaylarına karşı tavrı
O, riddetten
vazgeçmeyenlerin yakalanmasını ateşte yakılmasını,
öldürülmesini, kadın ve çocukların tutsak edilmesini emretti.
Esed ve Gatafan kabileleriyle yapılan savaşta pek çok kişi
öldürüldü, pek çok tutsak alındı. Halid evcikler yapılmasını
emretti. Ateşler yakıldı. Tutsaklar bunlara atıldı. Ebu Bekir
Halid’e şu mektubu yazdı: “...Müslümanlardan birini öldüreni
yakaladığınızda, onu öldürün.” Halid bunların bazılarını yaktı,
kimilerini iple astı, bazılarını taşla ezdi, kimilerini de dağ
başlarından attı.(310) Yazar başkaldıranların Müslüman zekat
memurlarına neler yaptıklarına, eyledikleri işkence ve
zulümlerin var olup olmadığına veya ihanetlerine dair bir
değerlendirmede bulunmuyor. Hz. Ebu Bekir'in bu uygulamaları
işkence ile Müslümanları öldürenlerin aynı şekilde
cezalandırılması şeklinde görülebilir.
f) Riddet
Dinden dönüş
anlamına gelen riddet olayı hz. Peygamberin vefat haberinin
hemen ardından şiddetlice başgösterdi. Bütün Arap diyarlarına
yayıldı. Her yer küfre düştü, mücadele başladı, her kabileden
insanlar veya her kabileden seçkinler irtidat etti. Kureyş ve
Sakif buna karışmadı.(261)
Halife seçiminde
Ensar’ın adayı sa’d b. Ubade Ebu Bekir’e biat etmedi. Onu
öldürülmesi gibi bir düşünceyi benimsemeyen Ebu Bekir onu
kendi haline bıraktı. O’da Suriye’ye gitti ve orada öldü.
Benzer şekilde biat konusunda isteksiz olan Ali’ye de bir
zorlama yapılmamıştır. (268) Dikkati çeken ikinci durum, Ebu
Bekir ve Ömer’in “Halife Kureyş’tendir.” Hadisini delil olarak
getirmeyişleridir.(270)
g) Osman’ın
seçilmesi
Hz. Ömer, Osman’ın
seçilmesi sırasında belirlediği kurul cennetle müjedelendiği
ifade edilen kimselerdendi. Osman, Ali, A b. Af, Sad b. Ebi
Vakkas, Zübeyr ve Talha. Bunlardan halifeliği sadece Osman ve
Ali istiyordu. Diğerleri bu yarışa girmediler. Yazar bu olayı
değerlendirirken de kabile bağlarını ön palana çıkarıyor.
Talha ve Zübeyr küçük bir kabileye mensuplardı. Zübeyr
Resul’ün hala oğlu olduğundan Ali’nin önüne geçemezdi. Geriye
kalan Abdurrahman b. Aff ve Sa’d b. Ebi Vakkas ise ne cahiliye
ne de İslami dönemde Abdu menaf oğullarına denk olmayan Zühre
oğullarına mensuplardı. Öyleyse yarış Abdumenaf oğullarıyla
sınırlı kalacak, yarışma Haşim oğullarından Ali ile Umeyye
oğullarından Osman arasında geçecekti. (289-290) yazar bu
yarışı olumlu bulmadığını ima ediyor. Ancak ikisinden bu işe
daha ehil olan kim vardı şeklinde bir soruya cevap aramıyor.
Ömer suikasta
uğrayınca 70 yaşındaki Osman iktidara geldi. O iktidarı alınca
zenginlik görüntüleri patlama yaptı, kötülükler çoğaldı.
İçkili alemler başladı.(361) çok cömertti mala değer vermezdi.
Ömer den fazla olarak beytülmalden de harcamaya başladı.
Yakınlarına ve başkalarına, kemdi malındanmış gibi veriyordu.
(362-3)Savaşa katılmayanlara da ata veremeye başladı. Bazı
sahabelerin A. Bin Mesud- atasını kesti. İstediğim gibi
davranmayacaksam niye imam oldum?(363-4) diyordu.
Osman’ın
dönemindeki lüks şöyleydi:
Zübeyr b. Avvam:
terikesi 59800 000 dirhem. 1000 köle. 1000 at (hz. Ömer in 500
000 dinarıçok gördüğünü hatırlayalım) Talha: terike 30 000 000
. yüz kese altın. Irak’tan her gün için bin dinar gelir. Sa’d
b. Ebi Vakkas: 250 000 dinar Liste uzayıp gidiyor Osman’ın
ikitdarı alasının üstünden bir yıl geçer geçmez Kureyş’ten
bazıları çevrede mallar edindiler(zübeyr ve Talha) insanlar
onlara yöneldi. Yedi yıl böylece kaldılar. Bu ikisinin
güçlenmesi onları Osman’ın başkaldıranların doğrudan
yönlendiricisi ve Medine’ye gönderilen mektubu götürenlerin
arkasında oldukları konusunda sözbirliği eder kaynaklar.
Taberi bunu Osman’ın ağzından nakleder. (379) kaynaklar
Ali’nin böyle bir harekette bulunduğundan söz etmez.
(380)Osman’ın son döneminde kabile ve ganimetin etkileri
kendini gösterdi ve akidede sarsılma ortaya çıktı. Görevler
sorunu da kendini gösterdi: İsyancıların Osman’a karşı
istekler listesinde “ganimet ve kabile” sorunu, keskin biçimde
yer aldı.(728)
h) Emevilerin
konumu
Yazar Takıyyuddin
Makrizi’nin Umeyye oğullarıyla ilgili görüşünü naklediyor. O
diyorki: Umeyye oğlulları ile Resul’ün kovduğu ve lanetlediği
Mervan oğulları nasıl hilafet yarışına girer. Umeyye
oğullarıyla haşim oğulları sürekli Resul’e düşmanlık yapmıştır.
Mekke fethinin ardından pekçoğu İslam’a girmiştir.
(296-7)Devletin Kureyşleştirilmesinin Mekke’nin fethinin hemen
ardından gerçekleştiğini Peygamberi suçlayarak delillendiriyor.
Şöyle diyor: “Sözgelimi, Emevilerin ve davet devletinde
Kureyş’in önderi Ebu Sufyan’ın dikkate değer durumu böyledir.
Onun itibarı kendine iade edilerek feth sırasında onun evine
giren eminyette kabul edildi. Peygamberin hayatı boyunca ona
kabile seyyidi olarak davranıldı.(300) Hz. Peygamber belde
emirlerinden ve kabile şeyhlerinden emirlik ve otoritelerinden
vazgeçmelerini isetememiştir. Peygamber Ebi Şeber’e şöyle
demiştir. “Seni tek ve ortaksız Allah’a inanmaya çağırıyorum.
İktidarın sana kalır.”
Kabile devletinin
yapısı, federal bir niteliğe sahiptir. Bunun için Peygamberin
hac dönüşü hastalandığı haberi zekat memurlarına isyanı
beraberinde getirdi. (302-3) Yazar yalancı peygamberlerin ve
zekat vermeyi reddedenlerin tavırlarını kabile asabiyetine
bağlıyor. Yazarın çizdiği tabloya göre müthiş bir baskı ortamı
söz konusu. Yönetici zaafa uğradığı an hemen başkaldırılar
gündeme geliyor. İnsanlar dinin maddi ve manevi otoritesinden
kurtulmaya sebep ve ortam beklentisi içindeler. Yazar bu
konuda çok aşırı gidiyor. Bu yorumlar Kemal Sunal’ın
filmlerini hatırlatıyor. Zalim bir fırıncıya ya da belediye
başkanına veyahut ağaya hep birlikte başkaldırıyorlar. Bu da
hep onun öncülüğünde oluyor. O filmlerde halka eleştiri
yapılmadığı gibi bu kitapta da ganimet arzusu duyan içlerinden
yalancı peygamberler çıkaran topululuklar eleştirilmiyor.
Burjuvaya karşı haklı bir direnişmiş gibi gösteriliyor.
Kabilede işler,
acımasız bir cebriyeye boyun eğer. Şu halde, kabiledeki
akidenin cebire dayandığını söyleyebiliriz. Kabilenin
ideolojisi, doğal olarak cebriyeci bir ideolojidir.(510-1)
Muaviye oğlu Yezid’e beyat alırken, şöyle diyordu: Yezid işi,
kaza ve kaderdir. Kulların bu konuda başka seçeneği yoktur.
Muaviye’nin saltanatını meşrulaştırabilmek için benimsediği bu
cebir ideolojisi, hz. Peygamberden rivayet ettiğini söylediği
hadislerin pek çoğunu da açıklıyor. “İktidara gelirsen iyilik
yap” (512) Emevi modelinde devletin temeli, kabile, ganimet ve
akide de doğrudan mücadele ve en güçlü meşruluk, kabile
düzleminde Kureyş meşruluğu, ganimet düzleminde siyaseti bir
tür yüceltmenin yanı sıra siyasi ata veya akide düzleminde
dinin doğrudan ideolojik kullanımı biçiminde, bir siyaset
uygulamaya dayanır. Abbasi modeli sosyal yapının ve piramidin
iki yapıyla, yüzeysel ve derin yapılarla örgütlenmesiyle
belirginleşir. Derin yapı, daima üç berileyiciye, son
belirleyicisi şartlara göre dönüşümlü olan kabile, ganimet ve
akideye bağlı kalır. Yüzeysel yapı ise, kavram çeerçevemize
iki yeni kavramı, seçkin ve halk kavramını almamızı geretirir.
(650)
Muaviye asker/kabile
toplumunda, sivil siyasi başkanlık ve önderlik kurumunu nasıl
sağlamlaştıracaktı? Bir hutbede bunu şöyle yanıtladı: “
Yönetimi, sizin sevginizi kazanarak ele geçirmedim. Bu
kılıcımla sizinlebüyük bir mücadele yaptım. Size yeme ve
içmeye dayalı bir hayat sağlamaya çalışacağım.”(490) Muaviye
de Yemenlilerle bağlantı kurmayı önemsedi. Yemenli Kelb
kabilesiyle evlilik bağı kurdu. Kabile siyaseti yapıyordu.
Onun bu politikasını hemen her Emevi hükümdarı kullandı. Bu da
Yemenliler ile Kayslılar arasındaki çatışma oyunudur. Bu
çatışmayı gerektiğinde kızıştırıyorlardı.(497) Muaviye Irak
halkını Ali’ye oğlu Yezid de Hüseyin’e karşı halkı kışkırtmak
için malı kullandı. Emevi halifeleri hep bu yolu tuttu. Siyasi
ata, kabile de siyaset yapmak için rakiplerini susturmka ve
muhalefetlerini önlemek üzere onların yeğlediği araçtı. 502)
Emevilerin bu bol ataları cömertçe verdikleri yalnızca Haşim
oğullarından oluşmuyordu. Kabile başanlarına, Arap eşrafına
karşı uyguladıkları siyaset buydu. Ali’ye karşı Muaviye ordusu
içinde uyguladı, atalarını artırdı.(503)
I) İbn Sebe
Kaynaklar Muaviye
döneminde muhalefet A. İbn Sebe’ye nisbetle Yemenli kabilelere
“Sebeiyye” denir(408) Yazar İbn sebe diye birinin yaşamadığına
dair görüş nakletse de zaman zaman onun oynadığı rol ile
ilgili yorumlar yapıyor. Yazar akide ile ilgili durumu
Peygamber döneminden değil de mezheplerin çıktığı sonraki
dönemleri göz önüne alarak değerlendiriyor. Bu yüzden üç
kavramdan akidenin işlenişi biraz daha zayıf gözüküyor.
i) Ebu Zer
-Ammar
İyiliği emrediyor.
Fakat bir devrimci değil. Sözlü olarak karşı çıkıyor. Ancak
bir başkaldırıda bulunmuyor. Osman onun sürgün edince “Baş
üstüne Aden’e de desen giderim.” Diyor. Yani o daha ziyade bir
ıslahatçı. Ammar ise köktenci. İsyancıların mektubunu Osman’a
o verdi. Mektubu kendisinin ve korktuklarından gelemeyen bir
grubun yazdığını söyledi. Osman onu cezalandırdı ama öldürmedi.(442-4)
Ammar devrim mantığıyla İslam’ın putlara, Kureyş ileri
gelenelre ve savurganlarakarşı devrimci mantığıyla düşünüyordu.
Oysa Osman, Muaviye ve benzerleri, devlet mantığıyla
düşünüyordu.(446)
Yazar bu
eleştirilerinin ardından bunların normal olduğunu İslam
toplumunun şirkten tevhide davetten fetihe geçtiğini
söyleyerek şu hadisi ekliyor. “Siz dünya işlerini benden daha
iyi bilirsiniz.” Yani bize demek istiyor ki bakın onlar bu
garip tecrübeleri yaşadılar. Bu onların tecrübeleriydi. Dünya
işlerini biz peygamberden daha iyi biliyorsak bu dönemde
onlardan çok daha iyisini niye inşa etmeyelim demek istiyor.
j) Muhtar
es-Sakafi
Sakafi'nin babası
Irak’ın fethinde komutandı. Amcası Medain valisiydi. Evlililk
yoluyla valilerle akrabalık kuruyordu.(517) Bu evlilikler
siyasi faaliyetleri dolayısıyla girdiği hapisten çıkmasına
yaradı. Irak’ta çiftlik sahibiydi. Muhtar İbn’z- Zubeyr’e
katıldı. Niyeti, ya onunla ittifak kurup, sonra ondan ayrılmak
suretiyle ya da Mekke’deki önderi olan Hüseyin’in öcünü almak
için Alevilerle ittifak kurup siyasi tasarısını
gerçekleştirmekti. İbn Zubeyr halifeliğini ilan edince onun
veziri olması ve ona danışması şartıyla itaat etti.(519)
Muhtar iki davayı
üstlenmişti. “Hüseyin’in intikamı”nda beliren Şia davası;
çoğunlukla Ali şiasından olan ve yalnızca köle ve mevali
olduğunu hissettiklerini söylemenin yeterli olduğu sosyal bir
durumla karşılaşan köle ve mevalinin davası.(527)Muhtar siyasi
beklentilerini gerçekleşitirebilceği bir kabile desteğinden
yoksundu.(530)
Irk ve inanç olarak
çeşitli özellikler arzeden teşkilatını siyasi projesini
gerçekleştirmek için kullandı. Muhammed b. Hanefiye’yi
hareketinin şemsiyesi olarak kullandı. Kendisini onun adına
“iş” i kotarmakla mükellef saydı.(547)
k) İbn-ül Hanefiye
Hz. Ali’nin
oğulluğu olan bu zatı Ali savaş tehlikesine atıyordu. Ama
hasan ile Hüseyin’i sakınıyordu. O cesur bir insandı. Cemel
savaşında aktif olarak yer aldı. Hadis rivayetlerinde bulundu.
Kendisi de bununla övünürdü. (538-9)
Sonuç
Yazar sonuç bölümü açmak yerine
bir bölüm daha açıyor. Bu bölümde El- İslam ve Usul-ül Hükm
kitabına atıfta bulunarak Peygamberin dünyevi amaçlı bir
iktidar kurmadığını öne sürüyor. Düzenlemelerini dini olduğunu
devlet ile ilgili bir düzenleme olmadığını söylüyor. Olsaydı
Sakife meclisinde metod farklılğı ve yönetim biçiminde
farklılık olmazdı diyor. Abdurrazık gibi devleti kamu yararı
açısından ele alıyor(704). Böyle düşününce de Burgiba’nın
yaptığı gibib Tunus halıkının yararına oruç tutmamak böylece
ekonomiyi ayakta tutabilmek normal olabiliyor.
Son bölümde yazar,
“Hepiniz çobansınız ve güttüğünüz sürüden sorumlusunuz”
hadisini değerlendiriyor. Bu hadisin herkesin görevine göre
toplum bireylerinin hepsine dağıtılmıştır. Çoban bir kişi
değildir çünkü “hepiniz çobansınız” denilmektedir.(720-1)
Sonuç olarak
İslam’ın düzenlediği bir yönetim yoktur. Anayasal boşluk
nedeniyle ilk dört halifeden sonra Muaviye iktidarı zorla aldı.
İnsanların rızasını kaybettiğinden “Allah’ın rızasını” öne
sürmeye başladı. Abbasiler de meseleyi kaza ve kaderden
çıkardı ve İlahi iradeyi ön plana çıkardı. Sonunda kim
güçlenirse o iktidardır anlayışı güçlendi.
Yazar çözüm olarak
şu ilkelerin diriltilmesi gerekir diyor. 1. Onların işleri
aralarında şura iledir. 2. İş konusunda onlara danış. 3. Dünya
işlerinizi benden daha iyi bilirsiniz. 4. Hepiniz çobansınız.
Maverdi’nin
görüşlerini nakletmek artık çözüm olmamaktadır. (730-1)dan
modern demokrasi biçimlerinden başkası yoktur. Başka türlü
“şura”yı uygulamak da mümkün değildir.(732) siyasal aklı
açısından kabile ganimet ve akide yenilenmesi çağımızdaki
uyanış ve ilerlemenin gereklerini karşılayan düzeye yükseltmek
için zorunlu şarttır. İşte bu yenileme, belirleyicilerin
yenilenmesi, ancak onların tarihi reddiyesini gerçekleştirme
uğrunda çalışmayla sağlanabilir. Bu da çağdaş tarihi
alternatiflerin onların yerine geçirilmesiyle olur.(733)
Yazar, bunu şu ana
kadar gerçekleştiremediğimiz için aşiretçilik, grupçuluk ve
dini akidevi aşırılık geri gelip Arap dünyasına önceden
kimsenin beklemediği biçimde başat oldu diyor. Cabiri'ye göre,
kabile siyasetin yönlendiricisi oldu. Rant iktisadın özü oldu.
Akide ise ya meşrulaştırıcı ya da havarici oldu. (734) Bu
durumdan kurtulmak için toplumdaki kabileyi kabile dışılığa
dönüştürmek, ganimeti vergici bir ekonomiye dönüştürmek ve
akideyi salt düşünceye dönüştürmek gerekir diyor. Akidenin
düşünceye dönüşmesi dini laik grupçu ve dogmatik aklın
otoritesinden kurtulmak, dolayısıyla içtihatçı ve eleştirici
akılla ilişki kurmak demektir diyor (734-6).
Sonuç olarak yazar,
dikkatli bir okuma gerektiren önemli konuları gündeme
getiriyor diyebiliriz.
Murat Kayacan.
|