“Küresel sistem, İslâm’ı resmen din olarak
benimsedi“
Kemal Ersözlü
ile ropörtaj
Konuşan:
Yusuf Kaplan
Yusuf Kaplan
:Kemal Bey, sohbetimize, işin başından başlayalım
isterseniz. İlk sorum şu: Küreselleşme olarak adlandırdığımız
fenomeni siz nasıl anlıyorsunuz? Tarihsel, kültürel, düşünsel
bağlamlarına oturtarak nasıl tanımlıyorsunuz? Çünkü
küreselleşme fenomeninin üzerinde pek düşünülmeyen bu derin ve
aslî boyutları konusunda sizin söyleyeceğiniz çok önemli
şeyler olduğunu biliyorum..
Kemal Ersözlü : Teşekkür ederim. Küreselleşmeyi öncelikle
ben sıfatsız kullanmıyorum. Küresel Roma başlığı altında bir
kavramsallaştırma çalışmam var. Her halde konuşmamızın
ilerleyen bölümlerinde bunu açma imkânımız olacak. Her şeyden
önce şunu belirtmende yarar var sanıyorum: Küreselleşme bir
Müslüman tarafından nötr olarak tanımlanabilecek bir
olgu olamaz. Küreselleşmeyi, küreselleşme ıstılahını
geliştirenlerin tanımlamış olduğu çerçeveden bakarak benim
onaylamam veya reddetmem sözkonusu olmamalı, diyorum. Küresel
bir dünya içinde yaşayan ama hayatın periferinde
(kenarında/kıyısında) değil, merkezinde yer almak isteyen bir
aktör isem, kendimi, bir nesne gibi değil,
bizzat olayın öznesi olan biri olarak vasfederek
tanımlama ihtiyacım var.
Küresel Roma’nın Oluşumu
Kaplan
:Peki, Küresel Roma’dan kastettiğiniz şey nedir? İsterseniz
konuşmamızın başındayken bu tanımlamanızı biraz açalım. Çünkü
sizin bu sorunu teorileştirme çabanızın omurgasını bu kavram
ve bu kavram dolayımında geliştirdiğiniz tanımlama ve hatta
söylem oluşturuyor.
Ersözlü : Bana göre Roma, bugün dünyanın son 2500 yıllık
uygarlığının adıdır. Eski Mısır uygarlığının akabinde
İsa’dan
500 sene önce ortaya çıkan Avrupa’daki siyasal oluşum, antik
Yunan’la eklenen felsefî birikimiyle 2500 yıl içinde meyvesini
verdi. Kendi kavramsallaşmaları açısından gerçekten tarihin
sonuna erdiler. Ama bu tarih, kendi tarihlerinin sonudur.
Bizimle olan diyalektiklerinin sonu değil.
Kaplan
:’Bu tarih, kendi tarihlerinin sonudur. Bizimle olan
diyalektiklerinin sonu değildir’ derken ne demek istiyorsunuz?
Bunu biraz açar mısınız?
Ersözlü :Tabii. Þöyle söyleyeyim: Yani kendi düşünce
birikimleri, siyasal verileri açısından üretebilecekleri bütün
ürünleri ürettiler, sergilediler. Alacakları hasılayı elde
ettiler. Ve ne oldukları konusunda içlerinde sakladıkları
bütün genetik açılımları sergilemiş oldular. Bu anlamda
kendi kendilerini tükettiler ve tükendiler.
Kaplan
:Yani?
Ersözlü :Yanisi şu: Kendi içlerinde tıkadıkları,
taşıdıkları öz kendileri ne iseler, onu dışavurdular ve
fenomenleştiler. Ve gözlenir, izhâr edilir duruma ulaştılar.
Bu anlamda kendi kendini oluşturan bir ağaç misali tamamlanmış
hâle dönüştüler ve çürüme trendine girdiler. Bu anlamda
tarihlerinin sonuna erdiler.
Kaplan:Burada
bir dönemleştirme veya daha doğru bir ifadeyle bir
merhaleleştirme yapıyor musunuz?
Ersözlü :Yapıyorum tabii ki.
Kaplan
:Nasıl bir merhalelendirme yapıyorsunuz?
Ersözlü:Ben arka planı 2500 yıla uzanan tarihsel bir
gelişme vereyim. Roma’yı genel bölümleri açısından iki gruba
ayırıyorum: Birincisi;
İsa (a.s)’la Allah’ın tarihe
yapmış olduğu müdahale Roma tarihinde ilk ilahi müdahaledir.
Düşünün bunun öncesinde 500,600 yıla yaklaşan bir Roma
var. Yani bu süre koca Osmanlı Devleti’nin süresinin toplamına
eşit. Hiç de dikkatten kaçacak bir süre değil bu. Bu zaman
diliminde, dünyada ortaya çıkan bütün büyük düşünce
akımlarını buluyoruz. Bilinen tarihi olaylar...
Buda’nın
ortaya çıkışı...
Kaplan
:Antik Yunan’ı da dahil ediyorsunuz oraya tabii.
Peygamberler, Kavimlere Değil, Medeniyetlere
Gönderilmiştir
Ersözlü :Yunan’ın ortaya çıkışı,
Zerdüşt’ün,
Buda’nın,
Konfüçyüs’ün ortaya çıkışı.. Bütün bunlar
İsa’dan 500 yıl öncesine denk geliyor. Aynı hadise
Roma’nın tarih sahnesine çıkışıyla da ilgili. Þimdi İsa
(a.)’ın gönderilişiyle beraber Roma imparatorluğunun
bünyesinde Filistin eyaletine, ilahi anlamda yapılan ilk
müdahale gerçekleşti. Bunun arkasında Roma’nın 300-400 yıllık
bir tarihi vardır; ki bu Roma’nın İsevi mesajla muhasebe
içinde olduğu, tartışma içinde olduğu, bu dışladığı ve
sindirmek istediği,
İsa’nın mesajını çarmıha germek
istediği süreçtir. 300 yıl Hristiyanlık’la bir kavga
içerisinde oldu Roma. Sonunda tevhid dinini teslise
dönüştürerek içselleştirdi, benimsedi ve kendisinin
kültürel sacayaklarından biri haline getirdi. Roma’nın
böylelikle üçüncü dönemi başladı. Bu dönem içinde Roma
kendi içinde çatallandı; Doğu ve Batı parçasına ayrıldı.
Doğu’da Ortodokslar olarak bilinen Doğu Roma
Hristiyanlığını üretti. Batı’da ise Protestanlığa kadar
sürecek bin (1000) yıllık Katolik Hıristiyanlığı
üretti. Bu anlamda Roma dış dünya ile çatışmaya girmeksizin
kendi içinden kendi muhalefetini üreterek, Doğu ve Batı
Roma Hristiyanlığı üzerinden bir tarih yazdı. Ta humaniter
devrimlere Rönesans dönemine kadar devam edecek süre için
söylüyorum bunu. Þimdi bu dönemde ihmal etmiş oldukları
dünyada, dış dünyada yani Doğu Roma’nın doğusunda olan gerçek
Doğu’da bir Muhammedî kalkışma var. Allah’ın
İsa
aleyhisselâm’dan 600 sene sonra Roma’ya yapmış olduğu
ikinci müdahale. Bunun altını çiziyorum. Rasulullah’ın
da gönderilişini, misyonunu Kureyş’e ve Ortadoğu’ya,
Mezopotamya’ya gönderilmiş bir risalet şeklinde algılamak
lazım. Peygamberleri bir kavme gönderilen yerel uyarıcılar
olarak algılamaktansa benim kavramlaştırmama göre,
peygamberlerin uygarlıklara gönderilmesi söz konusu..
Mesela Hz.Musa, eski Mısır’a gönderilen bir peygamber.
Muhammed aleyhisselâm’ın içinde bulunduğu, yaşamış
olduğu zaman dilimi ise Roma’nın o 2500 senelik tarih
periyodudur ve
Muhammed aleyhisselâm burada,
İsa
aleyhisselâm’dan sonra Roma’ya gönderilen ikinci müdahaledir.
İkisinin de müdahalesi bu anlamda ‘bugün’ün içinde olan
müdahaledir. İkinci bir gün, yani yarın yoktur burada.
Aynı zaman dilimine tekabül ediyor. Birincisi
İsa,
Zekeriyya,
Yahya ve
Meryem üçlüsünden oluşan
Roma’ya yapılan birinci müdahale. Sonra Roma’nın
İsa’nın
dinini teslisle kabul etmiş olduğu dönem sonrası ve
parçalanmasından sonra ortaya çıkan bir dilim de
Muhammed
aleyhisselâm ile yapılan müdahale. Olayı buradan ele
aldığımızda Kur’ân aktualitesini yitirmeyen, Rasulullah
da aktualitesini yitirmeyen bir tebliğ haline dönüşür. Ve
bugün biz Kur’ân’ı-Kerim’i arkaik bir kitap olarak
okumaktan kurtulmak ve bugünkü dünyaya karşı bir manifesto
olarak sunabilme şansı elde edebiliriz , diye düşünüyorum.
Şimdi Muhammed aleyhisselâm’ın gelişi ile beraber
Roma’nın akışı nasıl devam etti? İster Doğu Hristiyanlığı
olsun, ister Batı Hıristiyanlığı olsun, dışarıda kalan
uzakdoğu açısından bir Anti-Christ
ürettiler, yani bir ‘Deccal, bir öteki ürettiler.
Muhammed aleyhisselâm da burada üretilen misyoner resme
uygunluk arzetti; üzerine oturtuldu.
Muhammed
aleyhisselâm- hâşâ- Anti-Christ’ti, Deccal’in
kendisiydi.
Kaplan
:Somut olarak hangi tarihsel aralıktan bahsediyorsunuz?
Avrupa Kimliği’nin Müslümanlar/Öteki Üzerinden
İcadı ve İnşâsı
Ersözlü:Doğu Hristiyanlarıyla Müslümanların tanışmalarının
akabindeki 200’lü yıllar, miladi olarak 850-900’lara, yani
bizde Beytu’l-Hikme’nin kuruluş dönemlerine, Doğu’yu
Hârun Reşîd üzerinden tanıdıkları, o büyülü, güçlü,
görkemli Doğu’nun ortaya çıkmış olduğu döneme tekabül ediyor.
Burada gerçekten Müslümanlar, onlar açısından Muhammedîler,
Anti-Christ’tir,
İsa karşıtıdırlar. İsevî
mesajın Doğu’ya yayılmasını engelleyen Deccalistler’dir; bu
anlamda tamamiyle kötülüğü ifade etmektedirler. Avrupa’nın
ortasında...
Kaplan:Peki,
Kemal Bey, neden böyle bir tanımlamaya ihtiyaç
hissediyorlar? Bu, kendilerini kurabilmek, kendi kimliklerini
icat ve inşâ edebilmek için bir öteki icat etme ihtiyacından
mı kaynaklanıyor?
Ersözlü:Bu
önemli ve yerinde bir soru. Þöyle cevap vermeye çalışayım.. Bu,
Yeni Ahid’in son kitabı olan 27.Kitabdaki -Vahiy
Bölümü’nde- gelecek ile ilgili apokrif öngörüler; yani
gelecek konusundaki kehanetlerin yapıldığı yerde zikrediliyor.
Tabii bunların mevzû (uydurma) ama burada açılan –bizim
açımızdan- âhir zaman alametleri diye bildiğimiz bir sürü
rüyalar var; bunların deşifrasyonları var. Bunlar üzerinde
kilise gerek tarikatlar bünyesinde olsun gerekse resmî
öğretide olsun âhir zaman alametlerile ilgili ‘öngörü’lerini
İslâmî motiflere uyarladılar. Ve bütün anlatılanların
Muhammedîler ve Müslümanlar üzerinde gerçekleştiğini
vaz’ettiler. Muhammed aleyhisselâm bu anlamda –nlara
göre- ‘İsa’nın mesajnın Doğu’ya yayılmasını engelleyen
Deccalin ta kendisiydi’.Ve bunun yok edilmesi lazımdı.
Tabiatıyla Kudüs denen toprakların da; İslâm’ın yaşamış olduğu
toprakların misyonunun da Müslmanların kontrolü altında
bulunmuş olması Avrupalıların (bilinen diğer ekonomik
nedenleri, Haçlı Seferleri’yle ilgili siyasî vesâire nedenleri
saymıyorum burada) dînî sâik açısından Kudüs’e yönelmelerini
bu tür argümanlar besledi. Ve Haçlı Seferleri dönemindeki o
bildiğimiz büyük kapışmamız şekillendi.
Kaplan :Þu öteki/düşman
icat ederek kendi kimliklerini öteki üzerinden kurma
meselesini biraz daha somutlaştırabilir miyiz? Müslümanlığın,
Hz. Peygamber’in mesajının, mevcut söylemi, iktidar
ikişkilerini, mevcut sistemi çökertebileceğinden mi korktular?
Niçin veya ne/re/den yola çıkarak Hz.Peygamberi,
İslâm’ı öteki olarak konumlandırdılar?
Ersözlü
:Ben de bu önemli sorunu açmaya, açımlamaya çalışıyordum. Bir
kere, Avrupa’da 1100’lü yıllarda yapılan Kur’ân-ı Kerim
tercümeleri görüyoruz. Bu metinlerde objektif bir çeviri yok.
Kendi kafalarında resmettikleri bir İslâm’ı aktarmak
istiyorlar. Bu Kur’ân çevirileri üzerine yazılan önsözlerde,
bunun etrafında kilisede yapılan İslâm hakkındaki ilk oryantal
çalışmalarda ‘nasıl bir müslümanlık portresi çizdiler?’
sorusunun ipuçlarını, bizim için gerekli olan argümanları
bulma şansına sahip oluyoruz. Buna göre söylenmek istenen şey
; ‘İsa’nın yeniden dünyaya gelişi öncesinde onun
makamını gasp eden bir sahtekar, sahte peygamberdir
Muhammed’. Bu Kur’ân çevirileri üzerine yazılan
önsözlerde, bu ilk oryantal/ist çalışmalarda bunu görüyoruz.
Ki, bu sorduğunuz sorunun asıl cevabının nerelerde
bulunabileceğini, ya da nerelerde gizli olduğunu göstermesi
açısından son derece önemlidir. Çünkü buradan İslâm hakkında
üretilen önyargı, kendi kimliklerini kurmalarına büyük katkıda
bulunuyor ve bundan sonraki süreçte özelde Müslümanlarla,
genelde ise Avrupa dışındaki dünyayla kendilerini merkeze
alarak kurdukları sömürgeci, tahripkar ve tahakküme dayalı
ilişkiyi, ilişki biçimlerini belirliyor veya böyle bir
patolojik ilişkinin temellerini atıyor bütün bunlar.
Tabiatıyla bu anlamda hak etmemiş olduğu peygamberlik makamı
Muhammed’in elinden alınabilmeli ki, Deccal
deşifre edilebilmeli ki insanlar, İsevî çağrıya, İsevî bağışa,
Allah’a giden yola kendilerini vakfedebilsinler. Bu anlamda
kilisenin reddetmiş olduğu ‘Muhammed bir
putperesttir’ ve puta çağıran biridir’. Bütün Avrupa halkı,
kitleler, mahalle vaizleri/papazları tarafından bu şekilde
manipule edilmiş,iğdiş edilmiştir.
Kaplan :O zaman
şöyle algılamak mümkün mü? Yani ister istemez Avrupa’da
Hristiyanlığın, Kilise Hristiyanlığı’nın tarih sahnesine
çıkması ancak 8-9 asır sonra söz konusu olabiliyor. Aslında
tarihte kurucu bir rol oynayamıyor kilise. Ve dolayısıyla
İslâm’ın tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte Hristiyanların
İslâm’a bakarak, İslâm’ı bir rakip olarak konumlandırarak,
yani İslâm’a karşı kendilerini tanımlayabilecekleri, kendi
kimliklerini oluşturabilecekleri bir imkân mı ortaya çıkmış
oluyor?
Ersözlü
:Evet.
Kaplan :Yani kendi
kimliklerini tanımlama ve kurma çabasını bu şekilde
gerçekleştirmiş oluyorlar. Peki, Kemal bey,
Avrupalıların İslâm’ı öteki olarak konumlandırıp, İslâm
üzerinden kimliklerini kurma çabalarını bu şekilde
açımladıktan sonra, bu yaptığınız açıklamaları,
geliştirdiğiniz argümanları, ilk sorumdaki küreselleşme
sorunuyla, Küresel Roma meselesiyle ilişkilendirerek
sürdürmenizi istesem, neler söylemek istersiniz?
Ersözlü
:Bir kere şu noktanın altını özellikle çizmemde yarar var
sanıyorum: Avrupalıların veya Roma’nın İslâm’la
karşılaştığı bu süreç, Hıristiyanlığı ve Roma’nın kendşni bu
kez ikinci kez baştan yaratması sürecidir. Çünkü daha önce
İslâm olmadan önce, teslis ile beraber bir Hristiyanlık
üretmişti. Ortada bir Muhammedî meydan okuma yoktu. Ama
Muhammed denen bir örnek ortaya çıkınca, Müslümanlar
denen bir topluluk ortaya çıkınca, bu resim karşısında bu kez
yeniden Hristiyanlık ve bugün bildiğimiz Haçlı Ruhu, bize
karşı konumlanmış olan kavga halindeki olan kutup ve bugünkü
küreselleşmeyi kuran kültürel ayak, bu anlamda kendini bugünkü
bildiğimiz şekilde resmetti, kendini yeniden üretmiş oldu.
Kaplan :Yani o zaman,
İslâm’ın tarihe tarihsel müdahalesi olmasaydı, Hıristiyanların,
Avrupalıların kendilerini üretebilmeleri de söz konusu
olmayacaktı.
Ersözlü:Kesinlikle
katılıyorum size. Bu elbette önemli bir nokta. Ama bu noktaya
daha sonra gelmek istiyorum.
Müslüman Doğu Roma’nın Doğuşu
Kaplan:Peki, bu
merhalendirme çabanızı devam ettirelim o halde.. Küresel Roma
olarak tanımladığınız 2500 yıllık tecrübenin ilk dönemini
Hristiyanlık öncesi dönem oluşturuyordu. İkinci dönem,
Hz.İsâ’nın müdahalesiyle ve Hıristiyanlıkla birlikte
şekillendi. Üçüncü dönem ise İslâm’ın ve Hz.Peygamber’in
tarih sahnesine çıkmasıyla belirlendi. Peki, Dördüncü Dönem?
Ersözlü
:Evet.. Dördüncü dönem ise, Türkler tarafından İstanbul’un
İslâm kontrolüne girmesiyle başlıyor.
Kaplan :Peki,
İstanbul’un fethi, bu süreçte hangi bakımlardan çok önemli bir
ayak sizce?
Ersözlü
:Çünkü İslâm’ın geldiği yıllar mîlâdî 600’lü yıllar..
İstanbul’un fethi 1400’lere tekâbül ediyor; arada 800 yıllık
bir miladi zaman dilimi var; ve bu 800 yıllık zaman diliminde,
Müslümanlar açısından bakılırsa, İstanbul hep elde edilmesi
gereken bir yer olarak görülmüştür. Çünkü Kur’ân’ı
Kerim’in 30.suresi Romalılar (Rûm) suresidir, Roma
suresidir. Yani Kur’ân’ın ilk okurları, Roma denen bir
gücün farkında. Sasaniler’le olan tarihsel rekabetleri
içinde Sasaniler ihmal edilebilir, pek fazla önemsenmeyen bir
güç olarak görülmüştür. O günkü başarıları, geçici bir başarı
olarak kabul edilmiş; kalıcı başarının Romalılar tarafından
ortaya çıkartılacağı öngörülmüş. Tabiatıyla bu, doğru bir
öngörü; çünkü ilâhi bir mesned bu, bizim açımızdan. Tarih de
bunu doğruladı zaten: Bizzat Hz.Peygamber’in hayatında
Roma’nın tekrar zaferi, Sasanilerle rekabeti sözkonusu. Ama
bunu sadece ben Medine ortamındaki bu ilk karşılaşma şeklinde
okumuyorum. Eğer bunu 800 yıllık tarih içinde okursak, bana
göre İstanbul’un, yani Kur’an’ın inmiş olduğu dönemdeki Roma
İmparatorluğunun çöküşü Roma suresinde öngörülmektedir ve
ihbar edilmektedir. Ben bu tarihi, bu şekilde işârî (işaret ve
haber verici) bir tarzda okuyorum ve benim bu okuyuş tarzımı
takviye eden başka kanıtlara ve argümanlara sahibim.
Kaplan :Bu
yaklaşımınız ve yaklaşımınızı açımlarken kullandığınız kavram
çok önemli sanıyorum. Müslümanlar ihbar ediliyor; yani hem
Roma’nın çökeceği haber veriliyor; hem de Müslümanlara hazır
ve hazırlıklı olmaları haberi veriliyor.
Ersözlü:Þimdi
800 yıl sonra Müslümanların İstanbul’u elde etmeleri Doğu
Roma’nın çökmesi anlamına geliyordu ama Doğu Roma’nın çökmesi
demek, Roma’nın bir parçasının çökmesi anlamına gelmiyor,
bütün Roma’nın çökmesi anlamına geliyordu. Çünkü Batı Roma,
1000 sene önce 400’lerde dağılmış ve Avrupa bir sürü
krallıklara, derebeyliklere ayrılmıştı.
Kaplan :Birleşik bir
siyasi güç olarak, bir aktör olarak o tarihte tarihsel bir rol
oynama gücünü yitiriyor. Hristiyanlık, 8 asır boyunca tarih
sahnesinde bir türlü kilit ve kurucu aktör olamıyor. İslâm,
daha tarih sahnesine çıktığı ilk 50 ilâ 80 yıl içinde mevcut
bütün kültürlerle ve medeniyetlerle yüzleşiyor ve hesaplaşıyor.
Bugün İslâm’ın dinamizminin nereden yattığını gösteren çok
önemli bir olgu bu. Bu olguya, hemen bütün medeniyet
tarihçileri dikkat çekerler. Dolayısıyla tarihin dönüm
noktalarından, dönemeçlerinden biri, bu zaman aralığı.
İlk Küresel Tecrübeyi Müslümanlar Üretti
Ersözlü:Kesinlikle..
Avrupalılar, Haçlı Seferleri’nden sonra da kalıcı bir
başarı elde edememişler, kendi içlerine kapanmışlar; kendi
içlerinde iç kavgalara dönmüşler. Ama Doğu Roma’nın çökmesiyle
beraber, tırnak içinde ‘ilk küreselleşmeyi’ Müslümanlar
olarak biz gerçekleştirmiş gözüküyoruz. Zaten sizin
çizdiğiniz tablo da bunu gösteriyor. Dolayısıyla Roma
kaybetmiş, biz kazanmış gibi gözüküyoruz. Roma kendi tarihi
açısından 2000’li yıllarında;
İsa sonrası tarihi
açısndan ise 1400’lü yıllarında. Þimdi biz, Doğu Roma’nın
hinterlandı olan Balkanlar dahil olmak üzere geniş bir alanda,
Roma’nın ulaşamadığı Hicaz toprakları gibi toprakları da içine
alan bir alanda Müslüman Doğu Roma’yı ürettik. Yani
Roma’nın, dünyevi iktidar anlamında Roma’nın oluşturmuş olduğu
kurumların hepsine varis olduk ve bunları ilahi nefes’le,
taşımış olduğumuz değerlerle doldurduk, ve oradan bir
medeniyet şekillendirdik; ‘medeniyet’ kelimesini tırnak
içinde ‘sivilizasyon’dan (civilization) ayırarak, ayrı olarak
kullanıyorum. Uygarlık kavramını daha üst bir başlık olarak,
hem medeniyeti, hem de sivilizasyonu içine alan bir üst başlık
olarak belki İbnu Haldun’un kullandığı biçimiyle,
‘hadariyet’in türkçeleştirilmiş biçimiyle
algılıyorum.Ama medeniyet kelimesini kullandığımda başına
sıfat getirmeksizin sadece bize has olan bir gelişmeyi ifade
etmek açısından kullanmayı yararlı buluyorum ve kelimenin
türetilmiş olduğu kökle, yani ‘medîne’ kelimesi ile
irtibatlandırıyorum. Yani Medine’de var olan, Peygamber
tarafından oluşturulan bir toplum düzeninin, bir yaşama
modelinin, bir kurumsallaşmanın tarih içinde açılmış şekline
medeniyet dersek, medeniyet bütünüyle bize ait olur ve tek
başına Müslüman medeniyeti, İslam medeniyeti, Doğu Medeniyeti
vs. gibi bir ek geliştirmeye ihtiyaç duymaksızın kullanma
avantajını elde edebiliriz diye düşünüyorum. Her ne kadar
Osmanlı’da 1860’larda falan ‘sivilizasyon’un karşılığı olarak
kullanılmışsa da, ben kelimenin böyle bir ray değişmesine
uğratılabileceğini düşünüyorum bizler tarafından.
Medine, Medeniyet, Kent, Uygarlık...
Kaplan :Medeniyet
kavramının sözlük anlamıyla değil de terminolojik anlamıyla
sivilizasyon kavramının tastamam karşılığı olarak
üretildiğinden ben pek fazla emin değilim. Yani medeniyet
kavramının, sivilizasyonun Avrupa tarihinde sahip olduğu ve
geçirdiği kültürel, toplumsal ve tarihsel anlamları, evreleri
ve dolayısıyla ürettiği kurumları içine alacak şekilde,
sivilizasyon kavramına karşılık olsun diye üretildiği
konusunda kuşkularım var benim. Burada ayrıntıya giriyor gibi
gözüküyor olabiliriz ama bu ayrıntı herşeyimizi üzerine
temellendirdiğimiz bir kavram çerçevesinde sözkonusu olduğu
için son derece hâyâtî önem arzeden bir ayrıntı; aslında
ayrıntı gibi görünen şey, bir ayırım noktası; o
yüzden ben bu konuyu açmakta yarar görüyorum. İlber
Ortaylı’nın haklı ve çok yerinde bir tanımlamayla ‘Osmanlı’nın
en uzun yüzyılı’ olarak tanımladığı 19.yüzyılda Osmanlı’da
aydınların medeniyet gibi bazı temel, kilit kavramları
üretirken, tercüme değil, bir tür bir yeniden icat
yaptıklarını düşünmekten yanayım ben. Çünkü Tanzimat’la
birlikte başlayan süreç, son derece çalkantılı ama son derece
yaratıcı bir süreç. Zaten, tüm çalkantılı dönemler aynı
zamanda yaratıcı dönemler değil midir? Örneğin 13.yüzyılın
Anadolu’su böyle bir dönemdir. Tam bir kültürel ve
entellektüel devrim gerçekleştiriliyor ve Selçuklu da, Osmanlı
da bu devrimin üzerine oturuyor veya kuruluyor. Aynı şekilde
sonuçlanmasa bile Tanzimat’la başlayan ve Meşrutiyet’le
birlikte zirveye çıkan yaklaşık 60-70 yıllık bir direnme,
silinme, toparlanma, Batı’yla yüzleşme, hem Batı’yla hem de
kendimizle hesaplaşma arayışları var. Ve sonüçta ortaya,
Cumhuriyet’te devam ettirilemeyen, hatta bitirilen büyük bir
birikim konuyor. Öyle ki, Cumhuriyet’in ilk çeyrek asrına
tevarüs eden ve canlılık kazandıran bir birikim bu. Yani
Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde farklı yönelimlere mensup
aydınların bence ürettikleri farklı yönelimlere mensup
aydınların bence ürettikleri ortak bir birikim, ortak bir
dinamizm var. Ayrıca bu birikim,Müslümanlık’la ilişkileri
sorunlu olan bir birikim değil aslında. Müslümanlığı
sorunlaştıran bir birikim değil bu. Aslında bence
batıyı sorunsallaştıran bir birikim. Batının modernlikle,
endüstri devrimiyle birlikte geliştirdiği meydan okuma
karşısında Osmanlı aydınlarının ister istemez kendilerine özgü
bir yeniden silkiniş, yeniden toparlanma, dolayısıyla İslâm’ın
anlam haritalarını yeniden icat etme, yeniden formüle etme
gibi bir kaygıları var; bunu görüyoruz. Her ne kadar
savunma psikolojisiyle de olsa, sonuçta, esas itibariyle
İslâm’a dayalı yeni bir kavramsal sistem geliştirme konusunda
ciddî bir performans gösterilmesi gerektiğinin farkına
vardıklarını; artı, bu performansı gösterdiklerini de
görüyoruz. Bu dönemde asıl büyük entellektüel sıçramayı
İslâmcılar’ın yaptıklarını; diğer Türkçü ve Osmanlıcı
olarak yanlış bir şekilde adlandırılan aydınların
hiçbirisinin de İslâm’la bir sorunları olmadığını da
vurgulamak gerekiyor burada. Bu performansın ürünü olarak
üreteilen medeniyet kavramı ile medine
arasındaki ilişki tesadüfi bir ilişki olmayabilir diye
düşünüyorum. Çünkü Fransız kültürünün hakim olduğu, temel
kavramların Fransız kültüründen alındığı bir ortamda medeniyet
kelimesini icat etmek yerine sivilizasyon kavramını olduğu
gibi kullanabilirlerdi; nitekim kullananlar da vardı.
Ersözlü
:Bu iki kelime bir süre beraber de kullanılmış. Ama en erken
çeviri metinlerinde sivilizasyon karşılığı olarak medeniyet
kelimesinin kullanıldığını görüyoruz. Benim bu konu üzerinde
özel bir araştırmam olmadı. Dikkat çektiğiniz gibi,
araştırılması gereken bir mesele bu. Ayrıca sivilizasyon
kelimesinin Batı Uygarlığı için; medeniyet kelimesinin ise
‘İslam Uygarlığı’ için kullanılması gibi bir duruma
literatürlerde tanık değilim.
Kaplan :Bence
meselenin püf noktası, kilit nokta burada gizli gibi.
Civilization’ın doğrudan –büyük tarihçi Braudel’in
ifadesiyle- ‘maddi bir uygarlığı’ çağrıştırması söz
konusu olabilir. Medeniyet kavramının ise hem şehir
anlamında medine sözcüğüne; hem de daha önemlisi,
Müslümanların Medine’de kıvılcımını çaktıkları ama Batı
uygarlığı gibi sadece maddî olmayan, ontolojik, epistomolojik
ve fenomenolojik açılardan metafizik boyutları daha baskın
olan evrensel ve küresel Müslüman dünya tasavvuruna ve dünya
düzenine işaret etmesi söz konusu olabilir. Bu açıdan bu
ayırımın bu şekilde yapılıp yapılmadığını bilmiyorum ama
sadece sezinliyorum. Ama artık böyle bir ayırım yapabiliriz;
iyi ve de anlamlı da olur gibi gelir bana. Medeniyet
kavramının, doğrudan din’e, ve İslam’ın kök-paradigmalarına
dayandırılabilmesi açısından bakıldığında, maddi uygarlığın
ötesinde imkanlara ve dinamiklere gönderme yaptığını
söyleyebiliriz.
Ersözlü
:Ben de bunu kastediyorum zaten. Çünkü ‘Roma Uygarlığı’ ya da
Roma sivilizasyonu, civitas’ı temel alan, Roma kent düzenini
temel alan; onun değerleri, kurumları ve yaşama tarzıyla
ilgili bir açılımın adı. Bu anlamda biz Doğu Roma’da
bahsettiğimiz geniş coğrafya üzerinde, Medine-merkezli,
Medine’de inmekte olan vahiy-merkezli bir dinle
irtibatlı yaşama modeli geliştirdik, bir ‘hadariyet’
geliştirdik. Bu açıdan bakarsak eğer Roma’nın 2500 yıllık
tarihinde İstanbul’un fethiyle beraber, ne oluyor; karşı taraf
açısından tam bir çöküş, çözülüş, geri çekiliş ve Avrupa’nın
kuzeyine, batı tarafına sıkışmışlık ortaya çıkıyor. Bu
dışarıdan gözüken bir başarı; doğru. Ama bu beraberinde
sıkıştırmanın getirmiş olduğu Avrupa’da bir başka
hareketliliği de beraberinde getiriyor.
Kaplan :Peki, nedir
bu hareketlilikler? Neyi kastediyorsunuz? Biraz açabilir
misiniz Kemal Bey?
Bizans, İslâm, Rönesans
Ersözlü
:Tabii. Birincisi, İstanbul’da Bizans’ta fetih sonrası belli
bir grup, gerek kilise içinde olsun gerek kilise dışında olsun
filozofların, âlimlerin , İtalya’ya geçtiklerini görüyoruz.
Kaplan :İtalya’ya
göç eden alimler arasında Rönesans’ta antik Yunan’dan
yapılacak çevirilerde kilit rol oynayan gramer ve dilbilim
alimlerinin özellikle önemli olduğunu hatırlamak gerekiyor.
Çünkü Rönesans kültürünün kurulmasında bunlar bir hayli
işlevsel oluyorlar. Ayrıca Fatih’in İtalya’ya
özel ilgi duymasının nedenlerinden biri de Rönesans’ı
farketmiş olması. Buna da dikkat çekelim istersen.
Ersözlü
:İstanbul’dan Bizans’tan bu filozofların ve âlimlerin
İtalya’ya gitmeleri, çok önemli bir olay. İtalya’da akademiler
kurdular bunlar. Avrupa, daha önce kilise içinden tanıdığı
eski Yunan felsefesini ve Endülüs üzerinden
tanıdığı İbnu Rüşd üzerinden gelen İslâmî kökenli bir
felsefeyi, Meşşâiliği, üçüncü bir ayakla beslemiş oldu.
Bu da direkt Yunanca üzerinden gelen, Bizans üzerinden gelen
putperest Yunan felsefesi; ki, Yunan felsefesinin gerçeği de
buydu: Özelde Aristoculuk, genelde ise antik Yunan felsefesi,
ne Hıristiyanların anlattığı, ne de İbnu Rüşd’ün
anlattığı şeydi. İbnu Rüşd, bize bir yığın
Aristo
portresi ortaya çıkarmakla meşgul oldu. Bence
İbnu Rüşd,
Aristo’dan daha büyük bir dehaydı, malesef onun görkemi
içinde kendini eritti ve ‘fenâ fi’l-Aristo’ (Aristo’da
yokolmak) haline dönüştürdü; ki bu, büyük bir kayıptı bizim
için; ben böyle düşünüyorum. Ama Avrupa’da İtalya’da ortaya
çıkan akademiler, Bizans üzerinden gerçek Yunan felsefesiyle
temas kurma şansını Avrupa’ya bahşetmiş oldu.
Humanizm: İnsan, Tanrı’nın Yerini Alıyor
Þimdi buna
paralel olarak Avrupa’da ortaya çıkan ve 500 yıl öncesine
tarihlenen humaniter düşünce akımlarının ortaya çıktığını
görüyoruz. Küresel Roma’nın nereye gitmekte olduğunu
görebilmek açısından humaniter düşünce önemli. O yüzden
buna da değinmek gerekiyor. Peki humaniter düşünce
nedir? Katolik düşüncesine karşı geliştirilmiş, konuşmanın
başında sizin açıkladığınız biçimiyle insan-merkezli
olan bir gidişatın, yürüyüşün ilk nüvelendirmeleridir.
Gerçekte bu kelime ilk kez iki yüz yıl önce kullanılmaya
başlamış ama bu düşüncenin sahipleri geriye doğru 500 yıllık
bir tarih açıyorlar. İşte küreselleşmenin başlangıcı,
ilk tohumu, bu 1500’lü yıllarda Hümanizm’le ortaya çıkar.
Hümanizm, kilisenin tanıdığı tanrı ile bu tanrıyı tanımayan
İnsanın kavgasının tarihidir. Bu açıdan baktığımızda burada
human (insan), Theos’un (Tanrı’nın) yerine
konumlandırılıyor ve ona karşı varlığını ispat etmekle, yani
rüştünü ispat etmekle kendini ödevli biliyor bu aydın sınıfı..
Humanizmin İki Mitoloji Kaynağı: Tevrat ve
Yunan Paganizmi
İşte burada
iki mitoloji birbiriyle çakıştı: Birisi,
Hıristiyanlığın kendi bünyesindeki Tevrat kökenli
mitoloji’dir. Orada Adem kıssası, Kur’ân’dan çok
farklı şekilde Adem ile Tanrı arasındaki ilişki biçimi,
bizim hiç de onu anlayamayacağımız ve onaylayamayacağımız
şekilde ifadelendirilir. Adem’i Allah yaratmış,
sınavdan geçirmiş, sonra dünyaya kovmuş. Kur’ân’da ise dünyaya
kovulan bir Adem’den bahsedilmez; ödevli, görevli,
hilafet misyonuyla yükümlü bir insanın indirilişi,
görevlendirilişi vardır. Elbette bir düşmanlık vardır ama bu
Adem’le İblis arasındaki bir düşmanlıktır. Ve
onun bir gönderiliş misyonu vardır. Kur’an’da anlatılan
eşyanın (şeylerin, nesnelerin, her şeyin) isimlerini
Allah’ın Adem’e öğretmesi gibi epistemolojiyi
ilgilendiren bir hadise Tevrat’ta konu edilmez. Bizim
inandığımızdan çok farklıdır. Adem’in tövbesi Tevrat’ta söz
konusu edilmez. Yol göstericiliği, şeytan yapar Tevrat’a
göre. Yani Adem’e yol göstericiliği şeytan yapar. Halbuki
Kur’ân’ı Kerim’e göre Adem’e eşyanın isimlerini öğreten
Allah, ona bizzat bilgiyi armağan etmektedir. Ama Eski Ahid
kökenli Hıristiyan teolojisinde ise Allah, Adem bilgi
sahibi olmasın istemektedir.
Epistemolojik ve Siyasi Þiddetin Kaynağı: Vahşi
İnsan Saplantısı
Kaplan :Bu
epistemolojik çözümlemeniz çok önemli. Üzerinde pek durulmayan
ve belki de farkedilmeyen bir noktaya dikkat çektiniz.
İsterseniz, son tespitinizden yola çıkarak biraz açımlayalım
bu çözümlemenizi.. Adem’in bilgi sahibi olmaması
meselesi nasıl bir şey?
Ersözlü
:Diyor ki mesela Tevrat ‘Adem şimdi bizden biri oldu.’
O ağaçtan yedi; O ağaç nedir Tevrat’a göre? Bilgi ağacıdır,
bilgili olma ağacıdır, Adem o yasaklanan ağaçtan
yiyince bilmeye başladı. Bilmeye başlayınca, Tanrı diyor ki ‘Adem
şimdi bizden biri oldu’. Ve bundan dolayı kendi egemenlik
alanından onu kovarak uzaklaştırıyor, dünyaya gönderiyor. Oysa
Kur’ân’ı Kerim’de tamamiyle Adem’i bilgilendiren
Allah’tır. ve o ağaç bilgi ağacı olarak resmedilmez.
Tam tersine, Adem’in açık yerlerini ona izhâr eden,
onun zayıf yönlerini ona gösteren bir sembol olarak vardır
Kur’ân’da, din dili açısından. Tevrat’ta çok karışık,
anlaşılmaz bir tasvir var dolayısıyla. Þimdi humaniter
teoriden bakarsak eğer; bu kıssadaki Þeytan’ın yerine human
aydınları kendilerini yerleştirdiler. İnsan, eğer insan olmak
istiyorsa tarihinden kopmaması lazım, kendisiyle yüzleşmesi
lazım ve kendisini bütün zaaf noktalarıyla keşfetmesi lazım.
İnsanı melekler gibi sadece olumlamak yetmez; aslında insan
kendi kendisinde vahyî bir öz taşımamaktadır; onu bütün
çirkinlikleriyle doğadaki diğer hayvanlar gibi olan vahşî
yanlarıyla deşifre etmemiz lazım. Bunu,
Makyevel,
siyasete uyarlayarak yaptı;
Hobbes felsefede ve siyaset
felsefesinde şekillendirdi.
Comte sosyolojide. Burada ‘vahşî
insan’ saplantısı var ve bir diğerine karşı kurt
olarak konumlandırılıyor ve ancak bir başkasını yendiği
taktirde, onunla mücadele ettiği taktirde, yani evrim
sürecindeki seleksiyon (seçme, yok etme) ilkesini
şekillendirerek hayatta kalma şansı elde edebiliyor. Bu
anlamda insan sadece Tanrı’dan koparak yalnızlaşmıyor, kendi
şahsı ile de mücadele ederek ayakta ve hayatta kalma şansı
elde etmeye çalışıyor. Böylelikle bireyselleşmenin ilk
adımları atılmış oluyor. Ben eğer hayatta kalacaksam, bırakın
uzaktaki ülkelerde, insanlarla çatışmayı, bizzat kendi
arkadaşım, kardeşimle dahi bir kavga içerisinde ve onu yenerek
hayatta yer bulabilirim diye bir alana itiliyor.
Kaplan :Peki o zaman
bunun bağlamı üzerinde durmak gerekir belki burada. Yani
Kilisenin ilk günah teorisi ile birlikte insanın özgür
iradesini bastırması dolayısıyla insanı bütün özellikleriyle,
kabiliyetleriyle veya zaaflarıyla hayattan uzaklaştırmasının
karşıt bir sonucu olmuş olamaz mı bu? İnsanın özgür iradesinin
ortadan kaldırılması insanı, özgür iradesini aramaya ve
gerçekleştirmeye itiyor. Gerçi humanizmin, insanı hayatın
merkezine getirip, Tanrı konumuna yerleştirerek insanın özgür
iradesini kazanmasına katkıda bulunuyor; ama bugün gelinen
noktada, zaafları olan bir varlığı Tanrı konumuna
yerleştirmek, insanın bizzat kendi varlığını bile tehlikeye
sokmasına yol açmış durumda. Ama humanizmin ortaya çıktığı,
insanın iradesinin ‘kilise makinesi’ tarafından ipotek
altına alındığı bağlama dikkat çekmemiz gerekiyor, sanırım.
Ersözlü
:Tabii ki. Ben Kilise’nin tarafını tutarak olumlamıyorum
Kilise’yi.. Kendi içinde haklı gerekçeleri var humanizmin. Ama
bugünkü küreselleşmeyi anlatırken bunları ihmal ediyorum ve
geçiyorum. Yani beni ilgilendiren taraflarından resmediyorum.
Bu biraz indirgemeci veya karikatürize bir resmediş gibi
görülebilir ama argümanlarımı geliştirirken sizin de dikkat
çektiğiniz bağlamları gözönünde bulundurarak konuşuyorum
elbette ki. O yüzden bir indirgemecilik yapmadığımı sanıyorum.
Kaplan :Modern
anlamda küreselleşmenin başlangıcı olarak gördüğünüz
humanizmin Tevrat’tan beslenen birinci mitolojisi konusunda
önemli argümanlar ve açılımlar geliştirdiniz. Peki, humanizmin
ikinci mitolojisine veya efsanesine geçersek...
Humanizmin İkinci Mitlojisi:Zeus’a Karşı
Promete’nin Zaferi
Ersözlü
:Humanizmin ikindi efsanesi, antik Yunan’dan gelen meşhur
Zeus efsanesidir. Burada Promete’nin rolü nedir? Þu:
Zeus’a karşı insanın tarafını tutuyor ve ona ateşi
armağan ediyor. Bu ateş üzerinden insan kuvvetli hale
dönüşüyor. Kainata egemen olabilecek bir bilgi elde etmiş
oluyor. Þimdi humaniter aydın bu açıdan kendisini
Promete’yle özdeşleştirdi. Zeus’u da Kilise temsil
etmiş oluyor.
Kaplan :Þimdi ilginç
bir noktaya geldik sanıyorum. Peki bu diyalektik nasıl işliyor?
Ne tür yansımaları var Avrupa tarihinde?
Ersözlü
:Olympus dağındaki Zeus, humaniter aydın açısından
kilise olmuş diyor. Ve kiliseye karşı onları özgürleştiren,
insan-merkezli dünyayı kuran aydınlar da Promete
oluyorlar. Bu konumda diyelim ki entelijensiya veya
entellektüel yani kilisedeki vaizler dışında halkı eğiten,
halka bilgi adına birşeyler aşılayan kimler var? Halk var,
yani ruhban sınıfının dışında olduğu için laikler olarak
adlandırılan sıradan insanlar var. Bir de bilginin odağı ve
kaynağı olan papazlar var. Bunun dışında bir bilgi
kaynağı yok. Ama hümanizm ile beraber, Gutenberg
sonrası matbaanın da ortaya çıkması, bilginin de
yaygınlaşması , yerleşmesi açısından yeni bir bilgi aktarıcı
odak beliriyor.Yeni Yazarlar sınıfı, yani entelijansiya,
aydınlar sınıfını ortaya çıkarttı. Bunlar kilisenin
adamı değildiler, ama sıradan ve aşağılanan halk sınıfına da
girmiyorlardı. İşte bunlar, yeni bilgi kaynağı oldular. Þimdi
bunların kendilerini tarihsel bir yere oturtmaları gerekirse
nerede olacaklar? Eğer Tevrat’a gidersek, ya sembolik olarak
oradaki şeytanın yerine oturacaklar; ya da eski Yunan’a
gidersek, burada Prometheus’un yerine
oturacaklar. Tabiatıyla insann üzerinde Zeus mu
konuşacak, Prometheus mu? İşte bu dönemde, Kiliseyle
Avrupa’daki humaniter aydınların bir kavgası başlamış oldu.
Kaplan :Meseleye bu
açıdan bakıldığında, bugünkü küreselleşmeyi de doğrudan
humaniter düşüncenin, yani insanı Tanrı konumna yükselten ve
bu yüzden ontolojik evsizlik ve ontolojik güvensizlik hali
yaşatan, dolayısıyla insanın Tanrı’yı da, doğa’yı da, bizatihi
insanı da yok etmesiyle sonuçlandığını gördüğümüz, bunun
bizzat Batılı düşünürler tarafından da açıkça ve yoğun olarak
gündeme getirildiği seküler ve neo-pagan modern Batı
düşüncesiyle bizim nerede ayrıştığımızın; temel
referanslarımız, kalkış noktalarımız açısından olaylara
Müslümanlar olarak bizim nasıl, niçin ve hangi bakımlardan
farklı yaklaştığımızın nedenlerini, ipuçlarını da görebiliriz,
öyle değil mi?
Allah’la İrtibatını Kopararak İnsan Kendi
Kendin de Yok Eder
Ersözlü:Kesinlikle..
Bizim düşüncemize göre, insanın insan olabilmesi için, bu
dünyada yalnızlığından kurtulabilmesi için, kimlik bulabilmesi
için Allah’la irtibat halinde, rabıta halinde olması lazımdır.
Allah’la bağlantının koparıldığı yerde, insan kendi kendini
yok eder. Yani din bu anlamda bir nisnet sorunudur. Allah’a
aidiyetin farkına varmak demektir. Bu farkına varmışlık söz
konusu değilse, ben Promete’lerin veya şeytanın
kontrolünde olan biri haline dönüşüyorum. Yol göstericim o
olabiliyor. Þimdi enteresan bir şekilde bu süreçte humanizm,
kavramlar çaldı; gerçek dünyanın kavramlarını çaldı. Mesela
Eski Ahid’te de, Kur’ân’ı Kerim’de de, Doğu Bilgeliğinde de
‘ışık/nûr/aydınlık’ hep gök’le, semâvî olan’la, ilâhî olan’la
ilgilidir, irtibatlıdır, dolayısıyla olumludur ve bize âittir.
Zerdüşt’te de aynı hikaye vardır. Yani bütün dinler ve kadim
uygarlıkların ortak malıdır bu. Ama humanizm, bütün ışığı,
aydınlığı kendine mal ederek, Kilise üzerinden reddettiği din
ve Tanrı’yı ise karanlıklara hapsetti; din ve Tanrı’dan hep
‘karanlıklar’ olarak söz etti. Ve aydınlanmanın merkezindeki
bu aydınlanma kelimesinin ışıkla olan bağlantısı çarpıtılmış
bir kavramlaştırma.
Çarpılmış ve Çarpıtılmış
Kaplan:’Çarpılmış’
mı dediniz?
Ersözlü:Evet
Kaplan :Çok nefis
bir tasvir ve tarif bu. Yani sadece çarpıtılmış demiyorsunuz;
hem çarpıtılmış, hem de çarpılmış diyorsunuz.
Çok imajinatif, meseleyi bam telinden yakalayan bir şey bu.
Dolayısıyla yaşanan dönüşümü, insanın Allah’la olan irtibatını
yitirmesinden ve kdndisini Tanrı’nın yerine oturtmasından
mütevellid/doğan ontolojik evsizlik halini, metafizik
kırılmayı ve yarılmayı, dolayısıyla humanizmi modernliğin ve
Aydınlanma Düşüncesi’nin din’den aldığı kavramların içini
nasıl boşalttığını ve kavramları da bu şekilde
sekülerleştirerek nasıl yoksullaştırdığını çok güzel özetliyor
bu ‘çarpılmış ve çarpıtılmış’ şeklinde nitelemeniz.
Ersözlü:Bu
kavramlaşma çarpması başka alanlardaki kavramlara da teşmil
edilmiştir. Þeytan’la bağlantılı olduğu için çarpılmış ve
çarpıtılmış diyorum. Bu çarpma ve çarpıtılma olayı bütün
hümanizmin heliştirmiş olduğu, bugünkü dünyamızda da geçerli
olan ve ağızlara sakız haline getirilen kavramları da içine
alıyor elbette ki. Üstten söylenilen tarzlarıyla kelimeler
güzel çağrışımlar taşımakla beraber onların taşıdıkları mazi
ve ait oldukları yer açısından baktığımızda tamamıyla beyaz
siyahtır, siyah beyazdır. Bu anlamda, Kur’ân’da Bakara
Suresi’ndeki ayeti hatırlıyorum: ‘Onlara yeryüzünde fesat
çıkarmayın denildiğinde, biz ıslah edicileriz, derler.’ Yani
Birleşmiş Milletler’in bugün siyasî alandaki icraatlarına
baktığımızda yapılan her şey, insanların refah iyiliği,
adaleti, eşitliği için yapılıyor deniliyor; ama bu tür
olayların içyüzünü bilen ve takip edenler açısından
bakıldığında, olayın tam tersi bir şekilde cereyan ettiğini
gözlemliyoruz. Dolayısıyla ben sorun konusunda, meseleyi bu
noktaları da içine alacak şekilde kapsamlı bir okuma ve
anlamlandırma biçimi geliştirmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Kaplan :Kemal
Bey, buraya kadar küreselleşmenin tarihsel ve kavramsal/düşünsel
kökenleri ve oluşum süreçleri konusunda sizin Küresel Roma
olarak adlandırdığınız bağlamda yaptığınız okuma ve
anlamlandırma çabası sanırım yeteri kadar doyurucu ve
açıklayıcı oldu. İsterseniz, sohbetimizi, biraz daha yakın
dönemi okumaya doğru kaydırabiliriz.
Fransız devrimini Halk Değil, Sermayenin
Sözcüsü Burjuva Aydını Yaptı
Ersözlü:Tabii.
Aslında tam bu noktada öyle bir şey yapmayı düşünüyordum.
Þimdi, bundan üçyüz sene (300) önce Doğu Roma’nın mirasına
konan Müslümanlar açısından bizim toprak kaybetme şeklinde
yaşadığımız gerileme dönemimiz başladı. 1699’daki Karlofça
Antlaşması ile beraber Müslüman Doğu Roma’nın sınırları
sürekli Anadolu’ya doğru çekilmeye başladı. Doğu Roma’nın
varisi bir imparatorluk dağılmış, sayısız etnik grubu
içerisinde barındıran Kafkaslar, Balkanlar derken nihayet
Türkiye coğrafyasına hapsoluş.. Bu üçyüz yıllık tarih
Avrupa’da nasıl şekillendi? Humanizm bu anlamda tabii
ki bir entellektüel uğraş.. Arkasında böyle bir birikim var.
Ama bunu besleyen bir sermayeye ihtiyacı var. Bu sermaye,
İngiltere’deki sanayi devrimi tarafından sağlanıyor, ilk önce.
Bu da enteresandır, bizim geri çekilmeye başladığımız
dönemlerde ortaya çıkmıştı. Tabiatıyla 500 yıl önceki yeni
dünyaya , Amerika’ya olan açılımın yani coğrafi anlamda
dünyanın küresel sınırlarını keşfetme uğraşısının başlangıcı
bu. Bu gerçeği gözardı ediyoruz. Bunu farketmeliyiz artık.
Burada gemilerle yapılan seyahatlerin ve dünya servetlerinin
Avrupa’ya taşınmasının doğurduğu Avrupa’daki finans birikimi,
maddî birikim, bu bu entellektüel çabaları besledi. Bu
entellektüel ve finans çabaları ile olan akrabalığa
girmeksizin hayatiyetini devam ettirebilmesi mümkün değildi.
Nihayetinde aydınlar, bu anlamda, burjuvazinin sözcüsü haline
dönüştüler. Fransız devriminde ortaya çıkan, bir halk ihtilali
değil, burjuvazi ihtilalidir ve belli bir sermayenin
sözcülüğünü yapmaktadır. Tabi enteresandır, bugünkü küresel
sermayeyi tahlil ettiğimizde, karşımıza çıkan tablo gerçekten
ürkütücü ve düşündürücü bir tablodur: Dünyanın üçyüz büyük
şirketi, holdingi dünya servetinin %98ini kontrol
ediyor. Mesela Amerika’daki Rockefeller gibi ailelerin
tek başına sahip olduğu sermaye, Türkiye gibi bir çok ülkenin
bütçesinden bile kat kat fazla. Tabii bu son derece korkunç
bir şey. AB Uyun yasaları çerçevesinde TBMM’inde çıkartılan
yabancı vakıflar ve derneklerle ilgili yasanın yarın ne tür
tehlikeli sonuçlara yol açacağını farkedebilmiş değil bizim
elitlerimiz ve siyasîlerimiz. Bu mesele, Apo’nun
affedilmesi gibi dar bir alana hapsedildi ve aslında çok daha
tehlikeli konuları içeren yasalar hiç tartışılmadan nasıl
olduysa bir oldu bittiye getirilerek Meclis’ten
geçirildi.Böyle şey görülmüş mü dünyada? Bu ülke bu kadar
sahipsiz mi, meselesiz m?
Kaplan :Bu yasaların
içerdiği tehlikeleri biraz açalım isterseniz...
Yabancı Vakıflar, Beyin Kadromuzu Ele
Geçirecekler
Ersözlü
:Þöyle düşünelim: Mesela Müslümanlar bugün kendilerini,
kamusal alanlarda, devletin etkin olduğu alanlarda daha
bastırılmış gördükleri için, sivil alanlara kaçmayı, açılmayı
yeğliyorlar; dernekler, vakıflar şeklinde örgütlenmeyi ve
orada hayat bulmayı, cemaatsel bir hayatta yaşamayı daha
korunaklı buluyorlar. Þimdi yabancı dernekler ve vakıfların
Türkiye sınırları içinde örgütlenme haklarını elde etmeleriyle
beraber karşımıza devasa dernekler, vakıflar çıkacak. Peki,
bunun getirisi ne? Ne demek bu? Bunun şöylesi bir tehlikeli
sonucu olacak: Siz dernekler ve vakıflar alanında da bir
rekabet içinde var olamayacaksınız. Yani kalkıp Doğu
Anadolu’da, insanların açlıkla imtihan edildiği bölgelerde,
kilise adına veya başka oluşumlar adına hayır kurumu adı
altında bir sürü örgütler kurulacak, mesela hastaneler
şekillendirilecek. Yine üniversite sınavlarında ilk 1000 e
giren öğrencilere bu yabancı vakıflar, dernekler vesaire burs
verecekler, beyin kadrosunu ele geçirecekler. Oysa bu, ülke
açısından korkunç bir kayıptır ve telafisi pek mümkün olmayan
büyük bir cinâyettir. Mecliste bulunan milletvekillerinin pek
çoğu, bu toprağa ait olduğunu zannettiğimiz, düşündüğümüz, en
azından öyle düşünmek istediğimiz kişilerden oluşuyor; Bu
kişilerin bu yasalara nasıl toptan evet diyebildiklerini ben
hâla anlayabilmiş değilim. Oysa korkunç bir hadise bu!
Kaplan :Peki , sizce
bu, onların bu olayın, meselenin böylesine tehlikeli boyutlar
içerdiğinin farkında olmadıkları anlamına mı gelir; yoksa..?
Ersözlü
: Farkında olmadıklarını olaya iyimser baktığımız zaman
söylüyoruz ama bu mümkün değil. Siyasette bunca zamandır
uğraşan insanlar, nasıl olur da çok kısa vadeli kazanımlar
adına ve Türkiye’de üretilen AB ile entegrasyonun Türkiye’de
yaşayan insanlara getireceği sözümona özgürlükler adına
oluşturulan yalana olan âmentü ile çıkartılan sanal bir
gidişat var.
Kaplan :Kemal
Bey, Avrupa Birliği meselesine veya hikayesine biraz sonra
geleceğiz ve Almanya’da yaklaşık on (10) yıl gibi uzunca bir
süre yaşamış, halen aileniz olduğu için de bağlantısı, ilgisi,
teşriki mesaisi süren bir Müslüman aydın olarak sizinle bu
konuyu daha ayrıntılı olarak konuşmak istiyorum. İsterseniz
küreselleşme meselesini biraz daha güncelleştirerek, güncel
boyutları ile sürdürelim istiyorum.
‘Küresel Sistem, İslâm’ı Resmî Din Haline
Getirerek Hadım Etmek İstiyor’
Ersözlü:Tabii,
elbette. O halde, küreselleşme bağlamında yaptığımız
tartışmayı şöyle bağlayalım: Küreselleşmenin nihayetinde son
boyutu şu: Bana göre, yaşadığımız son 20 yıl içerisinde bu
Roma merkezli dünya sistemi yeni bir evresine daha girdi.
Bu, tıpkı İsa aleyhisselâm’ın dinine yaptıkları
müdahalenin bir başka din üzerinden, bu kez İslâm üzerinden
yenilenmesi hadisesidir. Nasıl ki 300’lü yıllarda İsa’nın
dini, bizzat Roma tarafından resmî din haline dönüştürülüp,
teslis haline dönüştürülüp içi boşalttıysa, bugün de bu sistem,
İslâm’ı bana göre, bizzat resmî din olarak kabul etti. Kabul
edişiyle beraber İslâm Hıristiyanlığın akıbetine uğratılma
sürecine girmiş oldu. Tabiatıyla bu İslâm, şu an sahih kitabı
bulunan bir İslâm; dolayısıyla Hıristiyanlığın kitabı gibi bir
duruma düşürülemeyeceği için, yani kutsal kitabı tahrip
edilmediği için onu doğru okuyan ve kitlelere anlatan aydınlar,
ulema, münevver insanlar çıkacağı için bu insanların da
negatif imaj bombardımanıyla yıpratılmaları gerekiyordu. Bu
anlamda 11 Eylül’ü ben bununla irtibatlandırıyorum. Þunu
söylemek istedi dünya sistemi..
Kaplan :Pardon,
Kemal Bey, sözünüzü kesiyorum; ama bence çok önemli bir
şey söylüyorsunuz. Küresel Roma dediğiniz seküler dünya
sisteminin İslâm’ı resmi din olarak benimsediğine dikkat
çekiyorsunuz. Ve bunu da küreselleşmenin son evresi olarak
niteliyorsunuz. Bu, çok enteresan bir okuma biçimi.. Yeni
bir Kostantinizm’den mi bahsediyorsunuz? Yani
küreselleşmenin son 20 yıllık evresini, küresel sistemin
İslâm’ı resmi din olarak benimsemesi, hadım etmesi ve
başarabilirse yok etmesi projesini uygulamaya koymaya
çalıştığı bir süreç olarak mı görüyorsunuz? Söylemek
istediğiniz şeyi biraz daha açmanızı ve tartışmanızı
isteyeceğim sizden.
Ersözlü
:Aynen öyle. Biraz açayım bunu: Roma imparatorluğu
Hıristiyanlığı nasıl benimsediğinde İsa’nın dinini, Allah’ın
mesajını kalbî olarak tasdik etti ve bir kul haline dönüştü
diyemiyorsak; şimdi de, aynı olay gerçekleşti. Bugün diyelim
Ramazan ve Kurban Bayramlarında AB’nin genel
sekreteri,Amerika’nın devlet başkanı, Rusya’nın devlet başkanı
bütün bunlar vatandaşları olarak addettiği dünyadaki 1 Milyar
Müslüman’ın bayramlarını tebrik ediyorlar. Bu durum bundan
yirmi sene önce olan bir şey değil. Yahut da kendi ülkelerinde
Müslümanların sivil dernekler kurmalarına, cami açmalarına
belediyeler yardımda bulunuyorlar. UNESCO bünyesinde vesaire
yapılan tuhaf projeler var..
Kaplan :Peki, ne var
bunda, diye kışkırtıcı bir müdahalade bulunsa ne dersin, o
zaman?
Müslüman Aydınlarla Halkın İrtibatını Koparma
Operasyonu
Ersözlü:Diyeceğimi
derim tabii ki! Ama tüm bunlarla şunu söylemek istiyorlar: ‘Evet’,
diyorlar, ‘bu 1 milyarlık Müslüman kitle, bu dünyanın bir
gerçeği; bunu yok edemeyiz, yok sayamayız. Bütün olarak
insanlar ait oldukları kimlikten uzaklaştıramayız. O taktirde
bu kimliği biz üst alanda değiştirmeliyiz, insanlar
nisbetlerini, aidiyetlerini kaybetmemeli ama bağlı oldukları
şeyin ipi bizim elimizde olmalı. Hıristiyanlığı sözde
benimsediğimiz gibi İslâm’ın da hâmisi konumuna giriyor
gözükmeliyiz. Genel kitle İslâm’ı böyle, bizim sunduğumuz gibi,
bizim istediğimiz gibi kabul etmeli. Ama olayın böyle
olmadığının farkında olan, gerçek İslâm’ın içinin
boşaltıldığının farkında olan insanlar var olduğu müddetçe biz
rahat yüzü göremeyiz’, diyorlar. O taktirde, halkın bu
insanlarla, bu Müslüman alimlerle, münevverlerle olan
irtibatının kopartılması, bunlara olan ilgi ve sempatinin
azaltılması, bunların söyleyeceklerine kulak asmaması lazım. O
insanların çok kötü bir imajla yıpratılması, uzaklaştırılması,
aralarının açılması lazım. O anlamda diyorlar ki, bizim
Müslümanlarla, İslâm’la,
Muhammed’le bir problemimiz
yok. Bütün dinler özgürdür; ve biz dünyanın dünyevî anlamda
iktidarıyız, kralıyız, yöneticisiyiz. Ama sizin dininizin, bu
dünyada sizin diğer insanlarla eşit olmanızı engelleyen,
içinizden çıkardığınız bazı katı insanları var, tiplemeler var;
bunların peşine takılmayın, diyorlar. Bu tür ulemayı,
münevverleri, dernekleri, vakıfları olmadıkları biçimde, son
derece karalayarak resmediyorlar ve böylelikle yıpratmaya
çalışıyorlar; ki halk bunlarla olan irtibatını kessin ve dînî
oluşumlar, bunlar üzerinden değil, kendi istedikleri,
sundukları şekilde şekillendirilsin, istiyorlar. İşte ben, bu
anlamda İslâm’ı bir din olarak benimsediklerini söylüyorum.
Yani İslâm’ı asla doğrudan cephelerine almayacaklar; İslâm’la
cepheden kavga etmeyecekler. Ama sadece bazı noktasal
hareketler, gruplar üzerinden İslâm’la savaşacaklar; İslâm’ı
böylelikle yıpratmaya; hem dünyayı, hem de özellikle Müslüman
kitleleri bu sinsi yöntemle İslâm’dan soğutmaya, İslâm’la
ilişkilerini sakatlamaya çalışacaklar.
Kaplan:Ben bu sürece
çoktan girildiğini ve İslâm’la son derece sinsi, ayartıcı,
baştan çıkartıcı, ‘pornografik’(baştan çıkarıcı görüntüler,
imajlar yoluyla) postmodern bir savaşa çoktan başladıklarını
düşünüyorum. Sizin küresel sistemin İslâm’ı resmi din olarak
benimsediğini söylerken kastettiğiniz şey, sanıyorum,
İslam’ın protestanlaştırılması projesiyle aynı şey, değil
mi?
Ersözlü
:Evet aynı şey. Tabii ki, bu 20 yıl içinde yaşanan olayı
farketmediğimiz takdirde, ortada dönen birçok olayı, kavramı
anlamakta da zorluk çekeceğiz. Ben Müslümanların siyasî
önderliklerini, toplum önderliklerini, her alanda merkezde
olma şanslarını, kendilerinde olma şanslarını onlara
dayandırıyor bugünkü dünya sistemi.
Kaplan:Yani hiçbir
zaman özne olma şansını vermiyor.
Ersözlü
:Özne olma riski olan kişi, kurum, aktör ve oluşumları,
imaj problemiyle, karalama kampanyasıyla, psikolojik
propaganda yöntemleriyle, yani sanal bir yolla yıpratmak,
yıkmak, etkisizleştirmek ve hadım etmek istiyorlar. Böylesi
bir baskı altında bunaltılıyoruz. Bana göre, küreselleşme,
bize yansıyan biçimiyle bu anlama geliyor. Bu anlamda ben
küreselleşme denen hadise içerisinde ‘yok olmayacağım, ben
kalacağım’ dediğimde, problemli, marazî bir ti olarak
resmediliyorum. Bunun farkında olmam gerekiyor.
Kaplan :Peki,
Kemal bey, bu yakıcı, bu hayatî problemi aşmanın yolu
nedir sizce?
Küreselleşme, Birden Fazla Uygarlığa Hayat
Hakkı Tanımıyor
Ersözlü
:Sorduğunuz soruyu ben şöyle algılıyorum: Bu kuşatılma
sürecinde müslümanca kalabilme şanssımız var mı bizim? Biz
kendi imkanlarımızla bu problemi aşabilme şansına sahip miyiz?
Þöyle bakıyorum: Küreselleşme olayını nötr olarak eğer sadece
dünyanın küçülmesi, iletişim imkanlarının genişlemesi,
büyümesi ve her şeyin küre sathında cereyan etmesi, şeffaflık
vesaire olarak algılıyorsak, bu anlamda, bu süreç, geri
dönebilir, durdurulabilir bir süreç değil. Bu trend başladı ve
geri dönülebilirliği yok. Bugün küresel sistem, küreselleşme
aynı anda iki uygarlığın varolmasına imkan vermiyor, vermek
istemiyor ve vermeyecek de. O anlamda bölgesel kazanımlar
imkan dahilinde değil. Eğer bugün Müslümanlar gerçekten
dünyanın çekim alanı olabilecek bir düşünce üretemedikleri,
yaşama modeli geliştiremedikleri, varlık alanı üretemedikleri
sürece dünyada yokturlar, varolamazlar. Varolabilmek için,
böyle bir ihtiyacın üretilmesi, varedilebilmesi lazım. Bu
anlamda dinin, tahrip edilmemiş asli kimliğiyle, biçimiyle
örneklenmeye ihtiyacı var. Bu ortaya çıkarılmadığı müddetçe
bizim adımıza, bizim dinimizi, inancımızı, hatta geçmişimizi,
tarihimizi başkaları okutacaklar. Ve biz bu anlamda onların
öğrencileri haline dönüşeceğiz, münevverler anlamında
söylüyorum. O anlamda kendimiz halkın önderi haline
dönüşemiyoruz. Sadece bir şeyin aktarıcısı haline
dönüştürülüyoruz. Bu anlamda küresel güç ve onun finansal
kaynakları böylesi zihni dumura uğramış insanları finanse
ediyor. Onları toplum önünde ön plana çıkartıyor ve geniş
yayılma ve dinlenme alanlarını onlar için açıyor. Bunların
farkında olmak gerekiyor. Burada kitlelere söylenmesi gereken
şey, bence, bu dinin temel kitabı olan Kur’ân’la çok sahih bir
irtibata girmelerini tavsiye etmektir. Bu kitabın doğurmuş
olduğu tarih içerisindeki oluşumların, gelişimlerin altını
çizmeliyiz, izlemeliyiz ve bunları gerçek biçimleriyle
aktarmalıyız insanlara (çünkü burada kitap üzerinden bir teori
şekillendirmiyoruz; yaşanmış bir gelenekten, bir medeniyetten
bahsediyoruz) onun örneklerini açmalıyız, geliştirmeliyiz,
yaygınlaştırmalıyız.
Kur’an Medeniyeti
Eğer ben bu
konuşmayı Türkiye’de yapıyorsam, bu topraklar demin söylemiş
olduğum Doğu Roma üzerinden bizim Müslüman Doğu Roma’yı
üretmiş olduğumuz topraklardır. O taktirde benim Müslüman Doğu
Roma üzerinde şekillendirmiş olduğum bir hayat tarzını
küreselleştirme imkanı var, bu anlamda. Bu küreselleştirme
imkanı, medeniyeti ortaya çıkaracak. Medeniyet, Medine
temelli; medine de din temelli bir hadise. Bu anlamda
insanlar, hiç küçümsenmeksizin bireysel hayatlarında Kur’ân’ı
Kerim’in öngördüğü, talep ettiği ritüelleri, ibadetleri
ciddiye almalılar, yerine getirmeliler. Namazın gerçek anlamda
diriltilmesi gerekiyor; çünkü namaz bir kimlik sorunudur. Her
gün belirli vakitler arasında insanın, kişinin kulun – o
humaniter dünyanın gevşetmiş olduğu- gerçekten Allah’la
bağlantı kurma şansını bulma anıdır.
Kaplan:Zamana
müdahaledir..
Ersözlü:Evet,
zamana müdahaledir; kendine varıştır; farkında oluştur; bu
dünyadan sıyrılıştır; bir başka çekim alanına giriştir. Yine,
Cuma’nın diriltilmesi lazım. Cuma kadar bir şans, bir
imkân başka bir uygarlıkta yok. Düşünün dünyada bir milyar
Müslüman, haftanın belli bir gününde belli bir saatinde
toplanıyorlar; bir çağrıya evet diyorlar. Bu saati kendileri
belirlemiyorlar. Bir toplantı olsa, bir dernek tüzüğü filan
olsa belki üzerinde, yerinde, zamanında anlaşamazsınız; falan
olsun, filan olsun dersiniz. Ama Cuma dediğiniz şey korkunç
bir şey. Üzerinden 1400 yıl geçmiş, uygulanmış bir ritüel. O
yüzden insanlar kendiliğinden biliyorlar ne zaman ve nasıl
toplanacaklarını.. Müthiş bir imkân bu. Hakeza Hac yine öyle..
Gerçek anlamıyla bizim tarafımızdan yaşanabilir hale
dönüştürülebilse, bu imkanlar oluşturulabilse, yine korkunç
bir imkân. Ramazan bir direniş ve diriliş yöntemi. Þunu
öneriyorum: Dernekler, tüzükler, vakıflar biçiminde seküler
modern toplumun oluşturduğu sunî yapılar, yapılanmalar
üzerinden örgütlenme yerine tarihî dinamikler içerisinde var
olan yaşama modellerinin arkasına düşmeliyiz. Namazın arkasına
düşelim diyorum, Cuma’nın arkasına düşelim, diyorum. Halkla
bağımızı koparmak isteyen, halkın önderi, lideri olmamızı
önlemeye çalışan küresel sisteme karşı bizim halkla olan
sahici irtibata girmemiz gerekiyor. Bizi marjinal haline
getirmek amacıyla bizim üzerimizden çizdikleri o imajı yıkmak
için, bu işin resmedildiği, propoganda edildiği gibi
olmadığını gösterebilmek için halk içerisinde, halkla
irtibatını aslâ koparmamış bir münevver profili ortaya
çıkarmak zorundayız diye düşünüyorum.
Yusuf Yerli:Sistemin bizden
istediği Müslüman tipi projesi, abdestinde, namazında ve suya
sabuna dokunmayan bir Müslüman tipi. Hatta insanlar, kitleler
arasında yaygın olan şöyle bir kanaat var:’Abdestinde,
namazında, camisine giden, hanımı dindar insanlara kimse bir
şey demiyor. Asıl sorun teşkil eden insanlar; siyaset yapan,
vakıf kuran, dernek kuran, toplumsal talepleri ön plana
çıkaran, gündeme getiren insanlar’ olarak görülüyor.
Dolayısıyla bugün bu insanlar olumsuz tipler olarak
resmediliyor. Peki, buna ne diyeceksiniz? Bu
paradoksu nasıl aşacağız?
K.E. ,,,,,,
(Devamı yayınlanmadı?)
(Umran, Eylül
2002, sayı: 97)