Genel
Düşünce Tarihi'ne Giriş
Arza halife olarak yaratılan Adem ve Eşi cennette
yaşanan mizansenin ardından arza indirildi. Yeryüzünde onlar
için belli bir vakte kadar hayat sürecekti.
Sınavı yitiren İblis'te aynı süre yaşatılma güvencesini
ilahî bir hikmet gereğince Allah'tan aldı.
Bu süreyi kendisini İlahî rahmet’ten kovulmasına vesile bildiği
insanları saptırmak için kullanacağına yemin etti: "...senin
Müstakim Sırat’ına oturacağım. Önlerinden, arkalarından,
sağlarından, sollarından onlara sokulacağım, Onların çoğunu
şükretici bulamayacaksın. "
"Tümünüz
oradan inin. Artık ne zaman size benden bir hidayet gelir de
kim benim hidayetime uyarsa, onlar için ne bir korku vardır,
ne de onlar mahzun olacaklardır."
Başlangıçta
tek bir ümmet olan Adem'in çocukları, şeytanın
yanlarına sokulup onlara verdiği iğva nedeni ile bağyedip
fırkalara bölündü.
Allah ise insanların velisidir. Her bozulma ardından onları
karanlıklardan aydınlığa çıkardı. Kimileri ise Şeytan’a
tabi olup Tağut'u veli edindiler. Böylece karanlığı yeğlediler..
Allah cehennemi Şeytan’a tabi olanlarla dolduracağını
beyan etti.
Bu, özel cennette "Bu ağaca yaklaşmayın" buyruğu ile başlayan
senaryonun tekrarıdır.
Ancak Adem gibi Tevbe'yi tercih edenler,
hüsrana uğrayanlardan müstesnadır.
A-Allah’ın Ayeti Diller (İlk Çağ Düşüncesi)
Allah’ın
yaratış sanatınının ahsen meyvesi anlamında ‘Yeryüzü
Halifesi’ kılınan insan, seleflerinden ayırdedici temel
özelliği olarak esma ile donatılmıştı. İlahî Hikmet’e,
bu esma gücü ile , onun eylemsel cehd’i
ile katılacak, beşer tarihinin hikme mirasını
yazacaktır. Tanışsınlar, bilişsinler için Allah’ın birer ayet
olarak ayrıştırdığı ‘diller’in ‘esma’sı ile.
1-Kabil’in
Ardılları: İlkel Dini Tasavvur: (Fetişizm, Animizm,
Totemizm)
Nebevî
Hikmet’in, ister ilahî ister beşerî karekteri olsun, Nuh
öncesi hakkında, zanna dayanmayan bir bilgiye sahip değiliz.
Belki ninlerce yıl vardır, belki daha kısa. el-Buhari'de
geçen bir hadise göre Adem ile Nuh arasında 10
asır vardır ve bu uzun zaman içinde yaşayan insanlar
müslümandır.
Promethus Mit’i ile yeniden doğan Human’ın okuduğu,
okuttuğu ‘Tarih’in Mebdei’ öğretilerini bu bölümde onların
aktarımları ile izliyoruz.
2-Mısır’dan
Mezopotamya’ya (Hermes, Amenofis, Moses, Hamurabi) Akad,
Babil, Asur, Hitit, Fenike, İsrail, Kartaca , Sümer, vs.
Qarn
kelimesinin etimolojisi üzerinde duran İbnu Kesir bu
süreyi 1000 yıl olarak saptar. 10/Yunus 9 da "İnsanlar tek bir
ümmet idi, sonra anlaşmazlığa düştüler" denir. 2/el-Baqara 213
de ‘‘Peygamberlerin ihtilaflar üzerine gönderilmeye
başlandıklarını’’ söyler.
"Gördün mü
ya, Allah nasıl bir temsil yaptı: Kelimeyi Tayyibe,
kökü yerde sabit ve dal budağı gökte olan hoş bir ağaca benzer.
Bu ağaç Rabb'inin izniyle, Allah her diledikce yemişini verir.
Allah insanlara böyle misaller verir ki, iyice düşünüp ibret
alsınlar. Kelimeyi Habise ise, arzdan gövdelenmiş
meyvesi kötü bir ağaç gibidir ki onun bir kararı yoktur."
Qur'an o
dönemlerde meyvesini veren temiz kelime’nin
hikayesine yer vermiyor. İlahî Hikmet'te adından söz edilen
İdris'in yaşadığı yer, tarih ve tarihsel kişiliği ise yoğun
sislerle örtülü.
Eğer Antik
Gelenekler’in Altın Çağı’nın ‘Tarihin başlangıç
safhası’na tekabul eden bir temeli varsa, bunu ‘tek ümmet
olunan dönem’ olarak anlayabiliriz. Gelenek, ilk Hikmet öğretmeni
İdris'i Adem sonrası ilk Peygamber olarak da
gösterir. Tufan'dan önce neşet eden Hikmet, İdris'le bağlantılı
olabilir.. Doğrusu Hikmet tüm Peygamberlere nisbet edilebilir.
İdris, Süleyman,
Musa ve diğerleri. Luqman'da
‘hikmet verilenlerden’dir. 17/el-İsra 55 Peygamberler arasında
tafdil'den söz eder.
el-Kıftî
şöyle der: "Bilginler, önceleri kimin ilk defa Hikmet'ten söz
ettiğini, Matematik, Mantık ve Tabiat ilimleri’nden kimin
bahsettiği konusunda ihtilafa düştüler ve herkes Hikmet’in
kendi kavminin malı olduğunu öne sürdü. Oysa bunların hiçbiri
doğru değildir, bundan ilk bahseden İdris'dir."
es-Suhreverdî, İdris'den
şöyle bahseder: "Bil ki, Hikmet Adem a. ile başlamış ve
O'nun soyundan Seth, Hermes yani İdris ve Nuh
a. ile devam etmiştir. Çünkü dünya hiçbir zaman Tevhid ve
Ahiret ilminin kendisine dayandığı bir kişiden yoksun kalmaz.
Ve bunu dünyanın her tarafına, çeşitli ülkelere yayan,
açıklayan ve gerçek abidlerin üzerinde gösteren en büyük kişi
Hermes'tir. O, ‘filozofların babası’ ve ‘ilimlerin
üstadlarının üstadı’dır."
Antik Hind,
İran, Mısır ve Grek Yazmaları’nda yer alan Hermes
kimdir? Hermes konusundaki rivayetleri doğrulama
imkanımız yok. Müslüman Geleneği’nin Hermetik Felsefe'nin
kaynağı olarak gördüğü bu kişi hakkında üç ayrı tespit var:
"I.Hermes:
Hirmesi'l-Haramisahi: Bazılarınca Gayomarth'ın
Sülalesi’nden geldiği ve Uhnuh ve İdris'le aynı
olduğu kabul edilmiştir. Bu Hermes gökler hakkında bir
tür bilgiye sahip olan ve insanları Tıp konusunda eğiten ilk
kişi olarak görüür. Ayrıca alfabe ve yazıyı bulduğuna ve
giyinmeyi insanlığa öğreten kişi olduğuna inanılır. Yine
Allah'a ibadet için evler yapan ve Tufan'ı önceden haber
verendür.
II.Hermes: Babilli Hermes: Tufan'dan sonra Babil'de
yaşadı. Tıp, Hikmet ve Sayılar’ın özellikleri hakkında derin
bilgisi olan bu Hermes, Tufan'dan sonra ilim ve Hikmet’i
canlandırdı. Nemrud'dan sonra Babil'i yeniden kuran ve
orada bilimi yayan yine O’dur. Aynı zamanda
Pythagoras'ın
öğretmeni.
III.Hermes: Hermes el-Kıptî: Fustat yakınlarındaki
Menef'te doğdu. (Burası İskenderiye'den önceki İlim Merkezi’ydi)
ve Agethedemon'un öğrencisi oldu. Asklepius'un
da hocası.. Aralarında Urfa da bulunmak üzere bir çok kent
inşa etti Bir çok geziler yaparak her iklimin halkı için
kendilerine özgü şartlarla uygunluk içinde gelenekler
yerleştirdi. İtalyanlar hakkında bir kitap yazdı ve Tıp,
Hikmet ve Simya İlimleri’yle zehirlerin özellikleri konusunda
da Üstad’dı. Hilal'in ilk görünme, güneşin her bir burca girme
ve mutlu Astrolojik birleşim zamanlarında şenlikleri düzenledi.
İlim, Hikmet ve Adalet’in önemi hakkında bazı özdeyişler
bıraktı."
Hermes'i
"Ebu'l-Hükema" görüşte öğrencisi Muhammed
eş-Şehrazurî, es-Sühreverdî'yi izledi.
İşrakî
Hikmet, Hermes, Platon ve
Zerdüşt'ü birleştirir, müsbet
olarak okur. Hermetik Öğreti bir koldan Asklepius,
Pythagoras ve Platon ile Mısır’dan Grekler’e, diğer
koldan Gayomarth, Feridun ve Keyhusrev ile
İranlılar’a geçti.
Her insan
topluluğuna kendi dilini konuşan bir Peygamber gönderilmiştir
Uzak coğrafi bölgelerde tek merkezden dağılarak oluşan
kavimler içinde çıkan bu Peygamberler de Nuh,
İbrahim,
Musa, İsa ve
Muhammed a. gibi Ulu'l-Azm
Peygamberler’in tebliğ ettikleri Tevhid’i te'yid edip öğretmiş
diğerlerinden farklı -özellikle onlarla çelişen-
bir şey söylememişlerdir.
Ebu'l-Hasan
Muhammed ibnu Yusuf el-Amirî el-Amid ale'l-Ebed
adlı kitabında, Hakim olarak nitelenen ilk insan’ın Luqman
olduğunu söyler. Sıvanu'l-Hikme'de verilen bilgilere
göre Luqman, Davud'un çağdaşıydı. Şam bölgesi’nde
yaşıyordu. Grekli Empedokles O’ndan hikmeti aldı ve
Grek'e dönünce kainatın yaratılışından söz etmeye başladı.
Grekler de Luqman'la sohbetinden dolayı O’nu Hikmet’le
(Sophos) tavsif ederlerdi. Onlarda Hakim olarak nitelenen ilk
insan Empedokles'dir.
Grekliler
de İkinci Hakim Pythagoras'dır. Çünkü o da Hikmet’i
Süleyman'ın izleyicileri’nden almış, Geometri’yi de
Mısırlılar’dan öğrenip Grek'e getirmişti.
Pythagoras'un
Süleyman'ın izleyicilerinden aldığı başka şeyler arasında
Tabiat İlimleri ve İlahiyat’ta vardı. Ancak kendisi Müziği ve
Sayı İlmi’ni geliştirdi. Böylece bu İlimleri Nübüvvet’in
MişkatI'nden aldı.
Davud'un
çağdaşı kabul edilen Luqman ile tufanı haber veren
İdris arasında muazzam bir zaman farkı vardır ki, ille de
ikisinden birini Hikmet'in ilk öğreticisi kabul etmek
gerekirse bu durumda işin içinden çıkılmaz. Luqman
tamamiyle bir sembolik adlandırma da olabilir mi?.
3-Doğu ve Uzak
Doğu Dinleri (Taoizm,
Konfüçyüs, Vedalar,
Budha, Zerdüşt)
Dünyanın Doğusu’nda
Hikmet'in Mezopatamya, Mısır, İran, Hint ve Çin gibi belli
başlı merkezlerde geleneksel öğretiler şeklinde tezahür
ettiği görülür. Bu bölümde Taoizm, Konfüçyüs, Vedalar, Budha,
Zerdüşt, yani Çin, Hind, İran, Türk İli’nin hikayesini okuyacağız.
Hindu Öğretisi’ne
göre, Manvantara adı verilen bu insan çevrimi dört ana
döneme ayrılır. Bu dört dönem de başlangıçtaki Ruh'un gittikce
karardığı pek çok aşamadan oluşur ki, saflık Altın
Çağ'dır. Bunu Gümüş Çağı, onu da Bronz Çağı
izler. İsa'dan 6000 yıl öncesinden itibaren girdiğimiz
karanlık çağ ise Geleneğe göre Demir Çağ'dır.
Hint Öğretisi’nde Demir'in sembolize ettiği Karanlık Çağ
Kali-Yuga olarak isimlendirilir. Guénon'un
dikkat çektiği noktaya bakılırsa, Hrıstiyanlık’tan önceki 6.
yy. Da insanı kapsayan çok sayıda önemli değişiklikler oldu.
Çin'de
öğreti ‘ilkel çağlar’da bir bütün olduğu halde bu aşamada
birbirinden kesin sınırlarla ayrılmış, iki parçaya
bölünmüştür. Bir yanda seçkinlerin katıksız Metafizik’le
düşünsel nitelikteki geleneksel ilimleri uzlaştıran
Taoizm'i, öte yandan hiçbir ayrım gözetmeksizin bütün
halka seslenen, genel olarak gündelik ve toplumsal
uygulamaları kapsayan Konfüçyanizm. Yine Guénon'a
göre, Persler arasında da Mazdekçilik'in buna benzer
bir işlemden geçtiği söylenebilir.
Artık devran, son
Zerdüşt'ündür.
Hindistan'da ise
Milat Saati Budizm’in Doğuşu’na tanıklık eder..
Daha Batı’ya gelirsek, ‘Davud’un Devleti’ yıkılmış
Yahudiler'in Babil'deki tutsaklık dönemini yaşamaya
başlamışlardır.
4-Antikite (İyonya,
Elea )
Yazı Öncesi
zamanlarını anlatan ‘Mebde Teorileri’n Grek’teki tasnifi de
Doğu’da olduğu gibi bir çöküş öğretisidir.
Zaman kavramları,
Tarih Felsefeleri’ni temellendiren merkezi bir konudur.
Rönesans Kültürü’nün ürünü olan 1600 lü yıllar, ilerleme
inancının aksine Çin-Hind-İran hatta Antik Grek’te bile
Tarih’in izlediği tabii seyirde iyi'den kötü'ye,
saflık'tan bozulmaya doğru bir gidiş gözlenir. Başta Hint ve
Grek Tarih anlayışına göre, insanlık 8000 yıldan beri "Karanlık
Bir Çağ" içinde yaşamaktadır.
Aynı dönemle, Roma
için "efsanvi" dönemin bitip "tarihi" dönemin
başladığı tarihlerde Kelt Halkları arasında da önemli
kıpırdanmalar başlar.
Hesiodes'in (MÖ
8.yy)Teogonisi’nde yaratılış Kaos'la açıklanır.
Kaos, yeri ve göğü meydana getirdi. Bu ikisinin
kucaklaşmasından diğer varlıklar doğdu. Bilinen Grek
Mitolojisi’nde daima iki merkezi konu var ki, bunlardan biri
tanrıların doğuşunu ve menşeini araştırır (Teogoni),
diğeri evrenin doğuşunu ve meydana gelişini (Kozmogoni).
Felsefe
kelimesi Homer ve Hesiodes'un dönemine kadar
sözlüklerde dahi geçmiyordu.
Grek Mitolojisi’ni,
Teogoni ve Kozmogonisi’ni bize aktaran Hesiodos,
zamanın dört devir geçirdiğini söyler. Titanlardan
Promethus'nin Zeus'a
başkaldırma amacıyla yarattığı insanın sadece erkeklerden
meydana gelen ilk dönemi Altın Çağ'dır. Kadının
henüz dünyada olmadığı -sonraları Zeus insana düşman
olarak kadını yaratacak- bu devir sonsuz bir mutluluk devridir.
İnsanlar bu devirde üzüntüyü tanımadan tanrılar gibi yaşadılar.
Ancak bu dönemi "Gümüş Çağı" izledi. İnsanlar biraz
bozuldu. Altın Çağ’ın insanlarına göre daha
aşağı ve zayıf varlıklar oldular. Tunç Çağı ile
başlayan 3. dönemde Zeus, kendisine başkaldırmak üzere
yaratılan ve Promethus tarafından çalınıp kendisine
ateş verilen insandan intikam almak ve onu sonsuz belalara
uğratmak üzere "kadın"ı yarattı. İnsanlar bu devirde
Savaş Tanrısı Ares'e tabi olmaya ve birbirlerini
boğazlamaya başladılar.
Son ve halen içinde
yaşanılan dönem ise Demir Çağı'dır ki, karanlığı
temsil eder. İnsan bu çağda Demir’i kullandı, dev adımlarla
ilerledi ve kendi aczini unutarak tanrılar’a başkaldırdı.
Grek Düşünce Hayatı, Grek
Tanrıları’nın sıkı kontrolü altında teşekkül eder. Tanrılar
hayata müdahale eden Zorbalar’dır. Aralarında da şiddetli bir
geçimsizlik vardır. İnsanı kıskanan, çekemeyen, başarısını
istemeyen tanrılar. Bütün beşeri vasıfları görürüz onlarda.
İnsan Ateşi çalan Promethus ile özgürlüğünü de çalmış
olur onlardan.
Zeus
Göktanrısı olduktan sonra Titan adıyla anılan
Tanrılar’la çetin savaşlara girişerek Baş-Tanrılığa
yükselmiştir. Bu safhalar Hesiodes'in Teogonisi’nde
ayrıntılarıyla anlatılır. Homeros'un İlyada'sında
Tanrılar da neredeyse insanlar gibi, olayların yaratıcıları
değil, Homeros'un Kahramanları gibi Dünya ve Tarih
Sahnesi’nde birer aktör konumundadırlar. Yine buradaki tasvire
göre Kahramanların başarılarının Tanrılarınki ile bir dereceye
kadar boy ölçüşebileceği söylenir.
Tanrılar da, Tabiat
Yasaları’na bağlıdır.
İnsanla mücadele
ederler. Akıdesi, şeriatı yok. İnsanları yaratmamışlardır,
onların mutluluğundan da sorumlu değildirler. Homeros'a
göre onları cezalandırabilen insan gündelik işlerini
düzenlemede Tanrılar’dan yardım almaz, kendi başına özgürdür.
Ruh’un ölümsüzlü’ğü düşüncesi yok.
Homeros'ta
Ahiret inancı’na rastlanmaz. Hesiodes ise Ahiret fikri
ön plana çıkar. Hayata ve Doğa’ya müdahalesi olmayan Tanrılar
sistemi.
5-Sokrat'ın
Evreni
Hikmet’in Batı'da görülen Grek kolu’nda, Hikmet’in
Doğulu ve dinî karekteri ancak Pythagoras'a kadar
korunabilmiş, ondan sonra, özellikle Sokrates,
Platon
ve Aristoteles ile Grek Düşüncesi ve İlimleri farklı
bir kimlik kazandı, denir.
Kimi
Yazarlar’a göre Hikmet Grek’e İtalya üzerinden geçti.
Bu Sicilya ve Roma'da da bazı Kültür Merkezleri olduğunu
gösterir.
Burda
Platon’un
Sokrates’inin düşünce evreni, kişinin
kendi inancına duyduğu saygı, evrensel doğruluk araştırmasının
öyküsünü okuyacağız.
6-Akademi ve
Lise (Platon, Aristoteles)
Aristoteles kendisine kadarki
Thales’le başlattığı
Felsefe Tarihi’ni ‘Felsefe-i Ûla’ da değerlendirdi. Bu
Dönem Thales-Aristoteles Dönemi ‘ olarak
adlandırılacaktır. Grek İnsanı’ın Hikmet’i kaybettiğini
ilk kez Pythagoras farkederek, kendi dönemindeki
düşünce şekillerinin Hikmet’ten çok ‘hikmet sevgisi’’ne
dayalı olduğunu söyler. Mezopotamya’dan Mısır ve Küçük Asya
üzerinden Grek'e geçen Hikmet temeline dayalı düşünce
şekillerini kapsayan Felsefe, bu dönemde giderek
sekuler tohumlarını verdi. Grek tanrıları’na karşı insan
aklının başkaldırısı, felsefî söylemin önemli konuları
arasında yer alır. ki,
Aristoteles
Felsefesi’nde Risalet tasavvuru yoktur. Greke ilk
Hakim’lerce giren bu tasabburun nasıl silindiği merak
konusudur. Belki 124 bin Elçinin tebliğinden kensine
düşenlerine karşı sağırdır Grekli.
7-Atina Sonrası
Grek Düşüncesi
Lise ve
Akademi merkezli Atina Okulu’nun gerek Saf
Aristoteles,
Saf
Platon, ya da
Aristoteles-Platon sentezleri
ile,
Sokrates’in
Platon dışı öğretilerinden
Megara Okulu, Eretra Okulu, Kynikler’in öyküsünü okuyacağız.
8-Antikite’nin
Roma Ayağı
Grek
Biriki’min Roma üzerinden tüm Avrupa’ya açılımının
İsa
öncesi dönemini burada izlemeye çalışacağız,
Cicero,
Spartakus, 12 Levha Kanunları ve ötesi..
B-
İsa Mesih’den Sonra Greko-Romen Düşünce
1-İsrail’e
Üflenen Ruh
İsa
a. Roma’nın kontrolundeki Filistin’in Beytlahm Kasabası’nda
dünyaya geldi. Modern Tarih Yazımı’nın, Veladedini, tarih için
bir dönemeç kabul ettiği İsa Mesih , Tarih’in
Müslümanca Okunuşu’nda da önemli bir dönemectir. Allah’ın
İsrail Oğulları ile yaptığı Temel Ahd üzerindeki
tahrifatları konusunda yaptığı vaazlar, gerekse müjdelediği
Ahmed’in Makamı’na haksız şekilde oturan
Pavlus’un
Kerameti kendinden menkul konumunun doğurduğu tarihin ilk
kesitinde olanları izliyoruz.
2-Müjde’nin Latin
Yankısı
Sezar ,Neron
Kayzerliğinin Doğu Kutbu’nda ,Kral düzeyinde kabullenilen
Pavlus Öğretisi’nin Latin Dünyası’nda izlediği serüven..
Patristik Felsefe’nin ilk tartışmaları,
Ariusculuğun
Mağlubiyeti.. Batı Roma’nın Çöküşü...
3-Medine’ye Doğru
(Doğu -Mazdek , Mani- ve Ümmül-Qura)
Ahmed
a. hakkındaki Müjde (Evangel=Beşir) yalnız Batı’da
değil, Doğu’da da istismarcısını buldu. Mani,
İsa’nın
bahsettiği Paraklet’in Pavlus değil kendisi olduğunu
söyledi. Zerdüşt Dini yeniden tahrib edildi.
C-Medine Sonrası
Mekke-Medine Vahyi’nin inanırlarınca dünya tarihi, Qur’an’ın
Tarih Doktrini ışığında yeniden okundu.
"Qısası
Enbiya", "Milel ve Nihal" Kitaplarını kaleme
aldılar. Bir bakıma Mebde konusu, Risalet Tarihi
ile örtüşür. Tarih Adem'in yaratılışı ile başlar.
Müslüman Geleneği’nde Adem'e verilen Sahifeler’den
bahsedilir. Qur'an'ın yönlendirmesi ve Yazılı Tarih’in
şehadeti ile sahih bir Dünya Tarihi Yazılma zarureti o gün
gibi bugün de bir gereklilik olarak görülüyor..
Bugünkü
Antropolojik veriler Yazı’nın ilk defa Mezopotamya'da ortaya
çıktığını gösteriyor.
Hikmet'in
Grek'de Yazı’ya geçirilmesini Ebu'l-Bereket el-Bağdadî,
İrfan ve Hikmet Tarihi’nde bir sapma olarak kabul eder. "Eskiden
bilginler ve Hükema Okuma ve Yazı yolu ile değil, sözlü
rivayet yoluyla ders verirlerdi. Kendi üstadları’ndan
aldıkları İlimleri öğrenme ve öğretmeye kabiliyeti olan Öğrenci’ye,
olayı kavrayabileceği yaşa geldiğinde anlayış derecesine ve
kapasitesine göre bilgi aktarırlardı. Bu öğretme tarzından
gözettikleri amaç, İlm’in ve Hikmet'in Ehil olmayanların eline
geçmemesi, Ehil olanların da zeka ve kavrayış güçlerine göre
az veya çok bilgiyle donatılması, öğretme zamanlarını aşmak ve
hatta tersine, öğretme zamanlarından geri kalma sakıncalarına
maruz kalmayarak daima denetlenmesiydi. O devirlerde ilme
harcanan büyük itina ve gösterilen ihtimamla pek büyük bir
yekun tutan Alimler, bu önemli bilgi ve Hikmet Hazineleri’ni
sürekli birbirlerine aktarıp teslim ediyorlardı. Alimler ve Öğrenciler’in
azalması ve İlm’e karşı eski rağbetin ve özenin kalkması
üzerine Alimler, selefleri olan eski Alimler’in ve Filozoflar’ın
hilafına Kitap yazmaya başladılar. Ancak İlim Ehli olan Zeka
ve Kavrayış erbabından olmayan kimselerin bu Kitapları
anlamamalarını sağlamak amacıyla da sembolik ve mecazi
ibareler, işaretler kullandılar. Fakat bu devirde bu tür ibare,
işaret ve sembolleri anlayacak kimseler dahi kalmadığından,
sonra gelen Bilginler bu ibare ve sembolleri çeşitli
biçimlerde açıklayıp yorumladıklarından Kitaplar çoğaldığı
gibi İlim Ehli olmayanlardan birçokları İlim Ehli olanlarla
karıştı. Ve bu karışıklığın sonucunda bu kitaplarda liyakatli
bilginlerin sözleriyle bilgisiz ve kısır kimselerin sözleri
dahi yer aldı."
Grek
Tanrıları.. Kendi gerçeğini, Hayat’ı, Doğa’yı
anlamaya çalışan İnsan’ın önünde ancak ayakbağı olan Tanrı
tasavvurları... Onları İlahi irade ne zaman irşad etti
bilmiyoruz.
Yerküremizde yaşayan ilk Beşer Ailesi’nin Mezopotamya kökenli
oldukları sanılıyor. Düşünce Dünyası onlardan Hind'e, İran'a
ve Mısır'a doğru seyir izledi. Grek Düşüncesi’ne ait çok eski
dökümanlarımız yok. Felsefe İyonya'da, İtalya'da sonraları ise
Atina'da tanınmaya başladı. Diogenes Laortius, (ö. MS
220) da yazdığı eserinde ünlü Filozofların Hayatı’nı
anlatırken Felsefe’nin kökenini Doğu'ya dayar.
Sonraki gelişimlerine Yahudiler'in, Yeni-Pythagorascılar’ın,
Yeni Platuncular'ın etkisini de eklemeli.
es-Sicistanî'ye göre
Grekler, İyonya asıllı Milet'li Thales'den önce,
Araplar gibi Burhan ilimleri’ni bilmiyorlardı.
Lugat, Şiir (Homeros gibi), Hitabet biliyorlardı.
Sonraları Hesap, Geometri ve Alan Ölçümü’nü Mısırlılar'dan öğrendiler.
Yine O'na göre İlk Filozof Musa'nın Ölümü’nden 951 yıl
sonra ortaya çıktı. Thales M.Ö. 585 de güneş
tutulmasında Babil Hesabı ve Astronomisi ile Mısır Geometrisi’ni
kullanıyordu.
Bu tesbiy
Düşünce’nin Tarihsel Evrimi’ne ilişkin evreleri sıralarken de
devam eder. Medenî Düşünce Tarihi, Genel Felsefe'nin
dışında bir ek alan olarak görülür. Hiçbir Dil gibi, onunla
kurulan düşüncenin de bütünüyle özgünlüğünden söz edilemez.
Elealılar'da Hind'in, Pythagorascılar'da Hind ve Çin'in,
Heraklitos’ta İran'ın,
Anaxagoras'da Yahudiliğin
ve Empedokles'de Mısır'ın etkisi vardır.
Pythagoras İyonya asıllı’ydı. M. Ö. 6. yy. da Sisam'da doğdu.
Fenike'yi, Mısır'ı, Babil'i gezdi, Hendese öğrendi. 520 ye
doğru Grek'e döndü. Orda Kroton'da Tarikatını kurdu. O Hind
etkisi yanında Doğu kökenli Orfizm dinine mensuptu
denir. Gizlilik öğreti de esastı. Susmak, tefekkür, çile
erdemler arasındaydı. Pythagorascılar'a göre Ruh,
hareket halinde olan bir sayı ve ilk birim olan Tanrı'dan
gelirdi.
"Eşyanın
doğasına ilişkin bilgi" anlamına almıştı Felsefe’yi.
Çiçero'dan
gelen bir bilgiye göre de "insanların kimi onuruna önem verir,
kimisi mal peşindedir. Kimisi ise bunların tümüne önem vermez,
Eşyanın Doğasını araştırır, bunlar da kendilerine -Hikmet
Sevenler- adını verirler" der.
Felsefe
kelimesi ilk kez Pythagoras tarafından kullanıldı.
İbnu Nedim şöyle der: "Felsefe terimini ilk
kullananın Pythagoras olduğu söylenir. O’nun altın
harfler’le yazılmış eserleri var. Galinos, bu eserleri
yüceltmek amacıyla altın harfler’le yazardı. O'nun "Aklî
Siyaset" adlı bir eseri de var, ben bu eseri gördüm.
Felsefe'den, sonra Sokrates, ondan sonra da
Platon
(ö.MÖ 347) söz etti. Bir başka rivayete göre ise, Süryani
Phorforiyus es-Surî'nin "Tarih" adlı Kitabında
geçtiğine göre, Felsefe'den ilk söz eden Sa'leb ibnu Males
el-Emliysî’dir. Bu Kitap'tan bir Makale Arapça'ya da
çevrilmiştir."
es-Sicistanî'ye göre Pythagoras, II. Darius
zamanında yaşadı. Grekler Fars Ülkesi’ni fethedince Cizre ve
Şam Bölgesi’nden Astronomi, Hendese, Sayı, Müzik, Hıyel ve Tıp
ile ilgili Kitapları ele geçirdiler. Bu kitapları okuyan
Pythagoras, Allah'ın ilk yarattığı Sayılar ve bunlar
arasındaki birlik ve uyum fikrine vardı. O Bilgeliğin Allah'a
özgü olduğunu söylüyordu. Bilgelik Sevgisi Allah sevgisi’ne bağlıdır.
Çünkü Allah'ı seven kimse, O'nun sevdiğini yapar, Allah'ın
sevdiğini yapan O'na yaklaşır ve kurtulur. Her ne kadar
Pythagoras, Felsefe’yi "hikmet sevgisi"
şeklinde görmüşse de, O Felsefe’yi "her zaman aynı durum üzere
bulunan eşyanın hakikatlerini bilmek" şeklinde tanımlamıştır.
Bilgelik çok yüce bir şey olduğundan biz Bilge olamayız,
ancak Bilgeliyi sevebiliriz, çünkü Bilgelik Sevgisi Allah
Sevgisi’dir.
İbnu
Haldun, Keldanîler'in (Babilliler) ve onlardan önce
Süryanîler’in ve çağdaşları olan Qıptîler’in Sihr’e,
Astroloji’ye, Tılsım’a meraklı olduklarını söyler. İran ve
Grekler bu gibi şeyleri onlardan öğrendiler. Mısır'da yoğunlaşan
bilgiler Alexandros'un Darius'u öldürmesiyle
Grek’e geçer. Der ki: "Bu alanda Babilliler’in halefi olan
İranlılar ‘Aqlî İlimler’de büyük mesafeler katetmişlerdi.
Ancak Alexandros'un Darius'u öldürmelerinden
sonra bu ilimler Grekler’e intikal etti. Alexander,
Keldanîler’i yenilgiye uğratmış ve bunun üzerine İranlılar'ın
elinde bulunan hadsiz hesapsız Kitabı ve İlimleri ele
geçirmiştir. Grek Hakimiyeti kırılıp iktidar Hristiyanlık
Dini’ni kabul eden Kayzerler’in eline geçince onlar bu
ilimleri terkettiler."
İhvanu
Safa'ysa, Pythagoras'un Felsefe ile
ilişkisini anlatırken, O'nun Felsefe’yi, başını İlim
Sevgisi, ortasını İnsan’ın kendi gücü oranında varlıkların
mahiyetini bilmesi ve sonu da bilgiye uygun şekilde konuşup
yaşaması şeklinde gördüğünü yazarlar.
es-Suhreverdî :"İyi bil ki geçmiş zamanda, Felsefe’nin
sözlü olduğu devirlerde Filozoflar’ın atası sayılan Hermes,
ondan önce de de Agasaziman ayrıca
Pythagoras,
Empedokles ve Bilgelerin Ulusu,
Platon gibi büyük
Filozoflar bizim Burhan İlimleri’nde sivrilmiş
olarak tanıdığımız İslam Düşünürleri’nden çok daha üstün ve
değerli idiler. Bunların Pythagoras'ı önemsememeleri
seni yanıltmasın. Bunlar her ne kadar derinliğine inmişlerse
de eskilerin sırlarından gizli kalan birçok esrara muttali
olamamışlardır."
eş-Şehristanî'nin Esatiru'l-Hikme tasnifi’nde O'nun
adı yer alır.
eş-Şehristanî Listesi: Thales,
Anaxagoras,
Anaximenes,
Empedokles,
Pythagoras,
Sokrates, Platon.
el-Birunî Listesi: Solon, Bios,
Pariyandros, Thales, Filon, Fitikos,
Ksilobolos.
Bir görüşe
göre 22 yıl Mısırlı Rahipler’in sıkı eğitiminden geçen
Pythagoras kosmos kelimesini de ilk kullanan
kişidir. O ezeli ve ebedi değildir. Onu oluşturan güç Allah'tır.
Müslüman
Kaynaklar’da hemen hemen bütün Sokrates Öncesi
Filozoflar Tevhit inancına sahiptir.
Pythagoras ise
ilahi vahy’e mazhar olmuş biri gözüyle bakılır. (es-Sicistanî,
el-Amirî, İhvanu Safa).
Bu görüşleri
gerçekten Pythagoras savundu mu?
Xenophanes, bütün güçlerin üstünde biçim ve suretten
arındırılmış ölümlü hiçbir varlık ve nesneye benzemeyen bir
Tanrı Düşüncesi’ni ısrarla savunuyordu. Tanrı Kavramını
kendisi gibi somutlaştırıp, İnsan’ın ahlaki tutumlarını
Tanrılar’a da izafe eden halk dininde ( Grek Politeizmi)
Tanrılar insanlar’ın uydurduğu kuruntular, kendilerinin şekil
verdiği nesnelerdir.
O Grek
Mitolojisi’nin amansız düşmanı’ydı. Politesit Telakkiler’e
karşı Allah'ın birliğini savundu: "Ne vucutca, ne zekaca
Homeros'un ilahları’yla veya insanlar’la mukayese
edilmeyen bir tek ve yüksek Allah vardır. Bu Allah bütün göz’dür,
bütün kulak’tır, bütün müdrike’dir" diye ekliyordu.
O'nun bu
düşüncelerini derinleştiren Parmenides bunu tamamiyle
Monist bir sistemin hareket noktası yaptı. Madem ki Allah'da
değişme yoktu ve Allah her şeydir, şu halde bizim değişme dediğimiz
şey bir görünüş, bir vehimden ibarettir ve hakikatte ne oluş,
ne ölmek yoktur. Yalnız ‘ezeli ve ebedi Varlık’ vardır.
Parmenides'de doğmayan, yokolmayan, bölünmeyen, değişip yoğunlaşmayan
bir Varlık fikrine sahipti. Bilgi’nin gerçek amacının varolanı
tefekkür olduğunu söylüyordu.
Sokrates de, Tevhid Düşüncesi, yüksek ahlak ve hatta öte dünyaya
ilişkin izlere rastlanır. Delfi Tapınağı'nın giriş kapısında
yazılı olan "Nefsini Bil" sözünü Felsefe’nin merkezine
aldı. Gerçek bilgi ve hakikat insanda doğuştan vardı. Ruh’un
ölmezliğine ve manevi varlığına inandı. Tanrı'yı "kamil akıl:
Nous" olarak kabul ettiği rivayet edilir. O "Doğru
Yaşayış Nedir?" in cevabını aradı.
M. Ö. 2. yy.
da yaşamış Yeni-Platoncu Ammonius Saccas şöyle
der: "Platon, Grekçe konuşan
Musa'dır."
Yahya en-Nahvî de bu görüşe katılır: "Platon,
Musa'dan
ilham alarak Felsefesi’ni geliştirmiş bir Filozof’tur."
Sokrates
, Phaidos'un "Onlara vereceğimiz sıfatlar nedir?"
sorusuna cevaben der ki: "Bir rivayete göre, Homeros ve
Solon gibi şairler ve hatipler, bilgilerin hakikate
dayandığını öne sürerler. Bence bu yanlıştır, onlara da böyle
bir iddia yakışmaz. Bu büyük isim yalnızca Tanrı'ya izafe
edilebilir. Bense onlara ancak hikmeti sevenler
diyebilirim."
T. J. Boer'e
göre Samîler'de Helenizm öncesinde Felsefe ilkeldir. Kimi
darbı meseller’e münhasırdır.
Bunlar, İlahÎ Hikmet'teki telmih, sembol ve işaretler olmalı.
Keldanî Düşüncesi ise Alexandros zamanı’ndan beri
Babil ve Suriye'ye yayıldı, Helenistik ve sonra Hristiyan
düşünceler yerini aldı. Müslümanlar bu düşüncelerle Süryanî
Harran Okulu sayesinde tanışacaklardır.
Aristoteles'in
(ö. MÖ 322) Hint Mantığa katkısı O'nu Grek'de yeniden
şekillendirmesidir. Qur'an, İbrahim'in gökcisimleri
meselinde mantıksal argumanlar kullanır. İbnu Haldun,
Mantığın bütün eski kavimlerde olduğunu söyler.
İbnu
Nedim'de şöyle der: "Eski Tarihler’de okuduğuma göre
Grekler, kadim zamanlarda Yazı’yı bilmiyorlardı. Mısır'dan
Kıymes ve Ağnur adında iki kişi Grek'e 16 harfli
bir alfabe’yi götürdüler. Buna önceleri dört, sonraları
Smonides adlı biri de dört Harf daha ekleyince 24 harf
oldu. Ratip İshaq, Tarih'inde belirttiğine göre
bu sıralarda Aristoteles çıkmıştır... Kadim zamanlarda
Hikmet, ehli olmayanlar için yasaktı. Filozoflar,
Felsefe'ye istekli olanlara bakarlardı; eğer isteyen ehliyse
ona öğretir, Hikmet’i intikal ettirirlerdi, değilse ona öğretmez,
intikal ettirmezlerdi."
Bu anlayış Müslüman
geleneği’nde de sürer. İbnu Rüşd, el-Gazalî'yi bunu
bozmakla suçlar. el-Gazalî bunun farkına varmış, avam,
havas ayrımı yapmıştır.
Aristoteles'e
gelinceye kadar Felsefe’de Sözlü Gelenek hakimdir. Bu nedenle
Sokrates ve öğrencisi
Platon'un( ö. MÖ 347)
görüşlerini zaman zaman birbirinden ayıramayız.
Felsefe, Sofos
sevgisinden çıkarak aklı tanrılaştıran bir alana kayıyordu.
Mutlaklaşan aqılla Tanrılar değil, belki İlahî Hikmet asıl
saf dışı edildi.
Böylece Doğu'nun(İdris,
Luqman) Hikmet’i Grek'de Felsefe halini aldı
ve Din'e karşı kullanılmak üzere sistematik hale getirildi.
Grek Felsefesi, Yeniçağ’ın değimi’yle özünde Human adına
Tanrı'ya başkaldırmayı öngören Humanist bir Düşünce şeklidir.
Filozoflar’ın
kanaatine göre, mutluluk, nefsi düzeltip erdemli şeyleri onun
huyu haline getirmek şartıyla varlığını bu tarz bir hükümle
idrak etmekten başkası değildir. İnsan aklının ve düşüncesinin
gereği olarak fazilet ve rezilet türünden olan
fiilleri birbirinden ayırdığından, ayrıca fıtratı (ve vicdanı)
ile iyi fiillere eğilim gösterip kötülerinden uzak
durduğundan, Şeriat gelmemiş bile olsa onun için (bu
mutluluğun elde edilmesi) mümkündür. Bir nefs için bu
kazanıldımı, o nefs için haz ve neşe elde edilmiş olur. Sözü
edilen bu hususun bilinmemesi ise bedbahtlıktır. Onlara göre
ahiretteki mükafaat ve azabın anlamı da bundan ibarettir. Bu
düşüncelerin üstadı olup onlarla ilgili konuları ortaya koyan
Makedonyalı
Aristoteles' dir.
Bu, Risalet’in yerine
kurulmak istenen, Münze’lin inkarcısı bir düşünceye
getirilen eleştiridir.
1-Doğu Hikmeti’nde Erime
Artık ‚Ummü’l-Qur’a’
merkezi’nden kalkışla kullandığımız yön kavramlarıya Doğu’nun
Kadim Medeniyeti’nin haleflerinin islamlaşma sürecini
izleyeceğiz. Önce İran, Sonra Hind ve ötesi..
2-Erken Batı Düşüncesi
(Ortaçağ Skolastiği Bacon’a dek)
Medine’yi Tenvir eden
Vahy’in çağrısına, Mektupları yırtarak karşılık veren
Heraklius’dan beri, Kerim Rasul’un değimiyle, ‘Ariuscular’ın
Günahı’ altında bütün bir Batı ,Karanlık Ortaçağı’na gömüldü.
Patrikler’in ‘erbab’lığında Şirk bütün bir Batı
ülkesi’ni açtığı şemsiye altında Haçlı Seferleri’ne dek
oyaladı.
3-Yeni Çağa Doğru (Ortaçağ
Skolastiği Bizans Düşene Dek)
İbnu Rüşd’ün
(ö. MÖ 1198) klavuzluğu’nda
Aristoteles’i bir başka
açıdan okuma’yı öğrenenlerin Skolastik Aristocular’la
giriştiği kavgalar.. Kilise dışı bağımsız Üniversiteler’in
kurulmaya başlaması, adı Arab’a çıkan Oxford’lu Bacon’la
tümevarım’ın, kevnî ayetler’in yasalarını öğrenme
çağı’nın Avrupa’daki ayak izleri.. Doğu Roma’nın da
Müslümanların kontroluna geçmesi...
D-Promethus’a
Dönüş
Hesiodos'un
Karanlık Çağ'ı, modern zamanlar’a göre Tarih'in başladığı
dönemdir ve Klasik Uygarlığın başlangıcına tekabul eder,
bundan öncesi ise efsaneler dönemidir. Modern zamanlarda
yalnız Batı Tarihi’ni merkeze alan keyfi tarih dilimi yapıldı.
1. Antik Çağ: Roma
İmparatorluğu’nun yıkılışına kadar sürer.
2. Orta Çağ: 1453'te
İstanbul'un fethine kadar sürer.
3. Yeni-Çağ-Yakın Çağ
4. Modern Çağ
Batı'ya indeksli
Modern Üniversiteler Felsefe ve Düşünce Tarihini Grek'le
başlatırlar. Bu ‚Bugün’ün Felsefesi’ için doğrudur.
Ne ilk yazı Grek’te
ortaya çıkmıştır, ne de ilk düşünen insan. Bu ayrım
Sokrates, Platon,
Aristoteles, Roma Felsefesi, Hristiyan
Felsefesi, Descartes,
Spinoza, Kant, 19. yy
Pozitivist Felsefesi vb. son tahlilde Avrupa'nın düşünce
tarihinde ortaya çıkan temel kıstaslara dayalı yapılmaktadır.
İslam, Avrupa’nın
gelişmesine yardım eden "bir ara dönem" dir yalnızca.
Acaba öyle mi?
1-Rönesans'ın
Sesi (Endülüs’e Veda, Reformasyon)
Kostantiniyye’nin çöküşünden sonra Grek’ten gelenlerle beraber
Batı Avrupa 3. bir
Aristoteles yorumu ile de tanışmaya
başlar.
Endülüs 1492 de düşer. Bizans Varisi Osmanlı, Balkanlar’ın
ötesine dek genişler. Columbus ve taifesi Uzak Batı’da
yeni kıtalar’a ayak basar, sömürgecilik ilk adımlarını atar.
İtalya’da kendini Promethus’un yerine koyanlar Homo
Humanismus’u yaratırlar.
2-Dekart Sonrası (1600
lü yıllar)
Bir çok Batılı
Tarihçi
Aristoteles üzerinden yazılan Felsefe
tarihi’nin değişmeye başladığı Descartes’i yeni bir
dönem olarak ele alırlar.
Aristoteles-Descartes
Dönemi:
Latin-İbnu Rüşdcülüğünün Din-Felsefe, Din-Bilim
Çatışması’nda önemli bir araç olarak kullanıldı.
Aristoteles ile başlayan sapma Hristiyanlık’la iyiden
iyiye su yüzüne çıktı. Hristiyan Teolojisi Din-Felsefe
ilişkisini akıl-vahy çatışmasına dönüştürdğ. Sonuçta
St. Augustinus ve
St. Thomas'ın Öğretileri dikkate
değer çabalar olarak Hristiyan Teolojisi’nin en güçlü ve
anlamlı iki halkasını teşkil eder.
Felsefe
Rönesans'ta Descartes'in Kartezyen Felsefesi’yle
iyice seküler hal aldı. Aydınlanma dönemi Grek’in
Politeizm’e karşı yürüttüğü cepheyi bu kez Kilise’ye karşı
kuşandı. Rönesansı hazırlayan Arapça çeviriler ikinci kez
Rasyon İlahı’nın emrine verildi. Bulaç bunda tarihin
tekerrürünü görür.
3-Aufklerung Çağı
(1700 lü yıllar)
Yalancı Şafak, sahte
Tenvir... Medenî Tenvir’de, Bilginin Birliği ilkesi’nde
kavuşan akl-vahy bölündü, Human, Tanrı’ya düşmanlıkla insan
olabileceğine inandırıldı.
Guénon'un
tesbitiyle, Humanist Felsefe, yalnızca aqlî olmakla
kalmayabilir, fakat yine aşkın varlığı bilinçle inkar
ediyorsa Deneyciliği ve hatta sözde Mistisizm’i ve Sezgiciliği
de Humanist’tir. Şu halde felsefî bir sistemi diğer bütün
sistemlerden ayıran temel özelliği onun vahyî bilgi kaynağını
geçersiz sayması, ondan yararlanmayı ilke olarak reddetmesi ve
önüne konan sorunları yalnızca insanî melekelerle çözmeye
kalkışmasıdır. "Bir Felsefe, Felsefenin sahip olabileceği en
mükemmel niteliklere sahip olsa bile, hem bütünüyle akla
dayandığı (aklın dışında kalanları fiilen inkar etmese de),
hem de şöyle veya böyle vahiy ve ilhamdan yoksun beşeri bir
yapı, bir başka değişle "din dışı" bir şey olduğu için böyle
bir tanımlamaya hak kazanmış sayılmaz."
Vahy,
Hikmet’in kamil şeklini ifade eder. Müslüman Hikmet’le
düşünür, hayatını Hikmet’in doğru bilgileriyle tanzim eder.
Hikmet’e dayanmayan felsefe, karamsarlık, kapris, vesvese,
bunalım, şaşkınlık, çelişki, sıkıntı ve mutsuzluk gibi hayatı
öldürücü sonuçları doğurur.
-Düşünce
Tarihinin değişme ve gelişme çizgisi
-Kültürler
arasındaki intikal devreleri
-Yol
gösterici bir değer anlamındaki Hikmet
4-Pozitivizm
(1800 lü yıllar)
Comte’nün
öğretisi Pozitivizm’in damgasını vurduğu bu çağda
Çifte Gerçeklik dönemi sona erdi. Descartes
- 19. yy. Arası Dönemi: Din ile felsefe iki ayrı ve bağımsız
alan olduğu dönem. Fizik-Metafizik, ruh-madde, akıl-din,
numen-fenomen, din-dünya, kilise-devlet ayrımı kemikleşmişti.
Humanist kültür ve sanat, kartezyen felsefe, rasyonalizm,
fizik dünya ötesi herşeyi reddeden pozitivizm, bilimsel
yöntem, materyalizm, sınırsız ilerleme düşüncesi.
Descartes in el-Gazalî''den aldığı söylenen Şüpheciliğin
yerini sadece Bilim gerçeğinin yer aldığı çağa girdiğimiz
savunuldu. Tarihin 3.
ve nihayi Hal’inie.. Teolojik, Metafizik Döneme dayalı
İçtihad Kapısı kapandı.
E-Alman
Felsefesi
1-Ortaçağ’dan Diyalektik’e
( )
2-Hegel’den
Heidegger’e
( )
1000 li yıllardan
beri genel Kronolojik dönemlerde biyografilerini atladığımız
Alman Düşüncesi’ni Latin ve sonra Alman dili üzerinden
müstakil bir başlık altında okuyacağız. Engels’in
Alman İdeolojisi dediği dönem de buna dahil.
F-Eksik İsyan
1-Ütopik Sosyalizm’den
Anaşirzm’e
Platon’un
Grek’te hayallediği ‘Devlet’den, Patristik Felsefe
Augustinus ‘Tanrı Devleti’ Uyarlamasına..
Rönesans’ta yeniden doğanlar arasında ‘Devlet Tasarımcılıkları‘
da vardı.. Ütopik üretimler ile eylemsel kalkışmalar atbaşı
gitti... Spartakuslar hep kaybedenler kutbunda yer aldı.
Prothon ‘Mülkiyet’in hırsızlık olduğu’nu haykırışı,
Yükselen Kapitalist Çizgi’ye çomak sokamadı...
2-Marx'ın İsyanı
Yoldaş’ı
Engels
ile ‘Toplumculuğun’ ayağı yere basan ‘yasalarını’ yakalamak
istediler. Onu tarihsel bir temel üzerine
Hegel’in ters
çevirdiği diyalektiği üzerine bir isyan bestelediler. İkbal’in
‘Aydınlanmamış Musa’ dediği çıkış, ortak paradigmanın
dışına çıkamadığı için başarısızlığa mahkumdu... ‘Ütopist
Sosyalizm’den ‘Bilimsel Sosyalizm’e
geçmek isteyen ‘Ütopik Diyalektik’in öyküsü..
G-Işık Doğu’dan
mı Gelir?
1-Doğu’nun Batılılaşması(
)
2-Doğu Araştırmaları(Yeniçağ’dan
Bugüne)
Napolyon’un
Mısır seferi sonrası başlayan Oryanlilist çalışmalar ve
emellerin öyküsü.. Makendonlar’ın İskenderiye’yi kuruşundan,
Kleopatra Mısır’ına.. Halife Ömer Zaman’ı
Mısır’ından Osmanlı Mısır’ına..
H-Kavuşan
Alemler
1-Mayalar’dan İndianalar’ın
Dünyasına (İnka ve Aztek )
Maya uygarlıkları, İnka, Aztek
. Batı dünyası onlardan Yeni Çağ’da Haberdar oldu. İndus
Vadisi’nin insanları sandı. ‘Yerliler’den daha bir yerli
bildiler bu yeni kıtayı..
2-Uzak Batı’nın Avrupalı
Sahipleri
Amerikan Bağımsızlık
Savaşı’na kadar kıtanın Kuzey ve Güney parçalarındaki yeni
harmanlanış, Afrika köle ticareti, İndianalar’ın asimilasyonu,
genosit’i..
3-Amerikan Yüzyılı’na Doğru
Güneş Batmayan
British İmp.luğunun New England olarak yeniden doğuşu...
Kıta’nın Avrupa’lı Sahipleri’nin Dünya Malikliğine doğru
yükselen trendi...
I-İlerlemeci
Tarih
Genel Düşünce Tarihi
üzerinde konuşan kişinin objektiviteden söz etmesi
anlamsızdır. Araştıran özne olduğu sürece her zaman bir
öznelliğin bulunacağı açıktır. Nesnelliğe ancak Münzel
Hikmet’in parametreleriyle yaklaşılabilir. O da bize
Lineer değil, Çevrimsel bir Tarih öğretisi
sunuyor.
1-Kapanan Tarih
(1900 lü yıllar)
Çifte gerçekliğin düşünce
sorunu olmaktan çıktığı, Modern Batı Bilimi’nin Din ve
Felsefe’nin yerine geçtiği, Metafiziğin inkar edilip dini
form içinde ifade edilen gerçeklere karşı "aldırışsız" tavrın
bir yaşama biçimine dönüştüğü Modernite Çağı. 19-21. yy.
2-Yükselen Kapitalizm
‘Mal yalnızca eğniya
arasında dolaşan bir devlet olmasın.’ Medine Vahyi’nin bu
kesin istemine, kesin bir karşıtlıkla Kapital’in
Müstağniler arasında dolaşan bir Devlet haline gelişi..
‘İnfak Ekonomi’sinin karşısına dikilen ‘İstif
Ekonomisi’.
3-Yeni Dünya Düzeni
Ulusaşırı
Devlet’lerin, Tek Dünya Devleti’ne doğru yol aldığı, Yasama,
Yargı, Yürütme’nin tek bir ‘Geist’ tarafından
belirlendiği , ‘Tarihin Sonu’ndan bahsedildiği
Rasyon’a hulul etmiş Kapital çağı..
J-Akla Veda
1-Post-Modernist Dalga
Mutlak Gerçekliğin
tekliğine inanan ve onu kendilerinin temsil ettiğine inanan,
dayatmanın dayatılanların yararına olduğuna inanan çevrelere
karşı bir yanlış isyan.. Tıpkı Yükselen Kapitalizm’e karşı
Marksizm’in eksik isyanı gibi..
K-Kitap
ve Hikmet (Hem Vahy hem Akl)
1-Uygarlıklar
Diyalogu
Bugün
mutlak Hikmet'i elinde bulunduran yegane uygarlığız. Üzeri
örtülememiş Kitab'ı yalnız biz taşıyoruz. Son Rasul,
insanlık tarihi içinde türedi bir düşüncenin temsilcisi değil,
Risalet zincirini tamamlamaya gelen türünün son halkaydı.
Tüm dünya halkları Qur'an'ın, "Tevhid kelimesi" üzerinde
birleşmeye yaptığı çağrıyla karşı karşıyalar. Kutsal
Kitaplar’ın Doğru Okuma Klavuzu olan Qur'an, bizi "İbrahim'in
hanif geleneğine" davet ediyor.
İbrahim'in hanif dini... O'nun kutsal şemsiyesi, fıtratına
dönmek isteyenler için bir imkandır, bir fırsattır. Tüm kadim
gelenekler - ister ismen onu tanıyan Yahudilik ve Hristiyanlık
olsun, isterse Zerdüşt, Maniheist,Taoist, Brahmanist
olarak adlandırılan Sabîlik gibi köklü tegayyura uğrayan
dinler olsun- O'na dönmekle ,yabancı bir dine değil, gerçek
dinlerine dönmüş olacaklardır.
Son
halkada yer alan Sabîlik de dahil hepsinde Mutlak Hikmet'ten
nisbi gerçeklikler vardır kuşkusuz. "Dinlerin aşkın birliği
fikri" nde islam inancıyla örtüşseler bile bir çok Qur'an
okuru’nun haklı eleştirilerinde ifade edildiği gibi önemli
sapmaları bünyelerinde taşırlar. İslam tasdik edici olduğu
kadar tashih edicidir de. "Tahribata uğramış hurdalarla" bir
arada tutulamaz. Guénonyen açıklama'nın Rönesans
öncesi ve Avrupa-dışı olsun da ne olursa olsun, bütün Doğulu
kültürlere, geleneksel öğretilere karşı takındığı toptancı
olumlu tavrı çağdaş müslüman düşüncenin eleştirmesinden tabii
bir şey olamaz.
Hikmet, doğru düşünme temeline dayalı insani düşüncedir.
Guénonyen geleneğin "Genel Hikmet" ile "hümanizm"
arasında ayrım yapmadığının farkında olmak lazım.
İsa'ya
karşı koyan Yahudi "Eğer gelenekse doğrudur" diyen atalar
dinine tabi idi.
Bugün
Felsefi karekteri ve tarihsel tezahürleri üzerine çeşitli
bilgilere sahip olduğumuz Muharref dinler, kadim mezhepler,
Felsefî okullar ve manevi öğretiler "muharref Hikmet"
örnekleridir.
Mezopotamya'da Babil ve Keldanî Hikmeti ve Sabîlik, Mısır'da
Ahen-Aten, Amob-Ra ve sonraki dönemlerin irfan okulları,
Yeni-Platonculuk, İran'da Mecusilik, Mazdek,
Zerdüşt doktirini ve Maniheizm, Hint'te Brahmanizm ve
Budizm, Çin'de Taoizm ve Konfuçyüs, hatta Japon kadim
dinleri ile Latin Amerika'daki eski kültür ve medeniyetlerin
tümünde İlahî Hikmet'ten izler bulunur.
Grek’de
Pre-Sokratik Filozoflarda, nihayet
Aristoteles'e
varan Felsefe geleneğinde de aynı etki sözkonusudur. Modern
zamanların Pozitivizm’inde İlahî Hikmet kovulmuştur.