Genel Düşünce Tarihi'ne Giriş

 

          Arza halife olarak yaratılan Adem ve Eşi cennette yaşanan  mizanse­nin ardından arza indirildi. Yeryüzünde onlar için belli bir vakte kadar hayat sürecekti.[1]  Sınavı yitiren İblis'te aynı süre yaşatılma güvencesini ilahî bir hikmet gereğince Allah'tan aldı. [2] Bu süreyi kendisini İlahî rahmet’ten kovul­masına vesile bildiği insanları saptırmak için kullanacağına yemin etti: "...senin Müstakim Sırat’ına oturacağım. Önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım, Onların çoğunu şükretici bula­mayacaksın. "[3]

         "Tümünüz oradan inin. Artık ne zaman size benden bir hidayet gelir de kim benim hidayetime uyarsa, onlar için ne bir korku vardır, ne de onlar mahzun olacaklardır."[4]

         Başlangıçta tek bir ümmet olan Adem'in çocukları, şeytanın  yanlarına sokulup onlara verdiği iğva nedeni ile bağyedip fırkalara bölündü.[5] Allah ise insanların velisidir. Her bozulma ardından onları karan­lıklardan aydınlığa çıkardı. Kimileri ise Şeytan’a tabi olup Tağut'u veli edindiler. Böylece karanlığı yeğledi­ler..[6]  Allah cehennemi Şeytan’a tabi olanlarla dolduracağını beyan etti.[7] Bu,  özel cennette "Bu ağaca yaklaşmayın" buyruğu ile başlayan senaryonun tekrarıdır.[8] Ancak Adem gibi Tevbe'yi tercih edenler[9], hüsrana uğrayanlardan müstesnadır.[10]

 

A-Allah’ın Ayeti Diller (İlk Çağ Düşüncesi)

 

         Allah’ın yaratış sanatınının ahsen meyvesi anlamında ‘Yeryüzü Halifesi’ kılınan insan, seleflerinden ayırdedici temel özelliği olarak esma ile donatılmıştı. İlahî Hikmet’e, bu esma gücü ile , onun eylemsel cehd’i ile katılacak, beşer tarihinin hikme mirasını yazacaktır. Tanışsınlar, bilişsinler için Allah’ın birer ayet olarak ayrıştırdığı ‘diller’in ‘esma’sı ile.

 

1-Kabil’in Ardılları: İlkel Dini Tasavvur: (Fetişizm, Animizm, Totemizm)

 

         Nebevî Hikmet’in, ister ilahî ister beşerî karekteri olsun, Nuh öncesi hakkında, zanna dayanmayan bir bilgiye sahip değiliz.  Belki ninlerce yıl vardır, belki daha kısa.  el-Buhari'de geçen bir hadise göre Adem ile Nuh arasında 10 asır vardır ve bu uzun zaman içinde yaşayan insanlar müslümandır.[11]

         Promethus Mit’i ile yeniden doğan Human’ın okuduğu, okuttuğu ‘Tarih’in Mebdei’ öğretilerini bu bölümde onların aktarımları ile izliyoruz.

        

2-Mısır’dan Mezopotamya’ya (Hermes, Amenofis, Moses, Hamurabi) Akad, Babil,  Asur, Hitit, Fenike, İsrail, Kartaca , Sümer, vs.

 

Qarn kelimesinin etimolojisi üzerinde duran İbnu Kesir bu süreyi 1000 yıl olarak saptar. 10/Yunus 9 da "İnsanlar tek bir ümmet idi, sonra anlaşmazlığa düştüler" denir. 2/el-Baqara 213 de ‘‘Peygamberlerin ihtilaflar üzerine gönderilmeye başlandıklarını’’ söyler.

          "Gördün mü ya, Allah nasıl bir temsil yaptı: Kelimeyi Tayyibe, kökü yerde sabit ve dal budağı gökte olan hoş bir ağaca benzer. Bu ağaç Rabb'inin izniyle, Allah her diledikce yemişini verir. Allah insan­lara böyle misaller verir ki, iyice düşünüp ibret alsınlar. Kelimeyi Habise ise, arzdan gövdelenmiş meyvesi kötü bir ağaç gibidir ki onun bir kararı yoktur."[12]

         Qur'an o dönemlerde meyvesini veren temiz kelime’nin hikayesine yer vermiyor. İlahî Hikmet'te adından söz edilen İdris'in yaşadığı yer, tarih ve ta­rihsel kişiliği ise yoğun sislerle örtülü.

         Eğer Antik Gelenekler’in Altın Çağı’nın ‘Tarihin başlangıç safhası’na tekabul eden bir temeli varsa, bunu ‘tek ümmet olunan dönem’ olarak anlayabili­riz. Gelenek, ilk Hikmet öğretmeni İdris'i Adem sonrası ilk Peygamber olarak da gösterir. Tufan'dan önce neşet eden Hikmet, İdris'le bağlantılı olabilir.. Doğrusu Hikmet tüm Peygamberlere nisbet edilebilir. İdris, Süleyman, Musa ve diğerleri. Luqman'da ‘hikmet verilenlerden’dir. 17/el-İsra 55 Peygamberler arasında tafdil'den söz eder.

         el-Kıftî  şöyle der: "Bilginler, önceleri kimin ilk defa Hikmet'ten söz ettiğini, Matematik, Mantık ve Tabiat ilimleri’nden kimin bahsettiği konusunda ihtilafa düştüler ve herkes Hikmet’in kendi kavminin malı olduğunu öne sürdü. Oysa bunların hiçbiri doğru değildir, bundan ilk bahseden İdris'dir."[13]

         es-Suhreverdî, İdris'den şöyle bahseder: "Bil ki, Hikmet Adem a. ile başlamış ve O'nun soyundan Seth, Hermes yani İdris ve Nuh a. ile devam etmiştir. Çünkü dünya hiçbir zaman Tevhid ve Ahiret ilminin kendisine dayandığı bir kişiden yoksun kalmaz. Ve bunu dünyanın her tarafına, çeşitli ülkelere yayan, açıklayan ve gerçek abidlerin üzerinde gösteren en büyük kişi Hermes'tir. O, ‘filozofların babası’ ve ‘ilimlerin üstadlarının üstadı’dır."[14]

         Antik Hind, İran, Mısır ve Grek Yazmaları’nda yer alan Hermes kimdir? Hermes konusundaki ri­vayetleri doğrulama imkanımız yok. Müslüman Gele­neği’nin Hermetik Felsefe'nin kaynağı olarak gördüğü bu kişi hakkında üç ayrı  tespit var:

         "I.Hermes: Hirmesi'l-Haramisahi: Bazılarınca Gayomarth'ın Sülalesi’nden geldiği ve Uhnuh ve İdris'le aynı olduğu kabul edilmiştir. Bu Hermes gökler hakkında bir tür bilgiye sahip olan ve insanları Tıp konusunda eğiten ilk kişi olarak görüür. Ayrıca alfabe ve yazıyı bulduğuna ve giyinmeyi insanlığa öğreten kişi olduğuna inanılır. Yine Allah'a ibadet için evler yapan ve Tufan'ı önceden haber verendür.

         II.Hermes: Babilli Hermes: Tufan'dan sonra Babil'de yaşadı. Tıp, Hikmet ve Sayılar’ın özellikleri hakkında derin bilgisi olan bu Hermes, Tufan'dan sonra ilim ve Hikmet’i canlandırdı. Nemrud'dan sonra Babil'i yeniden kuran ve orada bilimi yayan yine O’dur. Aynı zamanda Pythagoras'ın öğretmeni.

         III.Hermes: Hermes el-Kıptî: Fustat yakınlarındaki Menef'te doğdu. (Burası İskenderiye'den önceki İlim Merkezi’ydi) ve Agethedemon'un öğrencisi oldu. Asklepius'un da hocası.. Aralarında Urfa da bu­lunmak üzere bir çok kent inşa etti Bir çok geziler yaparak her iklimin halkı için kendilerine özgü şartlarla uygunluk içinde gelenekler yerleştirdi. İtalyanlar hakkında bir ki­tap yazdı ve Tıp, Hikmet ve Simya İlim­leri’yle zehirlerin özellikleri konusunda da Üstad’dı. Hilal'in ilk görünme, güneşin her bir burca girme ve mutlu Astrolojik birleşim zamanlarında şenlikleri düzenledi. İlim, Hikmet ve Adalet’in önemi hakkında bazı özdeyişler bıraktı."[15]

         Hermes'i  "Ebu'l-Hükema" görüşte öğrencisi Muhammed eş-Şehrazurî,  es-Sühreverdî'yi  izledi.

         İşrakî Hikmet, Hermes, Platon ve Zerdüşt'ü birleştirir, müsbet olarak okur. Hermetik Öğreti bir koldan Asklepius, Pythagoras ve Platon ile Mısır’dan Grekler’e, diğer koldan Gayomarth, Feridun ve Keyhusrev ile İranlılar’a geçti.

         Her insan topluluğuna kendi dilini konuşan bir Peygamber gönderilmiştir Uzak coğrafi bölgelerde tek merkezden dağılarak oluşan kavimler içinde çıkan bu Peygamberler de Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed a. gibi Ulu'l-Azm Peygamberler’in tebliğ ettikleri Tevhid’i te'yid edip öğretmiş diğerlerinden farklı -özellikle onlarla çelişen- bir şey söylememişlerdir.

         Ebu'l-Hasan Muhammed ibnu Yusuf el-Amirî el-Amid ale'l-Ebed adlı kitabında, Hakim olarak ni­telenen ilk insan’ın Luqman olduğunu söyler. Sıvanu'l-Hikme'de verilen bilgilere göre Luqman, Davud'un çağdaşıydı. Şam bölgesi’nde yaşıyordu.  Grekli Empedokles O’ndan hikmeti aldı ve Grek'e dönün­ce kainatın yaratılışından söz etmeye başladı.  Grekler de  Luqman'la sohbetinden dolayı O’nu Hikmet’le (Sophos) tavsif ederlerdi. Onlarda Hakim olarak nitele­nen ilk insan Empedokles'dir.

           Grekliler de İkinci Hakim Pythagoras'dır. Çünkü o da Hikmet’i Süleyman'ın izleyicileri’nden al­mış, Geometri’yi de Mısırlılar’dan öğrenip Grek'e getirmişti. Pythagoras'un Süleyman'ın izleyicilerinden aldığı başka şeyler arasında Tabiat İlimleri ve İlahiyat’ta vardı. Ancak kendisi Müziği ve Sayı İlmi’ni geliştirdi. Böylece bu İlimleri Nübüvvet’in MişkatI'nden aldı.[16]

         Davud'un çağdaşı kabul edilen Luqman  ile tufanı haber veren İdris arasında muazzam bir za­man farkı vardır ki, ille de ikisinden birini Hikmet'in ilk öğreticisi kabul etmek gerekirse bu durumda işin içinden çıkılmaz. Luqman tamamiyle bir sembolik adlandırma da olabilir mi?.[17]

 

3-Doğu ve Uzak Doğu Dinleri (Taoizm, Konfüçyüs, Vedalar, Budha, Zerdüşt)

 

Dünyanın Doğusu’nda Hikmet'in Mezopatamya, Mısır, İran, Hint ve Çin gibi belli başlı merkez­lerde geleneksel öğretiler şeklinde tezahür ettiği görülür. Bu bölümde Taoizm, Konfüçyüs, Vedalar, Budha, Zerdüşt, yani Çin, Hind, İran, Türk İli’nin hikayesini okuyacağız.

Hindu Öğretisi’ne göre, Manvantara adı verilen bu insan çevrimi dört ana döneme ayrılır. Bu dört dönem de başlangıçtaki Ruh'un gittikce karardığı pek çok aşamadan oluşur ki, saflık  Altın Çağ'dır. Bunu Gümüş Çağı, onu da Bronz Çağı izler.  İsa'dan 6000 yıl öncesinden itibaren girdiğimiz karanlık çağ ise Geleneğe göre Demir Çağ'dır. Hint Öğretisi’nde Demir'in sembolize ettiği Karanlık Çağ Kali-Yuga olarak isimlendirilir. Guénon'un dikkat çektiği  noktaya bakılırsa, Hrıstiyanlık’tan önceki 6. yy. Da  insanı kapsayan çok sayıda önemli değişiklikler oldu.

         Çin'de öğreti ‘ilkel çağlar’da bir bütün olduğu halde bu aşa­mada birbirinden kesin sınır­larla ayrılmış, iki parçaya bölünmüştür. Bir yanda seçkinlerin katıksız Metafizik’le düşünsel nitelikteki ge­leneksel ilimleri uz­laştıran Taoizm'i, öte yandan hiçbir ayrım gözetmeksizin bütün halka seslenen, genel olarak gündelik ve toplumsal uygulamaları kapsayan Konfüçyanizm. Yine Guénon'a göre, Persler arasında da Mazdekçilik'in buna benzer bir işlemden geçtiği söylenebilir. Artık devran, son Zerdüşt'ündür.

         Hindistan'da ise Milat Saati Budizm’in Doğuşu’na tanıklık eder.. Daha Batı’ya gelirsek, ‘Davud’un Devleti’ yıkılmış Yahudiler'in Babil'deki tutsaklık dönemini yaşamaya başlamışlardır.

 

4-Antikite (İyonya, Elea )

 

         Yazı Öncesi zamanlarını anlatan ‘Mebde Teorileri’n Grek’teki tasnifi de Doğu’da olduğu gibi bir çöküş öğretisidir.

         Zaman kavramları, Tarih Felsefeleri’ni temellendi­ren merkezi bir konudur. Rö­nesans Kültürü’nün ürünü olan 1600 lü yıllar, ilerleme inancının aksine Çin-Hind-İran hatta Antik Grek’te bile Tarih’in izlediği tabii seyirde iyi'den kötü'ye, saflık'tan bozulmaya doğru bir gidiş gözlenir. Başta Hint ve  Grek Tarih anlayışına göre, insanlık 8000 yıldan beri "Karanlık Bir Çağ" içinde yaşamaktadır.

         Aynı dönemle, Roma için "efsanvi" dönemin bitip "tarihi" dönemin başladığı tarihlerde Kelt Halkları arasında da önemli kıpırdanmalar başlar.[18]

         Hesiodes'in (MÖ 8.yy)Teogonisi’nde yaratılış Kaos'la açıklanır. Kaos, yeri ve göğü meydana getirdi. Bu ikisinin kucaklaşmasından diğer varlıklar doğdu. Bilinen Grek Mitolojisi’nde daima iki merkezi konu var ki, bunlardan biri tanrıların doğuşunu ve menşeini araştırır (Teogoni), diğeri evrenin doğuşunu ve meydana gelişini (Kozmogoni).

         Felsefe kelimesi Homer ve Hesiodes'un dönemine kadar sözlüklerde dahi geçmiyordu.

         Grek Mitolojisi’ni, Teogoni ve Kozmogonisi’ni bize aktaran Hesiodos, zamanın dört devir geçirdiğini söyler. Titanlardan Promethus'nin Zeus'a[19] başkaldırma amacıyla yarattığı insanın sadece erkekler­den meydana gelen ilk dönemi Altın Çağ'dır. Kadının henüz dünyada olmadığı -sonraları Zeus insana düşman olarak kadını yaratacak- bu devir sonsuz bir mutluluk devridir. İnsanlar bu devirde üzüntüyü tanımadan tanrılar gibi yaşadılar. Ancak bu dönemi "Gümüş Çağı" izledi. İnsanlar biraz bozuldu. Altın Çağ’ın insanlarına göre daha aşağı ve zayıf varlıklar oldular. Tunç Çağı ile başlayan 3. dönemde Zeus, kendisine başkaldırmak üzere yaratılan ve Promethus tarafından çalınıp kendisine  ateş verilen insandan intikam almak ve onu sonsuz belalara uğratmak üzere "kadın"ı yarattı. İnsanlar bu devirde Savaş Tanrısı Ares'e tabi olmaya ve birbir­lerini boğazlamaya başladılar.

         Son ve halen içinde yaşanılan dönem ise Demir Çağı'dır ki, karanlığı temsil eder. İnsan bu çağda Demir’i kullandı, dev adımlarla ilerledi ve kendi aczini unutarak tanrılar’a başkaldırdı.[20]

          Grek Düşünce Hayatı,  Grek Tanrıları’nın sıkı kontrolü altında teşek­kül eder. Tanrılar hayata müdahale eden Zorbalar’dır. Aralarında da şiddetli bir geçimsizlik vardır. İnsanı kıskanan, çekemeyen, başarısını istemeyen tanrılar. Bütün beşeri vasıfları görürüz onlarda. İnsan Ateşi çalan Promethus ile öz­gür­lüğünü de çalmış olur onlardan.

         Zeus[21] Göktanrısı olduktan sonra Titan adıyla anılan Tanrılar’la çetin savaşlara girişerek Baş-Tanrılığa yükselmiştir. Bu safhalar Hesiodes'in Teogonisi’nde ayrıntılarıyla anlatılır. Homeros'un İlyada'sında Tanrılar da neredeyse insanlar gibi, olayların yaratıcıları değil, Homeros'un Kahraman­ları gibi Dünya ve Tarih Sahnesi’nde birer aktör konumundadırlar. Yine buradaki tasvire göre Kahramanların başarılarının Tanrılarınki ile bir dereceye kadar boy ölçüşebileceği söylenir.[22]

         Tanrılar da, Tabiat Yasaları’na bağlıdır. İnsanla mücadele ederler. Akıdesi, şeriatı yok. İnsanları yaratmamışlardır, onların mutluluğundan da sorumlu değildirler. Homeros'a göre onları cezalandırabilen insan gündelik işlerini düzenlemede Tanrılar’dan yardım almaz, kendi başına özgürdür. Ruh’un ölümsüzlü’ğü düşüncesi yok. Homeros'ta Ahiret inancı’na rastlanmaz. Hesiodes ise Ahiret fikri ön plana çıkar. Hayata ve Doğa’ya müdahalesi olmayan Tanrılar sistemi.

 

5-Sokrat'ın Evreni

 

         Hikmet’in Batı'da görülen  Grek kolu’nda, Hikmet’in  Doğulu ve dinî karek­teri ancak Pythagoras'a kadar korunabilmiş, ondan sonra, özellikle Sokrates, Platon ve Aristoteles ile  Grek Düşüncesi ve İlimleri  farklı bir kimlik kazandı, denir.

         Kimi Yazarlar’a göre Hikmet Grek’e İtalya üzerinden geçti. Bu Sicilya ve Roma'da da bazı Kültür Merkezleri olduğunu gösterir.

         Burda Platonun Sokrates’inin düşünce evreni, kişinin kendi inancına duyduğu saygı, evrensel doğruluk araştırmasının öyküsünü okuyacağız.

 

6-Akademi ve Lise (Platon, Aristoteles)

 

         Aristoteles kendisine kadarki Thales’le başlattığı Felsefe Tarihi’ni ‘Felsefe-i Ûla’  da değerlendirdi. Bu Dönem Thales-Aristoteles Dönemi ‘ olarak adlandırılacaktır. Grek İnsanı’ın Hikmet’i kaybettiğini ilk kez Pythagoras farkederek, kendi dönemindeki düşünce şekillerinin Hikmet’ten çok ‘hikmet sevgisi’’ne dayalı olduğunu söyler. Mezopotamya’dan Mısır ve Küçük Asya üzerinden Grek'e geçen Hik­met temeline dayalı düşünce şekillerini kapsayan Felsefe, bu dönemde giderek sekuler to­humlarını verdi.  Grek tanrıları’na karşı insan aklının başkaldırısı, felsefî söylemin önemli konuları arasında yer alır. ki,

         Aristoteles Felsefesi’nde Risalet tasavvuru yoktur. Greke ilk Hakim’lerce giren bu tasabburun nasıl silindiği merak konusudur. Belki 124 bin Elçinin tebliğinden kensine düşenlerine karşı sağırdır Grekli.

 

7-Atina Sonrası Grek Düşüncesi

 

         Lise ve Akademi merkezli Atina Okulu’nun gerek Saf Aristoteles, Saf Platon, ya da Aristoteles-Platon sentezleri ile, Sokrates’in Platon dışı öğretilerinden Megara Okulu, Eretra Okulu, Kynikler’in öyküsünü okuyacağız.

 

8-Antikite’nin Roma Ayağı

 

         Grek Biriki’min Roma üzerinden tüm Avrupa’ya açılımının İsa öncesi dönemini burada izlemeye çalışacağız, Cicero, Spartakus, 12 Levha Kanunları ve ötesi..

 

B- İsa Mesih’den Sonra Greko-Romen Düşünce

 

1-İsrail’e Üflenen Ruh

 

         İsa a. Roma’nın kontrolundeki Filistin’in Beytlahm Kasabası’nda dünyaya geldi. Modern Tarih Yazımı’nın, Veladedini, tarih için bir dönemeç kabul ettiği İsa Mesih , Tarih’in Müslümanca Okunuşu’nda da önemli bir dönemectir. Allah’ın İsrail Oğulları ile yaptığı Temel Ahd üzerindeki tahrifatları konusunda yaptığı vaazlar, gerekse müjdelediği Ahmed’in Makamı’na haksız şekilde oturan Pavlus’un Kerameti kendinden menkul konumunun doğurduğu tarihin ilk kesitinde olanları izliyoruz.

 

2-Müjde’nin Latin Yankısı

 

         Sezar ,Neron Kayzerliğinin Doğu Kutbu’nda ,Kral düzeyinde kabullenilen Pavlus Öğretisi’nin Latin Dünyası’nda izlediği serüven.. Patristik Felsefe’nin ilk tartışmaları, Ariusculuğun Mağlubiyeti.. Batı Roma’nın Çöküşü...

 

3-Medine’ye Doğru (Doğu -Mazdek , Mani- ve Ümmül-Qura)

 

         Ahmed a. hakkındaki Müjde (Evangel=Beşir) yalnız Batı’da değil, Doğu’da da istismarcısını buldu. Mani, İsa’nın bahsettiği Paraklet’in Pavlus değil kendisi olduğunu söyledi. Zerdüşt Dini yeniden tahrib edildi.

 

C-Medine Sonrası

 

         Mekke-Medine Vahyi’nin inanırlarınca dünya tarihi, Qur’an’ın Tarih Doktrini ışığında yeniden okundu.

         "Qısası Enbiya", "Milel ve Nihal" Kitaplarını kaleme aldılar. Bir bakıma Mebde konusu, Risalet Tarihi ile örtüşür. Tarih Adem'in yaratılışı ile başlar. Müslüman Geleneği’nde Adem'e verilen Sahifeler’den bahsedilir. Qur'an'ın yönlendirmesi ve Yazılı Tarih’in şehadeti ile sahih bir Dünya Tarihi Yazılma zarureti o gün gibi bugün de bir gereklilik olarak görülüyor..

         Bugünkü Antropolojik veriler Yazı’nın ilk defa Mezopotamya'da ortaya çıktığını gösteriyor.

         Hikmet'in Grek'de Yazı’ya geçirilmesini  Ebu'l-Bereket el-Bağdadî, İrfan ve Hikmet Tarihi’nde bir sapma olarak kabul eder. "Eskiden bilginler ve  Hükema Okuma ve Yazı yolu ile değil, sözlü rivayet yolu­yla ders verirlerdi. Kendi üstadları’ndan aldıkları İlimleri öğrenme ve öğretmeye kabiliyeti olan Öğrenci’ye, olayı kavrayabileceği yaşa geldiğinde anlayış derecesine ve kapasi­tesine göre bilgi aktarırlardı. Bu öğretme tarzından gözettikleri amaç, İlm’in ve Hikmet'in Ehil olmayanların eline geçmemesi, Ehil olanların da zeka ve kavrayış güçlerine göre az veya çok bilgiyle donatılması, öğretme zamanlarını aşmak ve hatta tersine, öğretme zamanlarından geri kalma sakıncalarına ma­ruz kalmayarak daima denetlenme­siydi. O devirlerde ilme harcanan büyük itina ve gösterilen ihtimamla pek büyük bir yekun tutan Alimler, bu önemli bilgi ve Hikmet Hazineleri’ni sürekli birbirlerine aktarıp teslim ediyorlardı. Alimler ve Öğrenciler’in azalması ve İlm’e karşı eski rağbetin ve özenin kalkması üzerine Alimler, selefleri olan eski Alimler’in ve Filozoflar’ın hilafına Kitap yazmaya başladılar. Ancak İlim Ehli olan Zeka ve Kavrayış erbabından olmayan kimse­lerin bu Kitapları anlamamalarını sağlamak amacıyla da sembolik ve mecazi ibareler, işaretler kullandılar. Fakat bu devirde bu tür ibare, işaret ve sembolleri anlayacak kimseler dahi kalmadığından, sonra gelen Bilginler bu ibare ve sembolleri çeşitli biçimlerde açıklayıp yorumladıklarından Kitaplar çoğaldığı gibi İlim Ehli olmayanlardan birçokları İlim Ehli olanlarla karıştı. Ve bu karışıklığın sonucunda bu kitaplarda liyakatli bilginlerin sözleriyle bilgisiz ve kısır kimselerin sözleri dahi yer aldı." [23]

         Grek Tanrıları..          Kendi gerçeğini, Hayat’ı, Doğa’yı anlamaya çalışan İnsan’ın önünde an­cak ayakbağı olan Tanrı tasavvurları... Onları İlahi irade ne zaman irşad etti bilmiyoruz.[24]

         Yerküremizde yaşayan ilk Beşer Ailesi’nin Mezopotamya kökenli oldukları sanılıyor. Düşünce Dünyası onlardan Hind'e, İran'a ve Mısır'a doğru seyir izledi.  Grek Düşüncesi’ne ait çok eski dökümanlarımız yok. Felsefe İyonya'da, İtalya'da sonraları ise Atina'da tanınmaya başladı. Diogenes Laortius, (ö. MS 220) da yazdığı eserinde ünlü Filozofların Hayatı’nı anlatırken Felsefe’nin kökenini Doğu'ya dayar. [25] Sonraki gelişimle­rine Yahudiler'in, Yeni-Pythagorascılar’ın, Yeni Platuncular'ın etkisini de eklemeli.

         es-Sicistanî'ye göre[26]  Grekler, İyonya asıllı Milet'li Thales'den önce, Araplar gibi Burhan ilimleri’ni bilmiyorlardı. Lugat, Şiir (Homeros gibi), Hitabet biliyorlardı. Sonraları Hesap, Geometri ve Alan Ölçümü’nü Mısırlılar'dan öğrendi­ler. Yine O'na göre İlk Filozof Musa'nın Ölümü’nden 951 yıl sonra ortaya çıktı. Thales M.Ö. 585 de güneş tutulmasında Babil Hesabı ve Astronomisi ile Mısır Geometrisi’ni kullanıyordu.[27]

         Bu tesbiy Düşünce’nin Tarihsel Evrimi’ne ilişkin evreleri sıralarken de devam eder. Medenî Düşünce Tarihi, Genel Felsefe'nin dışında bir ek alan olarak görülür. Hiçbir Dil gibi, onunla kurulan düşüncenin de bütünüyle özgün­lüğünden söz edilemez.

         Elealılar'da Hind'in, Pythagorascılar'da Hind ve Çin'in, Heraklitos’ta İran'ın, Anaxagoras'da Yahudiliğin ve Empedokles'de Mısır'ın etkisi vardır.

         Pythagoras İyonya asıllı’ydı. M. Ö. 6. yy. da Sisam'da doğdu. Fenike'yi, Mısır'ı, Babil'i gezdi, Hende­se öğrendi. 520 ye doğru  Grek'e döndü.  Orda Kroton'da Tarikatını kurdu. O Hind etkisi yanın­da Doğu kökenli Or­fizm dinine mensuptu denir. Gizlilik öğreti de esastı. Susmak, tefekkür, çile erdemler arasındaydı. Pythagorascılar'a göre Ruh, hareket halinde olan bir sayı ve ilk birim olan Tanrı'dan gelirdi.

         "Eşyanın doğasına ilişkin bilgi" anlamına almıştı Felsefe’yi.

         Çiçero'dan gelen bir bilgiye göre de "insanların kimi onuruna önem verir, kimisi mal peşindedir. Kimisi ise bunların tümüne önem vermez, Eşyanın Doğasını araştırır, bunlar da kendilerine -Hikmet Se­venler- adını verirler" der.

         Felsefe kelimesi ilk kez Pythagoras tarafından kullanıldı. İbnu Nedim şöyle der: "Felsefe terimini ilk kullananın Pythagoras olduğu söylenir. O’nun altın harfler’le yazılmış eserleri var. Galinos, bu eserleri yüceltmek amacıyla altın harfler’le yazardı. O'nun "Aklî Siyaset" adlı bir eseri de var, ben bu eseri gör­düm. Felsefe'den, sonra Sokrates, ondan sonra da Platon (ö.MÖ 347) söz etti. Bir başka rivayete göre ise, Süryani Phorforiyus es-Surî'nin "Tarih" adlı Kitabında geçtiğine göre, Felsefe'den ilk söz eden Sa'leb ibnu Males el-Emliysî’dir. Bu Ki­tap'tan bir Makale Arapça'ya da çevrilmiştir."[28]

         es-Sicistanî'ye göre Pythagoras, II. Darius zamanında yaşadı.  Grekler Fars Ülkesi’ni fethedince Cizre ve Şam Bölgesi’nden Astronomi, Hendese, Sayı, Müzik, Hıyel ve Tıp ile ilgili Kitapları ele geçirdiler. Bu kitapları okuyan Pythagoras, Allah'ın ilk yarattığı Sayılar ve bunlar arasındaki birlik ve uyum fikrine vardı. O Bilgeliğin Allah'a özgü olduğunu söylüyordu. Bilgelik Sevgisi Allah sevgisi’ne bağlıdır. Çünkü Allah'ı se­ven kimse, O'nun sevdiğini yapar, Allah'ın sevdiğini yapan O'na yaklaşır ve kurtulur. Her ne kadar Pythagoras, Felsefe’yi "hikmet sevgisi" şeklinde görmüşse de, O Felsefe’yi "her zaman aynı durum üzere bulunan eşyanın hakikatlerini bilmek" şeklinde tanımlamıştır. Bilgelik çok yüce bir şey olduğundan biz Bilge ola­mayız, ancak Bilgeliyi sevebiliriz, çünkü Bilgelik Sevgisi Allah Sevgisi’dir.

         İbnu Haldun, Keldanîler'in (Babilliler) ve onlardan önce Süryanîler’in ve çağdaşları olan Qıptîler’in Sihr’e, Astroloji’ye, Tılsım’a meraklı olduklarını söyler. İran ve  Grekler bu gibi şeyleri onlardan öğrendiler. Mısır'da yoğunlaşan bilgi­ler Alexandros'un Darius'u öldürmesiyle  Grek’e geçer. Der ki: "Bu alanda Babilli­ler’in halefi olan İranlılar ‘Aqlî İlimler’de büyük mesafeler katetmişlerdi. An­cak Alexandros'un Darius'u öldür­melerinden sonra bu ilimler Grekler’e intikal etti. Alexander, Keldanîler’i yenilgiye uğratmış ve bunun üzerine İranlılar'ın elinde bulunan hadsiz hesapsız Kitabı ve İlimleri ele geçirmiştir.  Grek Haki­miyeti kırılıp iktidar Hristiyanlık Dini’ni kabul eden Kayzerler’in eline geçince onlar bu ilimleri terkettiler."[29]

         İhvanu Safa'ysa, Pythagoras'un Felsefe ile ilişkisini anlatırken, O'nun Felsefe’yi, başını İlim Sevgisi, ortasını İnsan’ın kendi gücü oranında varlıkların mahiyetini bilmesi ve sonu da bilgiye uygun şekilde ko­nuşup yaşaması şeklin­de gördüğünü yazarlar.

         es-Suhreverdî :"İyi bil ki geçmiş zamanda, Felsefe’nin sözlü olduğu devirlerde Filozoflar’ın atası sayılan Hermes, ondan önce de de Agasaziman ayrıca Pythagoras, Empedokles ve Bilgelerin Ulusu, Platon gibi büyük Filozoflar bi­zim Burhan İlimleri’nde sivrilmiş olarak tanıdığımız İslam Düşünürleri’nden çok daha üstün ve değerli idiler. Bunların Pythagoras'ı önemsememeleri seni yanıltmasın. Bunlar her ne kadar de­rinliğine inmişlerse de eskilerin sırlarından gizli kalan birçok esrara muttali olamamışlardır."[30]

         eş-Şehristanî'nin Esatiru'l-Hikme tasnifi’nde O'nun adı yer alır.

         eş-Şehristanî Listesi: Thales, Anaxagoras, Anaximenes, Empedokles, Pythagoras, Sokrates, Platon.

         el-Birunî Listesi: Solon, Bios, Pariyandros, Thales, Filon, Fitikos, Ksilobolos.

         Bir görüşe göre 22 yıl Mısırlı Rahipler’in sıkı eğitiminden geçen Pythagoras kosmos kelimesini de ilk kullanan kişidir. O ezeli ve ebedi değildir. Onu oluşturan güç Allah'tır.[31]

         Müslüman Kaynaklar’da hemen hemen bütün Sokrates Öncesi Filozoflar Tevhit inancına sahiptir. Pythagoras ise ilahi vahy’e mazhar olmuş biri gözüyle bakılır. (es-Sicistanî, el-Amirî, İhvanu Safa).

Bu görüşleri gerçekten Pythagoras savundu mu?

         Xenophanes, bütün güçlerin üstünde biçim ve suretten arındırılmış ölümlü hiçbir varlık ve nesneye benzemeyen bir Tanrı Düşüncesi’ni ısrarla sa­vunuyordu. Tanrı Kavramını kendisi gibi somutlaştırıp, İnsan’ın ahlaki tutumlarını Tanrılar’a da izafe eden halk dininde ( Grek Politeizmi) Tanrılar insanlar’ın uydurduğu kuruntular, kendilerinin şekil verdiği nesnelerdir.

         O  Grek Mitolojisi’nin amansız düşmanı’ydı. Politesit Telakkiler’e karşı Allah'ın birliğini savundu: "Ne vucutca, ne zekaca Homeros'un ilahları’yla veya insanlar’la mukayese edilmeyen bir tek ve yüksek Allah vardır. Bu Allah bütün göz’dür, bütün kulak’tır, bütün müdrike’dir" diye ekliyordu.

         O'nun bu düşüncelerini derinleştiren Parmenides bunu tamamiyle Mo­nist bir sistemin hareket noktası yaptı. Madem ki Allah'da değişme yoktu ve Allah her şeydir, şu halde bizim değişme dediğimiz şey bir görünüş, bir vehim­den ibarettir ve hakikatte ne oluş, ne ölmek yoktur. Yalnız ‘ezeli ve ebedi Varlık’ vardır. Parmenides'de doğmayan, yokolmayan, bölünmeyen, değişip yoğunlaşmayan bir Varlık fikrine sahipti. Bilgi’nin gerçek amacının varolanı tefekkür olduğunu söylüyordu. [32]

         Sokrates de, Tevhid Düşüncesi, yüksek ahlak ve hatta öte dünyaya ilişkin izlere rastlanır. Delfi Tapınağı'nın giriş kapısında yazılı olan "Nefsini Bil" sözünü Felsefe’nin merkezine aldı. Gerçek bilgi ve hakikat insanda doğuştan vardı. Ruh’un ölmezliğine ve manevi varlığına inandı. Tanrı'yı "kamil akıl: Nous" olarak kabul ettiği rivayet edilir. O "Doğru Yaşayış Nedir?" in cevabını aradı.

         M. Ö. 2. yy. da yaşamış Yeni-Platoncu Ammonius Saccas şöyle der: "Platon,  Grekçe konuşan Musa'dır." Yahya en-Nahvî de bu görüşe katılır: "Platon, Musa'dan ilham alarak Felsefesi’ni geliştirmiş bir Filozof’tur."

          Sokrates , Phaidos'un "Onlara vereceğimiz sıfatlar nedir?" sorusuna cevaben der ki: "Bir rivayete göre, Homeros ve Solon gibi şairler ve hatipler, bilgilerin hakikate dayandığını öne sürerler. Bence bu yanlıştır, onlara da böyle bir iddia yakışmaz. Bu büyük isim yalnızca Tanrı'ya izafe edilebilir. Bense on­lara ancak hikmeti sevenler diyebilirim."[33]        

T. J. Boer'e göre Samîler'de Helenizm öncesinde Felsefe ilkeldir. Kimi darbı meseller’e münhasır­dır. [34]  Bunlar, İlahÎ Hikmet'teki telmih, sembol ve işaretler olmalı. Keldanî Düşüncesi ise Alexandros za­manı’ndan beri Babil ve Su­riye'ye yayıldı, Helenistik ve sonra Hristiyan düşünceler yerini aldı. Müslüman­lar bu düşüncelerle  Süryanî Harran Okulu sayesinde tanışacaklardır.

Aristoteles'in (ö. MÖ 322) Hint Mantığa katkısı O'nu Grek'de yeniden şekillendirmesidir. Qur'an, İbrahim'in gökcisimleri meselinde mantıksal argumanlar kullanır. İbnu Haldun, Mantığın bütün eski kavimlerde olduğunu söyler.

         İbnu Nedim'de şöyle der: "Eski Tarihler’de okuduğuma göre Grekler, kadim zamanlarda Yazı’yı bilmiyorlardı. Mısır'dan Kıymes ve Ağnur adında iki kişi Grek'e 16 harfli bir alfabe’yi götürdüler. Buna önceleri dört, sonraları Smonides adlı biri de dört Harf daha ekleyince 24 harf oldu. Ratip İshaq, Ta­rih'inde belirttiğine göre bu sıralarda Aristoteles çıkmıştır... Kadim zamanlarda Hikmet, ehli olmayan­lar için yasaktı. Filozoflar, Felsefe'ye istekli olan­lara bakarlardı; eğer isteyen ehliyse ona öğretir, Hikmet’i intikal ettirirlerdi, değilse ona öğretmez, intikal ettirmezlerdi."[35]

         Bu anlayış Müslüman geleneği’nde de sürer. İbnu Rüşd, el-Gazalî'yi bunu bozmakla suçlar. el-Gazalî  bunun farkına varmış, avam, havas ayrımı yap­mıştır.[36]

         Aristoteles'e gelinceye kadar Felsefe’de Sözlü Gelenek hakimdir. Bu nedenle Sokrates ve öğren­cisi Platon'un( ö. MÖ 347) görüşlerini zaman zaman birbirinden ayıramayız.

         Felsefe, Sofos sevgisinden çıkarak aklı tanrılaştıran bir alana kayıyordu. Mutlaklaşan aqılla Tan­rılar değil, belki İlahî Hikmet asıl saf dışı edil­di.

         Böylece Doğu'nun(İdris, Luqman) Hikmet’i Grek'de Felsefe halini aldı ve Din'e karşı kullanılmak üzere sistematik hale getirildi.  Grek Felsefesi, Yeniçağ’ın değimi’yle özünde Human adına Tanrı'ya başkaldırmayı öngören Humanist bir Düşünce şeklidir.

         Filozoflar’ın kanaatine göre, mutluluk, nefsi düzeltip erdemli şeyleri onun huyu haline getirmek şar­tıyla varlığını bu tarz bir hükümle idrak etmekten başkası değildir. İnsan aklının ve düşüncesinin gereği olarak fazilet ve rezilet türünden olan fiilleri birbirinden ayırdığından, ayrıca fıtratı (ve vicdanı) ile iyi fiille­re eğilim gösterip kötülerinden uzak durduğundan, Şeriat gelmemiş bile ol­sa onun için (bu mutluluğun el­de edilmesi) mümkündür. Bir nefs için bu ka­zanıldımı, o nefs için haz ve neşe elde edilmiş olur. Sözü edilen bu hususun bilinmemesi ise bedbahtlıktır. Onlara göre ahiretteki mükafaat ve azabın an­lamı da bundan ibarettir. Bu düşüncelerin üstadı olup onlarla ilgili konuları or­taya koyan Makedonyalı Aristoteles' dir.[37]

         Bu, Risalet’in yerine kurulmak istenen, Münze’lin inkarcısı bir düşünceye getirilen eleştiridir.

 

1-Doğu Hikmeti’nde Erime

 

         Artık ‚Ummü’l-Qur’a’ merkezi’nden kalkışla kullandığımız yön kavramlarıya Doğu’nun Kadim Medeniyeti’nin haleflerinin islamlaşma sürecini izleyeceğiz. Önce İran, Sonra Hind ve ötesi.. 

 

2-Erken Batı Düşüncesi (Ortaçağ Skolastiği Bacon’a dek)

 

         Medine’yi Tenvir eden Vahy’in çağrısına, Mektupları yırtarak karşılık veren Heraklius’dan beri, Kerim Rasul’un değimiyle, ‘Ariuscular’ın Günahı’ altında bütün bir Batı ,Karanlık Ortaçağı’na gömüldü. Patrikler’in ‘erbab’lığında Şirk bütün bir Batı ülkesi’ni açtığı şemsiye altında Haçlı Seferleri’ne dek oyaladı.

 

3-Yeni Çağa Doğru (Ortaçağ Skolastiği Bizans Düşene Dek)

 

         İbnu Rüşd’ün (ö. MÖ 1198) klavuzluğu’nda Aristotelesi bir başka açıdan okuma’yı öğrenenlerin Skolastik Aristocular’la giriştiği kavgalar.. Kilise dışı bağımsız Üniversiteler’in kurulmaya başlaması, adı Arab’a çıkan Oxford’lu Bacon’la tümevarım’ın, kevnî ayetler’in yasalarını öğrenme çağı’nın Avrupa’daki ayak izleri.. Doğu Roma’nın da Müslümanların kontroluna geçmesi...

 

 

D-Promethus’a Dönüş

 

         Hesiodos'un Karanlık Çağ'ı, modern zamanlar’a göre Tarih'in başladığı dönemdir ve Klasik Uygar­lığın başlangıcına tekabul eder, bundan öncesi ise efsaneler dönemidir. Modern zamanlarda yalnız Batı Ta­rihi’ni merkeze alan keyfi tarih dilimi yapıldı.

1. Antik Çağ: Roma İmparatorluğu’nun yıkılışına kadar sürer.

2. Orta Çağ: 1453'te İstanbul'un fethine kadar sürer.

3. Yeni-Çağ-Yakın Çağ

4. Modern Çağ

 

         Batı'ya  indeksli Modern Üniversiteler Felsefe ve Düşünce Tarihini Grek'le başlatırlar. Bu ‚Bugün’ün Felsefesi’ için doğrudur.

         Ne ilk yazı  Grek’te ortaya çıkmıştır, ne de ilk düşünen insan. Bu ayrım Sokrates, Platon, Aristoteles, Roma Felsefesi, Hristiyan Felsefesi, Descartes, Spinoza, Kant, 19. yy Pozitivist Felsefesi vb. son tahlilde  Avrupa'nın düşünce tarihinde ortaya çıkan temel kıstaslara dayalı yapılmaktadır.

         İslam, Avrupa’nın gelişmesine yardım eden "bir ara dönem" dir yalnızca. Acaba öyle mi?

 

1-Rönesans'ın Sesi (Endülüs’e Veda, Reformasyon)

 

         Kostantiniyye’nin çöküşünden sonra Grek’ten gelenlerle beraber Batı Avrupa 3. bir Aristoteles yorumu ile de tanışmaya başlar. Endülüs 1492 de düşer. Bizans Varisi Osmanlı, Balkanlar’ın ötesine dek genişler. Columbus ve taifesi Uzak Batı’da yeni kıtalar’a ayak basar, sömürgecilik ilk adımlarını atar. İtalya’da kendini Promethus’un yerine koyanlar Homo Humanismus’u yaratırlar.

 

2-Dekart Sonrası (1600 lü yıllar)

 

         Bir çok Batılı Tarihçi Aristoteles üzerinden yazılan Felsefe tarihi’nin değişmeye başladığı Descartes’i yeni bir dönem olarak ele alırlar.

Aristoteles-Descartes Dönemi: Latin-İbnu Rüşdcülüğünün Din-Felsefe, Din-Bilim Çatışması’nda önemli bir araç olarak kullanıldı. Aristoteles ile başlayan sapma Hristiyanlık’la iyiden iyiye su yüzüne çıktı. Hristiyan Teolojisi Din-Felsefe ilişkisini akıl-vahy çatışmasına dönüştürdğ. Sonuçta St. Augustinus ve St. Thomas'ın Öğretileri dikkate değer çabalar olarak Hristiyan Teolojisi’nin en güçlü ve anlamlı iki halkasını teşkil eder.

         Felsefe  Rönesans'ta Descartes'in Kartezyen Felsefesi’yle iyice seküler hal aldı. Aydınlanma dönemi Grek’in Politeizm’e karşı yürüttüğü cepheyi bu kez Kilise’ye karşı kuşandı. Rönesansı hazırlayan Arapça çeviriler ikinci kez Rasyon İlahı’nın emrine verildi. Bulaç bunda tarihin tekerrürünü görür.[38]

 

3-Aufklerung Çağı (1700 lü yıllar)

 

         Yalancı Şafak, sahte Tenvir... Medenî Tenvir’de, Bilginin Birliği ilkesi’nde kavuşan akl-vahy bölündü, Human, Tanrı’ya düşmanlıkla insan olabileceğine inandırıldı.

         Guénon'un tesbitiyle, Humanist Felsefe, yalnızca aqlî olmakla kalmaya­bilir, fakat yine aşkın varlığı bilinçle inkar ediyorsa Deneyciliği ve hatta sözde Mistisizm’i ve Sezgiciliği de Humanist’tir. Şu halde felsefî bir sistemi diğer bütün sistemlerden ayıran temel özelliği onun vahyî bilgi kaynağını geçersiz sayması, ondan yararlanmayı ilke olarak reddetmesi ve önüne konan sorunları yalnızca insanî melekelerle çöz­meye kalkışmasıdır. "Bir Felsefe, Felsefenin sa­hip olabileceği en mükemmel niteliklere sahip olsa bile, hem bütünüyle akla dayandığı (aklın dışında kalanları fiilen inkar etmese de), hem de şöyle veya böyle vahiy ve ilhamdan yoksun beşeri bir yapı, bir başka değişle "din dışı" bir şey olduğu için böyle bir tanım­lamaya hak kazanmış sayılmaz."[39]

         Vahy, Hikmet’in kamil şeklini ifade eder. Müslüman Hikmet’le düşünür, hayatını Hikmet’in doğru bilgi­leriyle tanzim eder. Hikmet’e dayanmayan felsefe, karamsarlık, kapris, vesvese, bunalım, şaşkınlık, çe­lişki, sıkıntı ve mutsuzluk gibi hayatı öldürücü sonuçları doğurur.

         -Düşünce Tarihinin değişme ve gelişme çizgisi

         -Kültürler arasındaki intikal devreleri

         -Yol gösterici bir değer anlamındaki Hikmet

 

4-Pozitivizm (1800 lü yıllar)

 

         Comte’nün öğretisi Pozitivizm’in damgasını vurduğu bu çağda Çifte Gerçeklik dönemi sona erdi. Descartes - 19. yy. Arası Dönemi: Din ile felsefe iki ayrı ve bağımsız alan olduğu dönem. Fizik-Metafizik, ruh-madde, akıl-din, numen-fenomen, din-dünya, kilise-devlet ayrımı kemik­leşmişti. Humanist kültür ve sanat, kartezyen felsefe, rasyonalizm, fizik dünya ötesi herşeyi reddeden pozi­tivizm, bilimsel yöntem, materyalizm, sınırsız ilerleme düşüncesi.  Descartes in el-Gazalî''den  aldığı söylenen Şüpheciliğin yerini sadece Bilim gerçeğinin yer aldığı çağa girdiğimiz savunuldu. Tarihin 3. ve nihayi Hal’inie.. Teolojik, Metafizik Döneme dayalı İçtihad Kapısı kapandı.

 

 

E-Alman Felsefesi

 

1-Ortaçağ’dan Diyalektik’e ( )

 

 

2-Hegel’den Heidegger’e ( )

 

         1000 li yıllardan beri genel Kronolojik dönemlerde biyografilerini atladığımız Alman Düşüncesi’ni Latin ve sonra Alman dili üzerinden müstakil bir başlık altında okuyacağız. Engels’in Alman İdeolojisi dediği dönem de buna dahil.

 

 

F-Eksik İsyan

 

1-Ütopik Sosyalizm’den Anaşirzm’e

 

         Platon’un Grek’te hayallediği ‘Devlet’den, Patristik Felsefe Augustinus  ‘Tanrı Devleti’ Uyarlamasına.. Rönesans’ta yeniden doğanlar arasında ‘Devlet Tasarımcılıkları‘ da vardı.. Ütopik üretimler ile eylemsel kalkışmalar atbaşı gitti... Spartakuslar hep kaybedenler kutbunda yer aldı. Prothon ‘Mülkiyet’in hırsızlık olduğu’nu haykırışı, Yükselen Kapitalist Çizgi’ye çomak sokamadı...

 

2-Marx'ın İsyanı

 

         Yoldaş’ı Engels ile ‘Toplumculuğun’ ayağı yere basan ‘yasalarını’ yakalamak istediler. Onu tarihsel bir temel üzerine Hegel’in ters çevirdiği diyalektiği üzerine bir isyan bestelediler. İkbal’in ‘Aydınlanmamış Musa’ dediği çıkış, ortak paradigmanın dışına çıkamadığı için başarısızlığa mahkumdu... ‘Ütopist Sosyalizm’den ‘Bilimsel Sosyalizm’e geçmek isteyen ‘Ütopik Diyalektik’in öyküsü..

 

 

G-Işık Doğu’dan mı Gelir?

 

1-Doğu’nun Batılılaşması(  )

 

 

2-Doğu Araştırmaları(Yeniçağ’dan Bugüne)

 

         Napolyon’un Mısır seferi sonrası başlayan Oryanlilist çalışmalar ve emellerin öyküsü.. Makendonlar’ın İskenderiye’yi kuruşundan, Kleopatra Mısır’ına.. Halife Ömer Zaman’ı Mısır’ından Osmanlı Mısır’ına..

        

 

H-Kavuşan Alemler

 

1-Mayalar’dan İndianalar’ın Dünyasına (İnka ve Aztek )

 

Maya uygarlıkları, İnka, Aztek . Batı dünyası onlardan Yeni Çağ’da Haberdar oldu. İndus Vadisi’nin insanları sandı. ‘Yerliler’den daha bir yerli bildiler bu yeni kıtayı..

 

2-Uzak Batı’nın Avrupalı Sahipleri

 

         Amerikan Bağımsızlık Savaşı’na kadar kıtanın Kuzey ve Güney parçalarındaki yeni harmanlanış, Afrika köle ticareti, İndianalar’ın asimilasyonu, genosit’i..

 

3-Amerikan Yüzyılı’na Doğru

 

         Güneş Batmayan British İmp.luğunun New England olarak yeniden doğuşu... Kıta’nın Avrupa’lı Sahipleri’nin Dünya Malikliğine doğru yükselen trendi...

 

 

I-İlerlemeci Tarih

 

          Genel Düşünce Tarihi üzerinde konuşan kişinin objektiviteden söz et­mesi anlamsızdır. Araştıran özne olduğu sürece her zaman bir öznelliğin bu­lunacağı açıktır. Nesnelliğe ancak Münzel Hikmet’in para­metreleriyle yaklaşılabilir. O da  bize Lineer değil, Çevrimsel  bir Tarih öğretisi sunuyor. [40]

 

1-Kapanan Tarih (1900 lü yıllar)

 

Çifte gerçekliğin düşünce sorunu olmaktan çıktığı, Modern Batı Bilimi’nin Din ve Felse­fe’nin yerine geçtiği, Metafiziğin inkar edilip dini form içinde ifade edilen gerçeklere karşı "aldırışsız" tavrın bir yaşama biçimine dönüştüğü Modernite Çağı. 19-21. yy.

 

2-Yükselen Kapitalizm

 

         ‘Mal yalnızca eğniya arasında dolaşan bir devlet olmasın.’ Medine Vahyi’nin bu kesin istemine, kesin bir karşıtlıkla Kapital’in Müstağniler arasında dolaşan bir Devlet haline gelişi.. ‘İnfak Ekonomi’sinin karşısına dikilen ‘İstif Ekonomisi’.

 

3-Yeni Dünya Düzeni 

 

         Ulusaşırı Devlet’lerin, Tek Dünya Devleti’ne doğru yol aldığı, Yasama, Yargı, Yürütme’nin tek bir ‘Geist’ tarafından belirlendiği           , ‘Tarihin Sonu’ndan bahsedildiği Rasyon’a hulul etmiş Kapital çağı..

 

 

J-Akla Veda

 

1-Post-Modernist Dalga 

 

         Mutlak Gerçekliğin tekliğine inanan ve onu kendilerinin temsil ettiğine inanan, dayatmanın dayatılanların yararına olduğuna inanan çevrelere karşı bir yanlış isyan.. Tıpkı Yükselen Kapitalizm’e karşı Marksizm’in eksik isyanı gibi..

 

 

K-Kitap ve Hikmet (Hem Vahy hem Akl)

 

1-Uygarlıklar Diyalogu

 

         Bugün mutlak Hikmet'i elinde bulunduran yegane uygarlığız. Üzeri örtü­lememiş Kitab'ı yalnız biz taşıyoruz. Son Rasul, insanlık tarihi içinde türedi bir düşüncenin  temsilcisi değil, Risalet zincirini tamamla­maya gelen  türünün son halkaydı. Tüm dünya halkları Qur'an'ın, "Tevhid kelimesi" üzerin­de birleşmeye yaptığı çağrıyla karşı karşıyalar. Kutsal Kitaplar’ın Doğru Okuma Klavuzu olan Qur'an, bizi "İbrahim'in hanif geleneğine" davet ediyor.

         İbrahim'in hanif dini... O'nun kutsal şemsiyesi, fıtratına dönmek isteyenler için bir imkandır, bir fırsattır. Tüm kadim gelenekler - ister ismen onu tanıyan Yahudilik ve Hristiyanlık olsun, isterse Zerdüşt, Maniheist,Taoist, Brahmanist olarak adlandırılan Sabîlik gibi köklü tegayyura uğrayan dinler olsun-  O'na dönmekle ,yabancı bir dine değil, gerçek dinlerine dönmüş olacaklardır.

         Son halkada yer alan Sabîlik de dahil  hepsinde Mutlak Hikmet'ten nisbi gerçeklikler vardır kuşkusuz. "Dinlerin aşkın birliği fikri" nde islam inancıyla örtüşseler bile bir çok Qur'an okuru’nun haklı eleştirilerinde ifade edildiği gibi  önemli sapmaları bünyelerinde taşırlar. İslam tasdik edici olduğu kadar tashih edicidir de. "Tahribata uğramış hurdalarla" bir arada tutulamaz. Guénonyen açıklama'nın  Rönesans öncesi ve Avrupa-dışı olsun da ne olursa olsun, bütün Doğulu kültürlere, gele­neksel öğretilere karşı takındığı toptancı olumlu tavrı çağdaş müslüman düşüncenin  eleştirmesinden tabii bir şey olamaz.

         Hikmet, doğru düşünme temeline dayalı insani düşüncedir. Guénonyen geleneğin "Genel Hikmet" ile "hümanizm" arasında ayrım yapmadığının farkında olmak lazım. İsa'ya karşı koyan Yahudi "Eğer gelenekse doğrudur" diyen atalar dinine tabi idi.

         Bugün Felsefi karekteri ve tarihsel tezahürleri üzerine çeşitli bilgilere sahip olduğumuz Muharref dinler, kadim mezhepler, Felsefî okullar ve manevi öğretiler "muharref Hikmet" örnekleridir.

         Mezopotamya'da Babil ve Keldanî Hikmeti ve Sabîlik, Mısır'da Ahen-Aten, Amob-Ra ve sonraki dönemlerin irfan okulları, Yeni-Platonculuk, İran'da  Mecusilik, Mazdek, Zerdüşt doktirini ve Maniheizm, Hint'te Brahmanizm ve Budizm, Çin'de Taoizm ve Konfuçyüs, hatta Japon kadim dinleri ile Latin Ameri­ka'daki eski kültür ve medeniyetlerin tümünde İlahî Hikmet'ten izler bulunur.

         Grek’de Pre-Sokratik Filozoflarda, nihayet Aristoteles'e varan Felsefe  geleneğinde de aynı etki sözkonusudur. Mo­dern zamanların Pozitivizm’inde İlahî Hikmet kovulmuştur.

 

 


[1]           2/Baqara 36

[2]           7/A'raf 14-15

[3]           7/A'raf 17-18

[4]           2/Baqara 38

[5]           2/Baqara 213

[6]           2/Baqara 257

[7]           7/A'raf 18

[8]           2/Baqara 35

[9]           2/Baqara 37

[10]          103/Asr 1-3

[11]          İbnu Abbas ve Katade'den

[12]          14/İbrahim 24-26

[13]          A. Bulaç/İslam Düşüncesinde Din Felsefe, Akıl Vahiy İlişkisi,  s. 22, 1994 İstanbul, Beyan yayınları

[14]          S. Hüseyin Nasr/ İslam'da Düşünce ve Hayat,  s. 254,  (ç. F. Tatlıoğlu), 1988 İst., İnsan yayınları

[15]          S. Hüseyin Nasr/ İslam'da Düşünce ve Hayat,  s. 95, (ç. F. Tatlıoğlu), 1988 İst., İnsan Yayınları

[16]          es-Sicistani/Kitabu Müntehab Sıvanu'l-Hikme fi Tevarihi'l-Hükema. (Edidet by. D. M. Dualp Mouton Publishers, Paris-New York)

[17]          Bak: Cevdet Çakmakçı / Luqman fi'l-Edebi'l-Arabi , 1978 Ankara, AÜİFD, c. XXIII

[18]          R. Guénon/ Modern Dünyanın Bunalımı, I.Bölüm, (ç.  N. Avcı), 1979 İst., Risale yayınları

[19]          O’nun İdris a.ın Valisi olarak Yunanistan'a geldiği, sonradan tanrılaştırıldığı söylenir.

[20]          Şefik Can/ Klasik Yunan Mitolojisi, 1970 İst.

[21]          A. Bulaç /İ. D. Din Felsefe, Akıl Vahiy İlişkisi,  s. 29, 1994 İst., Beyan y. "Yunanlıları, Nuh a. a bağlayan İslam kaynakları Yunanlılar'ın en büyük tanrı kabul ettikleri Zeus'u da İdris a. a bağlarlar. Tarihsel doğruluğunu test etme imkanlarına sahip olmadığımız  bir görüşe  göre Mısır'da Peygamber ve Kral olarak hüküm süren Hz. İdris, dünyayı dört idari bölgeye ayırmış, bu arada Yunanistan'a da  Zeus isminde salih bir insanı vali olarak tayin etmişti. Zeus'un görevi, Yunanlılar’ı Adalet’le yönetmek ve İdris'in tebliğ  ettiği ilahi  mesajı  onlara öğretmekti. Ancak zamanla Zeus'u tanrılaştırdılar."

[22]          Şefik Can /Klasik Yunan Mitolojisi, 1970 İst.

[23]          Ebu'l-Bereket el-Bağdadi/ Kitabu'l-Mu'teber,  ç. Şerafettin Bey, 1936

            Hem Aristoteles, hem İbnu Sina'yı eleştiren "Evhadu-z-Zaman" ünvanlı bu alim, H. Corbin'in  değimiyle "Felsefe Tarihini, eski Geleneğin bozulması, kötü ve yanlış yorumlanması sürecine indirgeyen bir filozof" tu.

[24]          Eyyub a. 'ın Rumlar’a gönderildiği söylenceleri varsa da O'nun Yunanistan'a gittiği bilinmiyor. (A. Bulaç,  s. 30)

[25]          A. Bulaç/ İ. D. Din Felsefe, Akıl Vahiy İlişkisi,  s. 15, 1994  İst., Beyan y.

[26]          es-Sicistanî/ Kitabu Müntehab Sıvanu'l-Hikme hi Tevahiru'l-Hükema,

[27]          A. Bulaç/İ. D. Din Felsefe, Akıl Vahiy İlişkisi, 1994 İst, Beyan yayınları, s. 16:

"İslam Kaynakları’na göre, Thales, güneşin tutulmasını doğru tahmin edince, kavmi etrafında toplandı ve onun  öğrencisi oldu. Thales de onları Allah'ın azabı ile uyarıp korkutma vazifesini yerine getirmeye başladı. Ruhun varlığına inanır  ve herşeyde  ilahi  bir  yaratıcı güç olduğunu düşünürdü... Miletli Aneximandros da ilk madde’nin sonsuz ve tükenmez olduğuna inanan  bir  Bilge olarak sonsuzluk kavramı içinde sınırsız ve yaratıcı bir ilah fikrine sahipti."

[28]          İbnu Nedim/el-Fihrist,

[29]          İbnu Haldun/ Mukaddime,

[30]          es-Suhreverdi/ Telvihat,

[31]          Bekir Karlığa/ İslam Kaynakları ve Filozofları Işığında Pythagoras ve Presokratik Filozoflar,

[32]          Bak: Cavit Sunar /Parmenides ve Varlık Meselesi, 1970 Ankara, AÜİFD, c. XIX

[33]          Platon/ Phaidos 277. Bölüm, (ç. Hamdi Akverdi), 1990 İstanbul, MEB y., "Bilge demek, fikrimce biraz fazla  olacak, çünkü Tanrılar’a yaraşır. Bunlara feylosof demek, yahut buna benzer başka bir ad vermek daha uygun olur, hem daha çok yaraşır."

[34]          T. S. Boer/ İslam'da Felsefe Tarihi, (ç. Yaşar Kutluay), 1960 Ank.

[35]          İbnu Nedim/ Fihrist,

[36]          el-Gazali/ İlcamu'l-Avam an İlmi'l-Kelam (ç. Sabit Onal: Halkın Kelami Tartışmalardan Korunması), 1987 İzm.

[37]          İbn Haldun/ Mukaddime, (ç. S. Uludağ), İstanbul, Dergah y.

[38]          A. Bulaç/İ. D. Din Felsefe, Akıl Vahiy İlişkisi,  s. 47, 1994 İst., Beyan y.

[39]          R. Guénon/ Nefsini Bil, (ç. M. Tarhalı) Akademi Dergisi

[40]          2/Baqara 257