Kabil'in Ardılları
Neolitik Dönem
ALLAH’IN AYETİ DİLLER
HUMAN’IN 'İLK ÇAĞ DÜŞÜNCESİ’NDEKİ DİNİ TASAVVUR’
TAHAYYULLERİ
: Fetişizm, Animizm, Totemizm
(Tabu, Mana)
(Arza halife
olarak yaratılan Adem ve Eşi cennette yaşanan
mizansenin ardından arza indirildi. Yeryüzünde onlar için
belli bir vakte kadar yaşam sürecekti.
Sınavı yitiren İblis'te aynı süre yaşatılma güvencesini
ilahî bir hikmet gereğince Allah'tan aldı.
Bu süreyi kendisini İlahî rahmetten kovulmasına vesile bildiği
insanları saptırmak için kullanacağına yemin etti: "...senin
Müstakim Sıratına oturacağım. Önlerinden, arkalarından,
sağlarından, sollarından onlara sokulacağım, Onların çoğunu
şükretici bulamayacaksın. "
"Tümünüz oradan
inin. Artık ne zaman size benden bir hidayet gelir de kim
benim hidayetime uyarsa, onlar için ne bir korku vardır, ne de
onlar mahzun olacaklardır."
Başlangıçta tek
bir ümmet olan Adem'in çocukları, şeytanın yanlarına
sokulup onlara verdiği iğva nedeni ile bağyedip fırkalara
bölündü.
Allah ise insanların velisidir. Her bozulma
ardından onları karanlıklardan aydınlığa çıkardı. Kimileri
ise Şeytana tabi olup Tağut'u veli edindiler. Böylece
karanlığı yeğlediler..
Allah cehennemi Şeytan’a tabi olanlarla dolduracağını beyan
etti.
Bu, özel cennette "Bu ağaca yaklaşmayın" buyruğu ile başlayan
senaryonun tekrarıdır.
Ancak Adem gibi Tevbe'yi tercih edenler,
hüsrana uğrayanlardan müstesnadır.
)
Hikmet/İslambilim
EYYAMULLAH
Ortataş Çağı:
(MÖ 12-000-5000)
‘İklimin Kuzey Yarımküresi’nde sıcağa doğru
kesin değişimi, giderek büyük buzulların da kaybolması, hayatı
baştan aşağıya değiştirdi; ve bitki örtüsü ile hayvansal tablo,
bugünkü biçimini aldı.
Başlarda, Batı Avrupa’da, iklimdeki bu
yumuşama, insanların hayatını da hemen kolaylaştırmış olmadı.
Tersine, Ren geyikleri Kuzey’e, Baltık bölgesine doğru
çekilince, avlanmanın başlıca kaynağı kurudu ve beslenme
güçlükleri başladı. İnsanlar, balık avcılığı ve yiyecek
toplayıcılığı ile yetinir oldular.
Sanat da, gerçekçi niteliğini yitirir bu arada;
kuru bir sembolizme varır. Yazıya doğru gelişimin yolu
açılmıştır.
ölçüde eskiyi sürdüren ve köklü hemen hiç
bir yenilik getirmeyen bir ara dönemdir bu. Asıl büyük
yenilik ondan sonra gelir.
Yenitaş Çağı:
Cilalıtaş Devri: (Tarih Başlıyor)
MÖ 4000 lere doğru, önce Orta Doğu’da başlayan,
3000 lere doğru da Batı Avrupa’ya geçen, etkileri bakımından
MS 19.yy. daki Endüstri Devrimi’ne benzeyen bir dönüşümdür bu.
*Önce aletlerin üretimindeki teknik
değişmiştir. Nesneler yalnız yontulmuyor, cilalanıp
parlatılıyor. Yeni aletler bulunmuştur: Balta, keser, daha
sonra orak ve çapa. Ama en büyük buluş ok ve yay’dır. Çünkü
insan güçlü ve uzun menzilli bir silah elde etmiştir.
Toplumsal faaliyetlerde avın önemi böylece artmıştır.
*Asıl büyük yenilik ise Tarımın başlaması..
Tabi yanında hayvan yetiştirme gelişir. Bunun anlamı göçebe
yaşamdan, yerleşik yaşama geçiştir.
Bütün hayatları avcılığa bağlı, o yüzden de
geniş bir bölgede hayli küçük guruplar halinde dolaşıp duran
insanlar, üretime geçiyorlardı; ister istemez bir yere
yerleşmek, ekili toprakların hemen yanında köyler halinde
toplaşmak zorundaydılar. Bu köylerin içinde, İsviçre’de ve
Kuzey İtalya’da olduğu gibi kazık temeller üstüne ya da doğrudan
doğruya göller ortasına kurulanlar görülüyor.
Buğday, arpa ya da yulaf, başlarda yabani
durumdaydı. Toplanmış tanelerin önce çimlenmesine bakıp, sonra
topladıklarını saklayan insanlar, mevsimi geldiğinde, onları,
önceleri bir sopa ile toprağa gömerek, daha sonra da çapa ile
toprağı işleyip hazırlayarak ekmeğe başladılar.
İlk kez Mısır’dan, Orta Asya’ya, kenarları
3000 km lik bir dörtgenin içinde gerçekleşti bu; ve ilk kez bu
bölgede, bitki yetiştirilmesi aşiretlerin çoğunluğunun geçim
kaynağı haline geldi.
Hayvan yetiştiriciliği de gelişiyordu aynı
zamanda: İnek, öküz, koyun, at, köpek ilk ehlileştirilen
hayvanlar arasında oldu. Ve yine aynı bölgede başladı bu uğraş
da.
Tarıma başvurmadan göçebe hayatını sürdüren
topluluklar oldu; Afrika’da, Uzak Doğu’da tarım ve hayvan
yetiştiriciliği ikiliği, yer yer bugün de sürüyor. Ancak,
Cilalıtaş çağında, tarıma geçen insanlar için bu iki uğraş bir
aradaydı; birbirini tamamlıyordu.
Tarımın ve hayvancılığın gelişmesi büyük bir
ilerlemeydi.
*Zanaat başlıca uğraşlardan biri oldu. Yün eğirme
ve örme, giyim biçimini değiştirdi: İnsanlar, eskinin dikilmiş
derileri yerine, yünden örülmüş giysiler giymeye başladılar.
Seramik, özel bir yer tutuyor: Yontmataş
Çağı’nın insanları, ağaçtan yapma kap kacak ile sepet
örmeği biliyorlardı yalnızca. Kil, su geçirmediği için, ondan
yararlanıldı; hele ateşte pişirilince çeşitli biçimlerde
vazolar elde edildi. Bu da bu bölgede oldu.
Seramik kültürü öylesine önemli ki, seramiğin
çeşitlerine ve süsleme biçimlerine bakıp, o çağda bölgeler
arasındaki etkilenmelerin ya da istilaların yönünü
belirleyebiliyoruz bugün.
*Seramik zahirenin, yani yiyecek ve içecek
maddelerin taşınmasına da kolaylık getiriyor. Bunun gibi,
insanlara taşıtmanın yerine hayvanlara taşıtma imkanı
sağlıyor. Bunların sonucudur ki ticaret gelişir bu çağda.
Bu çağın en önemli kalıntılarından biri de
megalit adı verilen iri taştan anıtlardır. Kimi yerlerde
menhir denilen, dikine konmuş, birbirinden ayrı ya da
toplu halde iri taşlar; kimi yerde ‘dolmen’ diye
adlandırılan, dikine iki taşın üstüne yatırılmış bir taş, üstü
örtülü yollar, ya da kromleh denen daire biçiminde
dizilmiş taşlar. Bu megalitler, bazen bir ölüler kültüne bağlı,
bazen de bir güneş kültüne, ama çoğunda, bugünde çıkardığımız
bir anlam gizli.’
500.000 yıllık Yontmataş Çağı’na
oranla hayli kısa sayılabilecek Cilalıtaş Devri,
insanlığa, yüzyıllar boyunca hayatlarını belirleyecek bir
tarımsal çerçeve çizmiş ve uzun bir gelecek içindeki
ilerlemenin yönünü saptamıştır.
Maden Çağı:
İlkin Bakır üretildi ve kullanıldı.
Orta Doğu’da 4000 yılından başlayarak onu buluyoruz. Başka
yerlerde daha geç. Sonra Kalayla karıştırılıp Tunç
elde edilmiş. Önceleri bunlar süs eşyası olarak kullanılırken,
daha sonra çeşitli çalışma aletlerinin ve daha etkin
silahların yapımında, günlük gereçlerde kullanılmaya başlandı.
MÖ 1100 lerde Demir kullanılmaktaydı.
Artık Taşçağı sona ermiştir.
Bütün
bu gelişmeler her bölgede aynı zamanda olmaz. Çeşitli halklar
farklı tarihlerde yaşar bu dönemleri.. Bugün Kalahari’nin
Boşimanları, bundan 40.000 yıl önceki hayatı sürüyorlar.
Cilalıtaş
Devrimi’nden geçip, Madenler Çağını olanca hızla yaşayış, ilk
kez
-Nil boyları,
-Dicle ve Fırat boyları ile
-İndus boyları’nda oldu. Yazılı tarihe de
onlar geçti ilk kez.
Bibliyografya:
-Doğanın
İnsanlaşması, Serol Teber,
-Ekonomik Doktrinler Tarihi, Denis,H.,
-Felsefe Tarihi, Gökberk, M.,
-Genel Tarih I:Eski Çağlar ve Türk
Tarihinin İlk Dönemleri, Parmaksızoğlu, İ./ Çağlayan,
Y.,
-İlkel Topluluktan Uygar Topluma,
Şenel, A.,
-İlkel Toplum, Köleci Toplum,
Feodal Toplum, Zubritski/ Mitropolski/Kerow,
-İnsanlığın Tarihi, Ribard, A.,
-Kabileden
Feodalizme, Berktay, H,
-Kendini yaratan
İnsan, İnsanın Çağlar Boyunca Gelişimi, Childe,
V.Gordon,
-Materyalist
Bilimler Tarihi, Bernal, J.D.,
-Sanatın Öyküsü,
Gombrich, E.H.,
-Siyasal Düşünceler
Tarihi, Şenel, A.,
-Siyasi Düşünce
Tarihi, Sarıca, M.,
-Tanilli, Server
,Yüzyılların Gerçeği ve Mirası-İnsanlık Tarihine Giriş,
-Tanrılar, Mezarlar
ve Bilginler, Ceram, C.W,
-Tarihte Neler Oldu,
Childe, V. Gordon,
-Tarihte Neler Oldu?
, Childe, V.Gordon,
Fetiş ,
Marxbilim’de ‘Tapılan nesne’ olarak tanımlanır. Türkçe
yazımıyla dilimizde de kullanılan tapıncak deyimiyle
özleştirilen ve put anlamını dilegetiren bu deyim,
Portekizce büyü ve peri anlamlarını dilegetiren
feitico deyiminden türetilmiştir. İlkeller fetiş
(Fr. fetiche)lerde doğaüstü bir güç bulunduğuna inanmışlardır.
Taş, bitki, hayvan olabilir.
De
Brosses, Du Culte des
Dieux Fetiche
adlı eserinde ilkel
tanrılar için fetiş tanrılar ve Batı Halklarının ilkel
dini için de Fetişçilik deyimlerini kullanmıştır. İlkel
Büyücüler’e de fetişçiler (Fr. Fetichiestes) denmiştir.
Bunlar kendilerine başvuranlara fetiş yapıp verirlerdi
ve bunların fetiş yapabileceklerine, öylesine doğaüstü
güçlere sahibolduklarına inanılırdı. Bir hastayı
iyileştirebildiklerine ve sağlamı hasta edebildiklerine
inanılıyordu. Pozitivist
Comte ( 1798-1857) de 3 Hal Yasası’nda , insanlığın
1.evresi olarak tanımladığı Teolojik evre’nin bir
bölümünü Fetişçilik adıyla niteler.
Spencer (1820-1903) vd.leri diğer dinlerin kendisinden
kaynaklandığı insanlığın ilk dini olarak Fetişizm=Ruhperestlik’i
gösterirler. Bunlar iki ayrı din kabul edilirken bugün (1970
ler) bazı düşünürler ikisini tek din kabul ediyorlar.
‘Fetiş aslında bedevi bir isimdir.
Sosyologlar, özel isimleri o dinden almışlar ve Sosyoloji
kavramı yapmışlardır. Fetiş, boncuk, küçük taşlar,
bedevi kabilenin taptığı muteber eşya şeklindeki şey veya
eşyadır... İnsanların ilk tapınakları ve bedevilerin ibadet
yerleri dağ yarıkları olmuştur. Onların keşfinden sonra
boncuklar bulundu. Bunlar dikkatli şekilde işlenmiş,
delinmişler ve bunlara özel iplikler yapılmıştı. Çeşitli
şekillerde o tapınaklarda korunmuştur. Bedevi, onlara el
vurmakla, mesh etmekle veya onları öpmekle ibadet etmiştir...
Fetiş, böylece bazı tabii eşyalara inanmak ve onları
kutsallaştırmak anlamınadır..’
‘Spencer (ö.1903) gibi bazıları,
Fetişizmi, Animizm dininin bir çeşidi olarak
kabul ediyorlar. Bu dini, ilkel toplumlarda insanların dini
duygusunun açık bir belirmesi olarak tanıyorlar.
Bu dinde insanlar, insan ruhlarına veya
insan ruhunun benzeri ruhlar’a inanıyorlar. Bu ruhların
bütün yeryüzünde, ormanların derinliklerinde, denizlerde,
tabiat alametlerinde yaşadıklarına, insanın hayatına müdahale
ettiklerine inanıyorlar. Bu ruhlar sonraları tabiat ruhları,
yağmur, tufan, orman, ağaç, su, dağ.. gibi tabiat
alametlerinin ruhu olarak ortaya çıkıyorlar. Bu dinde ruh’un
bir cisimden ötekine geçtiği bellidir. Fert öldüğü zaman onun
ruhu, ruhlar topluluğuna gidiyor. Sonra kendini geri dönmeye
ve 2. bir bedene girmeye hazırlıyor. Dedenin ruhu toteme
de girmiştir. Tek tek kabilenin bütün fertlerine giriyor,
onları terk ettikten sonra diğer fertlere ve diğer nesillere
dönüyor.’
Fetişizm ,
Budunbilim terimi olarak Dinamizm’in gelişmiş bir
biçimi olarak fetiş olarak nitelenen ya da yapılan
nesnelerden yarar ummak temeline dayanan ilkel inançları dile
getirir. Bu inanç , doğa güçleriyle savaşmak zorunda olan ilk
insanların korunma içgüdülerinden türemiştir. Bir anlamdada
fetişçilik, doğanın ve insanın meydana getirdiği nesnelere
saygı göstermektir.
Fetişizm
İlkeller’de dinsel eylemlerin tümü.. Türkçe yazımıyla
dilimizde de kullanılan ve tapıncaklık deyimiyle
özleştirilen kelime,
Marx’da özel bir anlam kazanır, demiştik.
Antik Grek Politeizmi’nin, adı taş
yığınındaki anlamını veren tanrı Hermes’i
, böylesine fetişçi bir düşüncenin ürünüdür.
Romalılar’ın mızrak fetişi olan tanrı Mars’ları
da öyledir. Doğanın ve insanların meydana getirdikleri
nesnelere saygı gösterenlerden kimileri, bu nesnelerde
tanrılık bir gücün gizli olduğunu varsaymışlardır. Kaldı ki
Politeizm de bu düşüncenin gelişmesi sonucu olarak Doğa
güçlerinin kişileştirilmesidir. Greklerin Hermes’i
önceleri sadece bir fetiş-taşı’ydı, daha sonra
ona bir insanbaşı tasarlandı. İlkeller kimi fetişleri
muska ve uğurluk olarak taşımışlardır. Monoteist
dinlerde de izleri görülmektedir.
Fetiş terimi,
Marx’da da önemli bir kavram oldu.
İnsan emeğine yapışan hayal ürünü güç anlamına gelir
artık. İnsan emeği, böylelikle, kendi aleyhine dönüşen bir
karakter edinmektedir. Fetiş, insan emeğinin ürünü
olduğu halde, insanın bilinç ve iradesinin dışına çıkıp
bağımsızlaşmış bir varlıktır. Örneğin devlet’i insanlar
kurar, oysa devlet kurulur kurulmaz bağımsız bir biçim
kazanır ve kendisini kuran insanlara egemen olur. İnsanlar bu
kendi yaratılarının gücü altında ezilip köleleşirler. Din,
ideoloji vb. gibi hep insan yaratıları böylece fetiş’leşerek
insanlara egemen olurlar. İnsanlar mal yapmışlar, oysa o mal
bizzat onları alınıp satılabilir bir mal haline getirmiştir.
İnsanlarla nesneler arasındaki bu yabancılaşma ilişkisi
diyalektik bir ilişkidir. İnsan, eyleminde hem kendini
gerçekleştirir ve hem de aynı zamanda yitirir.
Marx’ın dilinde mal fetişizmi deyimi,
kapitalist üretim ilişkileri’nde insanların yanlış
ve aldatıcı mal anlayışlarını dilegetirir. Gerçekte
insanlar arasında kurulan ve insanlar arasında gerçekleşen
ilişkiler, güya mallar arasında kurulmuş ve mallar arasında
gerçekleşiyormuş gibi görünür. Örneğin kapital’iyle emekçi
arasındaki ilişki, her ikisi de mallarını satan ve satın alan
eşit ve özgür iki insan arasındaki ilişkiymiş gibi görünür.
Mal Fetişizmi, bu alışverişin altında yatan
sömürüyü gizler. Şöyle der:
‘Burada, insanların bizzat kendi aralarındaki toplumsal
ilişkinin, onların gözünde nesneler arasında varolan hayal
ürünü bir ilişki biçimine girmesinden başka bir şey
olmamaktadır. Bunun için de, bir benzetme yapmak istersek, din
dünyasının bulutlarla kaplı katlarına katlanmamız gerekir.
Burada insan kafasının ürünleri, sanki kendilerine özgü
hayatları olan, bağımsız, kendi aralarında ve insanlarla
ilişkilerinde kendi başına varlıklarmış gibi görünürler. Bu,
insan elinin ürünlerinin meydana getirdiği mallar dünyasında
da böyledir. Emek ürünleri mal olarak elde edilmeye başlanır
başlanmaz, emek ürünlerine yapışan ve dolayısıyla da mal
üretiminden ayrılmaz hale gelen bu şeye Fetişizm adını
veriyorum. Buraya kadarki analizin de göstermiş olacağı gibi,
mallar dünyasının bu Fetiş karekteri, mal üreten emeğin özel
toplumsal niteliğinden doğar.’
Marx tarihsel çözümlemeleri’nde
fetişizm deyimini, yabancılaşma deyimine
yeğlemiştir. Yabancılaşma, insanın bir başkalaşma
durumunu dilegetiriyordu. Fetişçilik ise yabancılaşmayı
gerçekleştiren bir varlık’tır.
Bibliyografya:
-Şeriati, Ali ,Dinler
Tarihi,
Canlıcılık :
Canlı ve cansız bütün
doğanın ruhlu olduğu ve ruhlarla yönetildiği inancı..
İngiliz
Antropolog Edward Burnett Tylor (1832-1917 )
tarafından Primitive Culture adlı eserinde ileri
sürüldü. Tylor, ruh anlanına gelen anima
(La.) sözcüğünden türettiği bu deyimle ilkeller’in
çevrelerindeki hayvan, bitki, ağaç, taş vb. bütün doğa
nesnelerini ve belirtilerini ruhlu saydıkları varsayımını dile
getirir. Dilimize ruhçuluk deyimiyle de çevrilmiştir.
Günümüz Antropoloji ve Etnoloji’sinde
geçerliliğini yitirmiş bulunan bu kurama göre
can
ya da ruh düşüncesi uyku ve uyanıklık hallerinin
birbirine karıştırılmasından doğmuştur. İlkel, uykuda
gördükleriyle uyanıkken algıladıklarını bir tutar. Örneğin
düşünde bir şey yemişse uyandığında o şeyi gerçekten yemiş
olduğuna inanır. Bunun gibi düşündeki gezip dolaşmaları da
ilkelde bedenden çıkıp dolaşan bir ruh düşüncesini doğurmuştur.
İnsanda varsayılan bu ikinci varlık, ruh varlığı, bedenle
kıyaslanamayacak kadar akıcı ve yumuşaktır. Çünkü ağız ve
burun gibi beden deliklerinden kolaylıkla çıkıp
girebilmektedir. İlkeller’in, bedene yapılan etkinin ruhu da
etkilediğine inandıkları saptanmıştır. Örneğin Avustralya
İlkelleri düşmanlarını öldürdükten sonra sağ ellerini keserler
ve onların ruhlarının ok atmasını önlemiş olduklarına
inanırlardı. Tylor’a göre ruh düşüncesinin elde
edilmesini sadece düşler değil, ateşli hastalıklar, esirme,
delilik, baygınlık, inme, katalepsi vb. gibi
Psiko-fizyolojik olgular da sağlamış olabilir.
Tylor’un bu varsayımına katılan
İngiliz düşünürü Spencer (ö.1903) de ruh düşüncesinin
oluşması yolunda cadı kuramı (İng. Ghost theory) nı
ileri sürdü. Tylor ve Spencer’e göre insanın
ölümünden sonra bedenden büsbütün ayrılan ruhlar, ilkel inanca
göre, bağımsızca insanlar arasında dolaşmaya başlamışlardır.
Gezip dolaşmakla da yetinmemişler, yaşayan insanların
bedenlerine girip çıkmışlardır, bundan ötürüdür ki yaşayan
insanların başına gelen tüm iyilik ve kötülüklerin nedeni bu
ruhlardır. Tylor ve Spencer, din düşüncesinin
oluşmasını da bu inanca bağlamaktadırlar. Çünkü insanlar
kötülüklerden korunmak ve iyiliklere kavuşmak için bu ruhlara
dua’ya ve kurban kesip adak vaadetmeye
başlamışlardır. Dua, kurban ve adak, dinin temel ögeleridir.
Ruh (Fr. Ame, La. Anima) bedenden kurtulunca tin‘e
(Fr.Esprit, La. Spititus) e dönüşmüş, giderek put ve
tanrı olmuştur. Ruh’u tin’e dönüştüren ölüm
olduğu içindir ki ilk dinsel inançlar ata ruhları’nda
gerçekleşmiştir. İlk kurban, ölüm yeri olan mezarlarda
kesilmiş ve atalara tapılmaya başlanmıştır. Bu ruhlar ya da
tinler, canlı insanlara girebildikleri gibi taşa, toprağa,
ağaca, bitkiye de girmektedirler; demek ki her şey canlı’dır,
ruhlu’dur. Atalar tapımı’ndan sonra doğa tapımı da
böylelikle başlamıştır.
Spencer bu noktada Tylor’dan
ayrılmış, hayvanların bile ayırdedebildikleri canlıyla
cansızı insanların, ne kadar ilkel de olsalar kolaylıkla
ayırdedebileceklerini ileri sürmüştür.
Spencer’e göre
Politeizm’in oluşumu, ilkellerin bütün cansızları da canlı
sanmalarından değil, mecazlarla gerçekleri birbirine
karıştırmalarındandır. Örneğin bir yıldıza boğa adını
veren ilkel, o yıldızı gerçekten boğa sanmaya başlar, ya da
kendisine meşe ağacı adını takan ilkel, meşe ağacını da
kendisi sanır. Atalar tapımından hayvan, bitki, nesne vb.
tapımlarına bu karıştırma yüzünden geçilmiştir.
‘Anim ve anime kelimesi,
tahrik etmek, heyecana getirmek anlamınadır ve ruh
kelimesindendir. Ruh veya Ruhperestlik bir çeşit
ilkel din’dir.... Ruhperestlik şu anlamdadır: İlkel
kabileler görünmeyen özel ruhlar’ın varlığına inanıyorlardı.
Bu ruhlar hangi özelliklere sahiptirler?
1.özellikleri: İnsani bir şahsiyet
sahibidirler, bilinç sahibidirler. Kinleri vardır, nefret, aşk
ve sevgileri vardır. Hizmet ediyorlar veya ihanet ediyorlar.
Uğursuzdurlar veya kutsaldırlar. Bu ruhlar hayırdır veya
şerdir.. Bu özelliklerin hepsi, ruhlara verilmiş insan
sıfatlarıdır. Bu ruhlar insani ruhlardır; insana hayat,
yaşayış ve hareket bağışlıyorlar.
2.özelliği: Kalıcı oluşudur. Bedevi diyor ki,
insan öldüğü zaman ruhu baki kalıyor. (Şeriati bunun
altını çizer: Ruh’un baki oluşu beşeri felsefe’de var
olan ilk kelimedir). Ruh ölmüyor, kalıyor, gökyüzüne
geri dönüyor, karanlık yerlerde hayatını devam ettiriyor.
Ormanların derinliklerinde veya şehirlerin tekkelerinde. Veya
o bedevi kabilelerin çoğunun tabiriyle, kendi cenazesinin
yanında kalıyor, sürekli kendi cenazesini koruyor... Bu yüzden
ruh, kendi cenazesinin koruyucusu gibidir ve kendi bedeninin
alın yazgısına, bedenine gönülden bağlı olduğu için ,ihtiram
kazanıyor. Cesedi hürmetsiz koruyucusu olmasını uygun görüyor.
Eğer saygısızlık yapmışsa darbe yiyor, saygıya sahipse
cenazeye yiyecek vermiş, elbise giydirmiş, ölünün süsünü ona
geri getirmiş şiddetli bir şekilde ona hürmet etmiştir. -
Cenazenin ruhu onlara saygı gösteriyor hatta onları koruyor.
Ailenin bir nöbetçisi ve muhafızı gibidir, bu ailenin
fertlerini korur ve onlara bereket sağlar-.
‘Bu ruhların bazıları, bedenleri
öldükten sonra, ormanlara veya denizlere gidip, oralarda
yaşıyorlar. Nerede hayatlarını devam ettiriyorlarsa -deniz,
ormanın derinlikleri, veya başka herhangi bir yer- bir tabiat
kuvvetinin veya işaretinin ruhuna dönüşüyorlar. Bu yüzden
tufan, dalga veya denizdeki su ve yağmurun her biri bir ruh
sahibidir. Bu ruh daha önce bir insanın ruhu idi, bedenin
ölümünden sonra tabiat alametlerinden birine dönüşmüştür.
Bu şekilde her ağaç, her orman, her
hastalık, her hayvan ve her şey bir ruh’a sahiptir.
Animizm’de temel görüş ve inanç, ruh’un
asaletidir. Ruhsal maksat, insanda ayrıca hayvanlarda var olan
gizli bir kuvvettir.’
Luis Browl diyor ki:’ Bu
ruh, bizim ruh hakkında sahip olduğumuz tasavvur ve
inançtan farklıdır. Animistler ‘ruh, eşyada ve
insanlarda mevcut olan gizli kuvvetten ibarettir’ diyorlar.
Halbuki biz maddi eşyanın ruha sahip olmadığına inanıyoruz,
ruhu bedenimizin hayat, sıcaklık, hareket faili olarak
biliyoruz. Ama o, cisim ve beden dışında üçüncü bir parçaya
inanıyor.
Eskimolar da böylesi 3.bir
parçaya inanıyorlar; insan ruhtan, cisimden,
isimden meydana gelmiştir.
Halk kitlesi bazı isimlere şiddetli
bir şekilde inanmıştır. Diyor ki: Eğer bu işi yaparsam, ismimi
bu cinse çeviririm. Bunun için isim ferdin vucudunun üçlü
parçalarından biridir. Ruhtan ve cisimden daha yukarıdır. Bu,
Ruhperestlik Felsefesi’nde ruhun isim
almasıdır. Can, bedenin hayati bir kuvveti olarak
isimlendiriliyor. Bu yüzden ferdin ölümünden sonra, ruh
kalıyor, sonra eşya ruhu-veya tabiat ruhu- şeklinde ortaya
çıkıyor, tabiat kuvvetlerine giriyor. Hatta bazı şahsiyetler
savaş sırasında ruhlarını bedenlerden bir başka yere
alabilirler. Mesela savaşta zarar görmemesi için bir ağacın
üzerine bırakıp, sonra savaşa başlayabilir. Kabilelerin
reislerinden birisi böylesi bir iş yapmıştı. Başlangıçta ok
atsalar da yemiyordu. Ağaçların arasına koymuş olduğu ruhuna
nişan aldılar, öldürdüler, o da ruhsuz olarak kabileye geri
döndü.
O halde Ruh’un can anlamında
olmadığı belli oluyor. Ruhperestlik insanın
ilkel bir inancıdır. Kendisinin yegane oluşuna veya dünyanın
ikili oluşuna inancı.. Maddi dünya (tabiattaki şeyler) Ruh’a
sahiptir. İnsan Ruh isimli görümeyen gaybi bir unsurun
sahibidir, ki bu unsur, insanın insani değeridir. İnsan bu
Ruh’a inanmakla tabiatla arasında bir yakınlık hisseder.
Tabiaattaki şeylerde ruh sahibidir ona göre. Ölmüş, donuk
değil.. Tabiat ile kendisi arasında bir birliğe ulaşıyor.
2.mesele diğer ilkel dinler gibi
Animizm’de tenasühe inanır. Beden ölmüş ruh
baki kalmıştır. Bir başka bedende devam etmektedir. Daha sonra
bir başka bedende.. Belkide hayvan, bitki, taş bedenine..
Hint dinlerindeki tenasüh meşhurdur..
Bibliyografya:
-Şeriati,Ali ,Dinler
Tarihi,
Totemizm’in
kuramı Emile Durkheim (1858-1917) tarafından
dile getirilir.
Totemizm’in
insanlığın ilk dini olduğunda birçok bilgin birleşmişlerdir.
Bu din, mana ve tabu inançlarıyla da sıkıca
ilişkilidir.
Totem,
bir insan yada bir insan topluluğuyla dinsel-büyüsel ilişkisi
olduğuna ve o insanı ya da topluluğu koruduğuna, kader birliği
kurduğuna inanılan hayvan, bitki, cansız nesne, doğasal olay.. Algonkin’lerin
dilinde Oteteman ( benim klanım) ya da Totam (Klan)
anlamına gelen bir kökten türemiştir. Bu sözcüğe ilkin gezgin
J. Long’un 1791 yılında Londra’da yayınlanan kitabında
rastlanmıştır. Bu kitaptan sonra ilkin, Amerika
Kızılderilileri dışında, Avustraya İlkelleri’nde totem
bulunduğu Grey 1841 dılında yayınlamdığı Journal of
two Expeditions in North and Western Australia
adlı eserinde
bildirildi. Bununla beraber Totemizm’e ilkin bilimsel açıdan
bakan ve onu insanlık tarihine bağlayan Fortnightly Review,
The Worship of Animals and Plats, Totems and Totemism
adlı eseriyle İngiliz
bilgini Mac Lennan oldu.
İlkin
Amerikan kıtasında yayılan Totemizm incelemeleri daha sonra
bütün dünyaya yayıldı.
Yüzlerce bilginin üzerinde çalıştığı bu
inançtan bilimsel sonuçlar çıkarmaya çalışan ilk bilgin de
Kinship and Marriage in Early Arabias
adlı esriyle
Robertson Smith’dir (1846-1894).
Totemciliğin
gerçek ve en eski bir din olduğunu ortaya koyan The Native
Tribes of Central Australia
ve The Northern
Tribes of Central Australiaadlı eserleriyle Baldwin
Spencer (1860-1929) ve
F.J. Gillen’dir.Totemciliğin asıl yurdunun Avustralya
olduğu böylelikle meydana çıktı. Bununla beraber totem
sözcüğü Avustralya’da kullanılmaz. Bu sözcüğün karşılığı
olarak Kobong sözcüğü kullanılır. Avustralya ilkeller’inden
Dieri’ler Murdu, Narrinyeri’ler
Mgaitye, Warramunga’lar Murgai ya da
Mungali derler. Avustralya’da %8 oranında bulut, yağmur,
ay, güneş, rüzgar, ateş, su, deniz vb. gibi şeylerin de
totem sayıldığı saptanmıştır. Kimi yerlerde de bir şeyin
sadece parçasının, örneğin kanguru kuyruğunun totem
sayıldığı görülmüştür. ( Kimi araştırmacılar bunu klanın
parçalanmış olması ve her parçanın bütün olan totemin
bir parçasına sahip çıktığı nedenine bağlıyorlar). Totem,
genellikle, deniz ve ay gibi tekliklerin dışında, bir birey
değil, bir türdür. Daha açık bir değişle totem olan
örneğin belli bir kangru değil, kangru türüdür. Buna karşı
klanın totemi, genellikle bireyin de totemidir. Bununla
beraber sadece bir bireye özgü totemler de vardır.
Meksika Yerlileri bireysel toteme Nagual, Huron’lar
Okki, Algo
nkin’ler Manitu derler.
Dilimizde ongun deyimiyle özleştirilmiştir.
Afrika, Kuzey Amerika, Avustralya’da
yaşayan bir çok kabiledeki gözlemlere dayanır. Bu kabilelerin
her biri, bir şeye veya bir hayvana tapıyorlar.
Bu din, mana ve tabu inançlarıyla
da sıkıca ilişkilidir. Fransız
Durkheim’e göre
ilkellerin totem’de taptıkları mana gücüdür.
Şöyle der:
‘Klan üyelerinin taptığı şey ne hayvan,
ne bitki, ne insan, ne damga, ne de armadır. Belki bunların
hepsinde bulunan, ama hiç birine karışmayan adsız
kişiliksiz bir güç’tür. Bu gücü kimse bütünüyle
edinemez. Bu güç özel şeylerden bağımsızdır. Bireyden önce
varolduğu gibi bireyden sonra da sürecektir. İşte, totem
dininin taptığı tanrı bu güçtür.’
Durkheim Totem,
bu kişiliksiz ve maddedışı gücün çeşitli varlıkların içine
girmiş maddi biçimidir, yani cisimleşmiş bir tanrıtanımı
yaparken, bu ilkel tasarımın, Hristiyanlar’ın
İsa’da
cisimleşen tanrı tasarımlarından hiçbir farkı olmadığı,
İsa
da bir totem’ olduğunu hissettirmiş olmalı.
İlkel, Kanguru olduğunu söyleyen
kanguru totemli bir ilkel kendisini kangruru sanan bir deli
değildir, demek istediği sadece kanguru’yla kendi klanının
bireyleri arasında kanguruyla kendi klanının bireyleri
arasındaki ortak bir niteliğin bulunduğudur ki bu ortak
nitelik soyut güç mana’dır.
Kabile bir hayvana, mesela kendine özgü
bir kuşa tapıyor. Diğelim k
i papağana. Niçin diye sorulursa
‘biz papağanız’ diyorlar. ‘Nasıl papağan oluyorsunuz?’ diye
sorulduğunda, ‘en büyük atamızdır, hepimiz ondan bölünüp
dallara ayrılmışızdır’ diyorlar. Cisminin dağılmış olmasından
sonra beyaz bir papağan şeklinde ortaya çıktı. Papağan, şimdi
kabilenin atasının ruhudur. Kabilenin etrafında dolaşıyor,
kabileyi himaye ediyor, kabile için bereket ve selamet diliyor.
Yani papağan, kabilenin büyük atası
demektir. Bu şekilde ortaya çıkmış ve değişime uğramıştır.
Çünkü papağan cinsi daima vardır, eğer falan papağan ölse de
cins kalıcı ve ölümsüzdür. O halde kabilenin ceddi, papağan
görünümünde daima ebedidir. Öyleyse aslında papağana değil
kendi cedlerine tapmış olmaktadırlar. Kendi vucutlarına
taptıklarında da kendi toplumlarının bütün ferlerinde olan
ortak ruha tapmış oluyorlar.
Bu güç için
Durkheim şöyle der:
‘Güç deyince, mekanik olarak fizik etkileri meydana getiren
maddi gücü kastediyoruz. Bir kimse totemle ilişkide
bulunurken gereken tedbirleri almazsa mekanik olarak bu maddi
etkiyle karşılaşır, şok geçirir. Bu, tıpkı elektik çarpması
gibi, maddi bir etkidir. Bu güç, kutsal olmayan bir varlığa
girerse mekanik olarak hastalık yapar.’
Her kabilenin bir totemi vardır.
Kabilenin fertleri ibadet merasimlerinde, elbise giymelerinde,
süslenme ve hareketlerinde totemlerinin jestlerini
yerine getirmeye çaba gösteriyorlar. Onun şeklinde süslenmeye,
o şekilde elbise giymeye, saçlarını onun tüyleri veya başı
şeklinde yapmaya çalışıyorlar. Bu şekilde büyük atalarını
takip ettiklerini ve onlara itaat ettiklerini göstermeye
çalışıyorlar. Bununla, kendilerini meşru olarak doğuran biri
olarak kendilerinde ve toplumlarının ruhunda ispatlamak
istiyorlar.
Her kabile,
toteminin etini yemeyi haram biliyor. Eğer Hindistan’da
inek etini haram kabul ediyorlarsa, bu başlangıçta ineğin
Aryailer’in totemi olması nedeniyledir. O halde bir
hayvanın etine saygı gösterilmesi onun totem
olmasıyladır. Yani büyük atalarına canlılık bağışlıyorlar.
Ona bir kutsallık ve saygı özelliği veriyorlar.
Şeriati
(ö.1977), Aşiret kölenli olan öğrencileri aracılığıyla
Durkheim’in dinin kökenini aradığı Totemizm tezinin
İran’daki etkileri arar.
Bir kabilenin fertleri, totemlerine tapmakla, yüksek ve
üstün sevgilerine, ebedi bir hakikat ve üstünlüğe yani
kabilenin hamisine ve büyük atasına tapmış olurlar. Çünkü
ortak ced, kabilenin bütün fertleri ve çeşitli aileleri
arasında tek ortak yöndür.
Uzaklaşanlar bu şekilde birbirlerine
yaklaşırlar, 2.defa birbirlerine bağlanırlar. O halde bir
kabilenin ortak fertleri totemlerine tapmalarına rağmen
ortak cedlerine taparlar. Yani kendilerinin tek ortak
yönlerine.. Toplumlarının çeşitli fertlerinin ortak yönüne
taptıkları zaman, kendilerinin topluluk ve grup ruhuna
tapıyorlar. O halde Totemizm, toplumperestliğe dönüşüyor.
Durkheim’in sözlerinin tamamı ve özeti budur’ der
Şeriati.
Totem, kabile fertleri için
aynı zamanda güzellik kaynağıdır. Kabilenin fertleri, ibadet
ettiklerinde, toplu hareketlerinde , süslenişlerinde onun
şeklini taklit ediyorlar. Bu yüzden
Durkheim’in
değimiyle , bu Totem mabuda dönüşüyor. ‘Tanrı bizim
yaratıcımızdır’ diyen fikir, tekamül etmiş olan bir bedevi
fikirdir. Totemist kabilenin fertleri şöyle diyorlardı:
‘Totem bizim yüce atamızdır. O halde bizim
yaratıcımızdır’. Totemistler’in totem konusunda
inandıkları hürmet, üstünlük için olmuştur. Sonraları tanrı ve
tanrılar için inandıkları hürmet oradan doğuyor. Ezeli oluşa
inanç, tanrının ezeli ve ebedi oluşuna inanç, oradan doğmuştur
ve bedevi kabilelerin inançlarının devamıdır. Totemi
kendilerinden önce ve sonra ebedi biliyorlardı. Çünkü onlar
ölmüş, Totem baki kalmıştır.
Şeriati , ‘Durkheim’in
bu tezi hem Sosyoloji’de hem de dine karşı olan düşünce
çevrelerinde en yeni tezdir. Onun ne derece doğru olduğunu
görmemiz gerekir,’ diyerek
Durkheim buradan şu sonuca
vardığını söyler:’ Teknik, felsefe, güzel sanatlar, sanat,
zaman ve mekan kavramı, sağ ve sol gibi diğer zihni ve itikadi
kavramların tümü toplumdan alınmıştır. Din; din duygusu,
mabudu kutsallaştırma ve övme duygusu, ferdin toplum ruhunu
kutsallaştırmasından başka bir şey değildir.’
‘Dinsel tapma, kavmi ve toplumsal
tapmadan ibarettir. Çeşitli tanrıların olmasının nedeni, her
klanın veya her kabilenin toplum ruhundan tecellisine
ihtiyaç duymasıdır. Her kabile, diğer kabilelerden bağımsız ve
müşahhas olmaya ihtiyaç duymaktadır. Totem bunların her
ikisini yerine getirmektedir.’
Durkheim’in ‘Dini
Hayatın İlk Temelleri’ kitabının başlangıcındaki iddiası
budur.
O’nun öğrencisi Feisin Schale O’nun konularını
Durkheim’in tezi adıyla katılarak pekiştirir.
Daha tuhaf olan 2. açıklama daha var..
Durkheim diyor
ki:
‘Bir toplumun fertleri, totemlerine
taptıkları zaman, toplumlarının ruhuna tapıyorlar. O halde bir
kabilenin fertleri, tapmaları gereken ortak bir ruha sahiptir.
Ama Bedevi toplumlarda; bir dine sahip olan bu toplumda, daha
büyük bir toplumun parçası olan bir azınlık görülmüştür.
Bunlar din değişimine uğramışlardır. İçinde oldukları toplumun
dinine inanmaktadırlar. Yani toplumsal açıdan ve bağımsız bir
zümre olma açısından kendisini, kendi toteminden doğmuş
olarak biliyor. İçinde bulunduğu toplumda çoğunluğun totemine
tapıyor. Ama dini bakımdan, dini başka bir toplumdan aldığını
gösteriyor. Din duygusunun çeşidi, sosyal ruhun çeşidinden
ayrıdır. Gerçi Yahudilik dini gibi, çoğunda sosyal ruh dinde
tecelli etmiştir. Grek’deki sosyal din gibi. Din, Grek
ruhunun tecellisi ve onun toplum ruhudur. Ama bu iki konuda
tarih, Roma İmp. nun kurulduğu zaman, Grek dinlerinin dini
zuhur kaynaklarını ve dini yardımcılarını aldığını gösteriyor.
Halbuki o sırada Grek toplumunu eritmiştir. Kendisi başka bir
toplumal ruh edinmiştir. Yahudi dini de Arapların arasına,
özellikle çoğu Yemen kabilelerinin arasına nufuz etmiştir.
‘Bunların ayrı oluşu’ der
Şeriati,
tarihte tam olarak görülebilir. Burada dinin tabiat ötesi
olduğu konusunda akıl yürütmek istemiyorum. (Durkheim
Dini Hayatın İlk Temelleri ‘nin başlangıcında ağzından bir
şey kaçırıyor. Bu O’nun kendi tezi aleyhine söylediği bir
sözdür...)
Durkheim’in sözünün aksine şunu söylemek
istiyorum. Dini mabuda tapmak, toplumsal sembole tapmakla aynı
cinsten değildir. İnsanın dini mabudu ile olan ilişkisi,
ferdin toplum ruhuyla olan ilişki değildir. Ferdin yüce
ceddiyle olan ilişkisinin, büyük ve geniş tapma veya övme
olması mümkündür. Ama insanın Allah’a karşı, tanrılara karşı,
gaybi mukaddeslere karşı olan dini duygusunun cinsinden
değildir.
Eğer din, toplum ruhundan ayrı
bir şey olmasa bir ferdin içinde bulunduğu toplumda din
değiştirmesi mümkün değildir. Bundan dolayı ,
Durkheim’in
tezinin batıl olduğu konusunda iki delilimiz var: Birisi şudur,
totemde tecelli eden toplumsal ruha tapmak, din cinsinden
değildir. Çünkü bir toplumdaki, bir kabiledeki fertlerin
toplumsal ruhları değişmediği halde, diğer bir toplumun dinini
almışlardır. 2. de şudur, bir toplumda hepsi totemlerine
inanıyor, ama büyük bir kısmı da bir dine inanıyorlar, az bir
kısmı ise başka bir dine inanıyor. Yani, bir toplumda bir
öeşit totem ve bir çeşit ecadda tapma vardır ama o toplumda 2
tane, 3 tane bazen bir kaç tane din görülebiliyor.
‘Bu da gösteriyor ki’ diyor
Şeriati, toplumsal ruh veya ortak ruh, dini ruh ile aynı
olamaz. Onu da geçin, Totemizm diğer dinlerin de ondan
ayrılmış olduğu tek ilkel din değildir. Çoğunun inancına göre
Fetişizm, ve Animizm ortak dindir, Totemizm değil.
Sayısız kuvvetlere, belirsiz büyücü kuvvetlere, tabiattaki
eşyanın ruhuna tapmak olan Fetişizm ve Animizm,
tapan kabilelerin toplumsal ruhunun tecellisi olamaz. Bu dinde
ruhların ve büyücü kuvvetlerin toplumun gerçek canlanmasıyla
bir ilişkisi yoktur. Belki daha çok tabiatın ve varlık
aleminin ilkel yorumu ve tahlili ile ilgilidir. Dünyadaki
işaretlerin, insan ile ilişkileri konusunda delil ve sebeb
getirme ile ilgilidir.
Genellikle Totemizm’in ilk din
olduğu kabul edilmekle beraber atalara tapma dini’ne (Tylor,
Wilken vb.) ve doğaya tapma dini’ne (Jevons)
öncelik tanıyan ve totem dini’nin bunlardan
çıktığını savunan bilginler de vardır. Totem din
i de,
bütün dinler gibi, maddi yanıyla birlikte tinsel bir yan taşır.
Totem, klanın maddi hayatı olduğu kadar tinsel
hayatıdır. Özel adı olan tanrılar evresine totem
dininin aşılmasıyla ulaşılmıştır. Ne var ki bu özel adlı
tanrılar da, nasıl her totem bir klana bağlıysa, belli
birer topluma bağlıdır (örneğin her kentin, her kasabanın ayrı
bir tanrısı vardır). Bu tanrı belli bir hayvan türünün içinde
de bulunabilir (örneğin eski Mısır’lıların Apis öküzleri
inancı). O hayvan ölünce yas tutulur ama tanrı ölmüş değildir.
O hayvan türü nasıl ölümsüzse tanrı da öylece ölümsüzdür. Bir
çok incelemeciler tanrı tasarımının totem’in evrimi sonunda
gerçekleştiği düşüncesindedirler. Ruh da totemciliğin
temelinde bulunan mana gücünün belli bir bedende kişilik
kazanmış şeklidir.
Bibliyografya:
-Şeriati, Ali ,Dinler
Tarihi,
(Fr.Tabou,) Dokunulmnaması,
söylenmemesi, yapılmaması, gereken.. Polinezya dilinde
dokunulmaz anlamına gelen bu sözcük mana (Doğa üstü
güç) inancıyla ilgilidir. İlkeller mana’yla dolu
sandıkları şeyleri bu yüzden kutsal, kimi yerde de mana’nın
boyunduruğu altında sandıkları şeyleri bu yüzden tekinsiz
sayarlar. Her iki halde de, Her iki halde de o şeye
yaklaşılması ve dokunulması yasak’tır. Deyim
Polinizyelılar’a özgü olmakla beraber deyimin dilegetirdiği
dinsel yasak inancı geneldir. Kimi toplumbilimciler din
kurumunun kaynağını bu yasaklarda bulurlar. Dinsel yasaklar,
kutsal olana saygı ve kutsal olandan korku temeline dayanır.
Durkheim şöyle der: ‘ Kutsal olanla kutsal olmayan iki
ayrı dünya meydana getirir, aralarında bir sınır vardır. Kimi
dinsel törenlerin amacı, bu iki dünyanın birbirine
karışmamalarını sağlamaktır. Bu tür bir tapım, inançlılara
falan ya da filan eylemin yapılmasını buyurmaz, tersine,
yapılmamasını buyurur. Etnoğrafyacılar’ın değimiyle bu tür
dinsel törenler bir takım tabu’lardan, eşdeğişle bir
takım yasak yada haram’lardan meydana gelir.
Örneğin Avustralya kabilelerinde tabu’nun şu çeşitleri
saptanmıştır:
1.Dokunmayla ilgili yasaklar (örneğin din
hayatına girmemiş olanlar kutsal aygıtlara dokunamazlar),
2.Görmeyle ilgili yasaklar (örneğin kadınlar
tapım aygıtlarını hayatları süresince göremezler,
3.Sözle ilgili yasaklar (örneğin dinsel yaşama
alınan, töreni yönetenlerle konuşamaz, meremını ancak
işaretlerle anlatabilir),
4.İşitmeyle ilgili yasaklar (örneğin dinsel
şarkıların kadınlarca işitilmesi yasaktır),
5.Kutsal olanın kutsal olmayanla
karıştırılmamasıyla ilgili yasaklar (örneğin kimi dinsek
törenler çıplak olarak yapılır, kutsal olmayan giysiler
atılır). Bütün bu yasaklar iki temel yasağa indirgenebilir:
A.Kutsal olanla kutsal olmayan aynı yerde
bulunamaz. ( Tapınak gereği burdan çıkmıştır ).
B.Kutsal olanla kutsal olmayan aynı zamanda
bulunamaz (Bayram gereği burdan çıkmışrır).
Tabu inancı
ilkin 1777 de J.Cook tarafından Tongo adasında
saptandı.
Kimi etnograflar sürekli tabu’yla, geçici tabu
ayırımına dikkat çekerler. Tabu genellikle süreklidir,
ama kimi yerde din adamları belli bir şeyi geçici olarak
tabu’laştırırlar. Örneğin bir bitkiye, bir hayvana vb.
belli bir süre için dokunulması yasaklanır. Kimi kutsal
şeylerin adlarının söylenmesi yasaklanır. Buna ad tabusu
(Fr.Tabou nominal) denir. Tabu deyimi TDK Toblumbilim
Terimleri Sözlüğü’nde tekinsiz deyimiyle
dilegetirilmiş ve şöyle tanımlanmıştır :
‘1.Belli davranış ve sözlerin bir toplumca ya
da bir yoplumsal kümece çekinceli sayılması ve olumsuz
yaptırımlara bağlanarak yasaklanması,
2. (İnsanbilimde) İlkel topluluklarda kimi
büyüsel, dinsel tasarımlara ilişkin olarak belli davranış ya
da sözlerin toplumca çekinceli sayılması ve olumsuz toplumsal
yaptırımlarla yasaklanması’.
TDK Ruhbilim Terimleri
Sözlüğü’nde de yasak kelimesi ile karşılanarak
şöyle tanımlandı : ‘Belirli bir takım davranış ya da sözlerin
toplumca tekinsiz sayılması ‘.
Doğaüstü güç.. İlkin R.H. Codrington’un
(1830-1922)19?? yılında saptadığı bu güç, Polinezya ve
Malanezya dilinde mana sözcüğüyle dilegetirilmektedir.
Codrington’un tanımı şöyle:
‘Bu, kişiliksiz ve maddedışı cinsten doğaüstü
bir güçtür. Kendini bedensel ya da tinsel olarak, insanın
sahip olduğu her çeşit üstünlükle açığa vurur. Belli bir
nesneye özgü de değildir. Her çeşit nesne üstüne
getirilebilir. Malenezya dini, yararlanmak ya da
yararlandırmak için mana edinmekten ibarettir.’
Bu doğaüstü güce Kuzey Amerika kızılderilileri
Wakan, Irokua’lar Orenda, Algonkin’ler
Manitu, Kongo ilkelleri Elima, İturi
Pigmeleri Megbe, Sioux’lar Wakanda yada
Wakonda derler.
Bu sihirli ve gizemsel güç, içine girdiği her
nesneyi (maden, bitki kayvan, insan) üstün ve etkin kılar.
Totem, bu gözle görülmez gücün maddeleşmiş biçimidir. Bu
güç, yarar sağladığı gibi zarar da verebilir. Bu bakımdan kimi
yerde tabu olur ve dokunulmazlık kazanır. İlkeller’in mana
inancı kişilikdışı bir tanrı tasarımı olması bakımından
güya İslam’ın tanrısına benzer(!).
Durkheim’in
Les Formes Elementaires de la vie Religieuse
adlı eserinde anlattıklarına göre İlkeller onu hiçbir zaman
görmediklerini söylerlermiş. Demek ki görünmezdir ve hiç bir
cisimlik ve kişilik taşımamaktadır, her türlü özelliklerden bağımsızdır,
her varlıkta belirebilir ama hiç birine özgü değildir. İçine
girdiği varlıktan önce de sonra da varolacaktır yani ilksiz ve
sonsuzdur). İçine girdiği varlıklar göçüp gider ama o hep
kendisiyle aynı kalır. Varlıklarda belirdiği tasarımı
bakımından da gizemsel bir anlayışı dile getirir.
Durkheim
age. inde şöyle der :
‘İlkel dönemde kişileşmiş bir üstün güç yoktur.
Tersine, toteme tapma; hayvana, bitkiye, eşyaya yayılmış
biçimi olmayan bulanık bir güçtür. İşte dinlerdeki kişileşmiş
güçler hep bu yaygın ve bulanık mana gücünden
çıkmıştır. Dakota’lı bir Yerli, ‘Wakan (Mana)
her zaman hareketlidir ve dünyayı dolaşır, konduğu yerler
kutsaldır, biz dualarımızı onun konduğu yerlere göndeririz’
demiştir. Demek ki güneşe, aya, yıldıza tapma bunların
kendilerinde varolan bir güçten gelmiyor; kendilerine katılan
mana gücünden ötürü kutsallaşıyorlar’.
Hubert ile M.
Mauss (1872-1950)
büyücülüğün de mana
kavramına dayandığını tanıtlamışlardır. Preuss de
ruh düşüncesinin mana’dan türediğini olgulara
dayanarak tanıtlamaya çalışmıştır.
Durkheim bunlardan
şu sonucu çıkarır :
’Sözün kısası bütün dinlerin bu yaygın mana
gücünden çıktığı düşüncesi herkesçe kabul edilmektedir’.
Mana, ilkellerin doğada sezdikleri yaratıcılığın gücüdür
ve bundan ötürü dinamizm inancının da temelidir.
İlkeller’e göre tanrılar bile mana’yla
güçlenirler :
‘En çok tanrıların ve doğaüstü güçlerin
mana’yla yüklü olduğuna inanılır. Bu güç onlardan şeflere
geçer, şefler de bunu toplum içindeki yerlerini
gözönünde bulundurarak kabile üyelerine geçirirler. Mana,
çeşitli temrin ve işlemlerle de elde edilebilir.’
Bu güç, hangi nesnenin içine girerse onu
totem kılar; demek ki totem de gücünü mana’dan
almaktadır. Birbirlerinden çok uzak bölgelerde yaşayan
ilkeller’in çeşitli adlar altında mana inancına sahip
olmaları, onu ilkel inançların temeli kılmıştır. Mana,
çeşitli büyüsel işlemlerle elde edilebildiği gibi bu gücü
taşıyan nesneyi yemekle de elde edilmektedir. Bu bakımdan
kurban eti yeme ve insan eti yeme (Yamyamlık, Kanibalizm )
geleneklerinin
temeli mana inancıdır. İlkeller etini yedikleri
hayvan yada insanın gücünü kendi bedenlerine geçirdiklerine
inanmışlardır. İlkel inançlara göre bedensel yada tinsel
üstünlüğe sahibolan insanlar, ötekilerden daha çok mana
taşıyıcısı’dırlar. Bir yarayı ya da bir hastalığı
iyileştiren bir bitki, öbür bitkilerden daha çok mana
taşıyıcısıdır ve üstün bir bitkidir. İyi yada kötü eylemde
bulunan, etkileyen, bir sonuç meydana getiren her şey mana
taşıyıcısıdır. İyi yada kötü, nerede bir şey yapılmışsa
yapan yapma gücü mana’dan almaktadır. Doğanın
etkinliğini dilegetirmek için ilkellerin sezilerine dayanarak
ileri sürdükleri mana kavramı, yüzyıllardan beri idealist
felsefelerin ve dinlerin ileri sürdükleri çeşitli
kavramlardan farksız bir kavramdır. Mana, kimi yerde
yarar ve kimi yerde zarar sağlayan ikiyanlı bir güçtür . Bu
anlayışta iyilikçi tanrılar ve kötülükçü tanrılar ikilemesinin
ilk izleri görülür. Canlılık-öncesi (Fr.Preanimiste)
ilkel dönemde din ve tanrı anlayışı mana
kavramıyla dilegetirilmiştir.
Durkheim’e göre bütün
dinler bu mana kavramından türemiştir, fiziksel kuvvet
ve güç kavramlarının ilk biçimi de mana kavramıdır.
Totem dini de
mana’nın cisimleşmesinden doğmuş ve bu akım giderek
Animizm anlayışını meydana getirmiştir.
Durkheim’a
göre ruh da, insan bedenlerinde cisimleşip kişilik
kazanan mana’dan başka bir şey
değildir. İlkel
topluluklar mana’nın , özellikle şef ve savaşcı niteliğindeki
insanlara da geçecesğine inanıyorlar ve insanlara geçmiş
bulunan bu mana’yı mana tangata adıyla
anıyorlardı. Buna karşı insandan bağımsız olarak doğaya
yayılan ve tanrılara, cinlere, meleklere bağlanan mana’ya,
mana atua diyorlardı.
Eski
Türkler’de de bu inanç görülmektedir. Türkler mana
gücünü İdi ya da İdikut adıyla anmaktadırlar.
İlkel toplulukların tabu inancının kökeninde de mana
kavramı yatar.
Bu varsayımın dışında Canlıcılık değimi,
Metafizik’te Ruh’un organik yaşamın da ilkesi olduğunu
varsayan öğretileri adlandırır. Stahl, Ravaisson,
Bouiller vb. gibi düşünürler bu anlamda Canlıcıdırlar.
Çocuk Psikolojisinde de çocuğun çevresindeki bütün
nesneleri calı sanmasına bu ad verilmiştir.
Şeriati Totem’in kutsallaştırma önümü
bayrağa benzetir: ‘Bir bayrak altında yaşayan, bayrağı
kutsallaştıran fertlerin bayrağa tapması durumunda, tapma
hepsinin ortak yönüdür. Herkesi tanımayan ve doğrudan
akrabalığı olmayan bedevi insanlar Totem’e tapmakla,
hepsinde ortak olan toplumların ruhunu övüyorlar. Topluluk
ruhu canlıdır ve daima fertlerin hamisidir. Fert veya
ferler ölür, ama toplum vardır. O halde toplum,
nesillerden ve şahıslardan ayrıdır. Ama fertlerde baki
olan bir hakikat var. Ebedidir. Bu hakikat toplum ruhudur,
bu ruhun kendisi kollektiftir.