PATRİSTİK FELSEFE

 

Hristiyan Felsefe’sinin Kilise Babaları’nca oluşturulan ilk dönemi.. Bir kökten türemiş olarak Patroloji (Fr.Patrologie) deyiminin anlamdaşı Patristik (Fr.Patristique) deyimi, Kilise Babaları (Os. Aba-ı Kinisaniye, La. Patres ecclesiae)’nın  düşünce, hayat öyküsü ve eserlerinin tümünü dilegetirir.  Hristiyan Felsefesi’nin MS 400 lü yıllara kadar süren ilk dönemi Patristik Felsefe, bu tarihten sonra Ortaçağ’ın sonuna kadar süren ikinci dönemi Skolastik Felsefe deyimleriyle nitelenir. 1.Döneme Platon’cu Hristiyan Teoloji Evresi, 2.sine Aristotelesci Hristiyan Teoloji Evresi de denir. Bununla beraber  Platon etkisi 1200 lü yıllara kadar ilk Skolastik düşünürlerde de devam etmiş ve ancak bu yy.da Aquino’lu Thomas’la yerini Aristoteles (ö. MÖ 322) egemenliğine bırakmıştır.

    Patristik Felsefe’nin ünlü Babaları Clemens (150-215), Tertulian (160-222), Origenes (185-254) ve Augustinus (354-430) dur.  Patristik Felsefe, Hristiyanlığa yapılan saldırılara karşı koymaya çalışan bir savunma felsefesi (apologia) dır.  Kilise Babası Quinctus Septimus Glorens Tertullianus’un MS 200 yılına doğru yazdığı ünlü eseri Apologeticus (Savunma) adını taşır. Titus Flavius Clemens’in bütün söylevlerinde ve eserlerinde yaptığı da bundan başka bir şey değildir. Justinus, Athemagoras, Tatianus (ki savunmacı anlamında apologet lakabıyla anılır) vb. gibi Kilise Babaları da hayatları süresince Hristiyanlığı, Hristiyan olmayanlara karşı, özellikle Grek Çoktanrıcılığı’na karşı korumaya çalıştılar. Patristik Felsefe’nin ilk döneminde bu savunma zorunludur. Grek düşüncesi Çoktanrıcı, Hristianlıksa Tektanrıcı’dır. Grek düşüncesi doğa-tanrıcı, Hristiyanlıksa kişi-tanrıcı’dır ve bağdaştırılmaları imkansız gibidir, denir. Ama güçlü bir Felsefe’ye karşı bir Tanrı anlayışı savunusu yapmak da yeni bir Felsefe doğurmuştur. Felsefe’ye karşı Felsefe yapma zorunluluğu.. Patristik Felsefe güçlü ve kavranılır bir Felsefe’ye karşı çıktığından kavranılmaz olmak karekteri taşır. Tertullianus ‘kavranılmaz olduğu için inanıyorum’ (La.Credo quia absurdum est) der. O’nun bu ünlü sözünde inanç alanının kavranılmazlıkla özdeşliği belirmektedir. (Çünkü kavranılan bilinir, bilgi alanına girer; ancak kavranılmayana inanılır ve inanç alanında kalınır).  Bu mantıksal sözün yerine Skolastik döneminde Anselmus’un ‘kavrayayım diye inanıyorum’ (La. Credo ut intelligam) sözü geçer. Bununla beraber kavranılmazlığın savunucularında kavranılır Grek Felsefesi’ne karşı sevgi ve hayranlık Clemens ile başlar. Şöyle der:

‘Benim Felsefe dediğim şey ne Stoacılık, ne Platonculuk, ne Epikurculuk ne de Aristotelescilik’tur. Belki bütün bunların adalet ve dine uygun olarak söylediklerinin bireşimidir’.[1]

Ne var ki Clemens yine de tanrısal öğrenimden başka bir öğrenimin gerekmeyeceği kanısındadır:

‘Kelam’ın kendisi göklerden bize kadar gelince insanlar başkaca her türlü öğretim zorunluluğundan kurtulmuşlardır’[2]

Clemens’e göre Hristiyanlık Grek Felsefesi’ni tamamlamış, O’nun yanılgılarını düzeltmiş ve yapmak istediğini gerçekleştirmiştir. Nesneler, Tanrı’nın örgenleridir.’[3] Bu açıklamalara eleştirel bakıldığında şöyle de denebilir. Grek Felsefesi Monoteizm’e çekilmek istenirken, kendi inançları Politeizm’e çekilmiştir. Clemens 3 ciltlik Pedagogue adlı eserinde hemen tümüyle Stoacı Ahlak ilkelerini sayıp döker. Bu sonuç ilk Hristiyan Kuramcıları için kaçınılmazdır. Etkilenmeden sıyrılmanın imkansız olduğu koca bir Stoa Öğretisi vardır. Ünlü Apologia yazarı Justinus (100 lü yıllar) şöyle yazar:

Sokrates, Herakleitos vb. gibi Grekliler, akla uygun olarak yaşadıkları için, tanrısız değil, Hristiyandırlar’ [4]

Demek ki Stoa’nın ünlü akla uygunluk ilkesi Hristiyanlarca da benimsenmiştir. Bununla beraber Roma İmparatorluğu’na egemen olduğu için pek güçlü olan Stoa’ya zorunlu ödünler verilirken asıl hayranlık Platon’a (ö. MÖ 347) yönelmektedir. Justinus şöyle yazar:

’Cisimsiz olanların ruhu beni büyüledi, idea’lar ruhumu kanatlandırdı, kısa zamanda bilgeleştiğimi hissettim’. [5]

    Justinus Platonculuğu’nun ilginç bir serüveni vardır. Felsefe öğrenmek için ilkin Aristoteles Okulu’na başvurmuş, kendisinden ücret istenmesi üzerine vazgeçmiş; sonra Pythagoras Okulu’na başvurmuş, Felsefe’den önce müzikle Matematik öğrenmesi gerektiği bildirilince ondan da vazgeçmiş, 3.olarak baş vurduğu Platon Okulu’nda ne para ne de müzik bilgisi istendiğinden onda karar kılmıştır.

    Tertullianus’çülük adlı bir Hristiyan mezhebi kuran ve Kilise Babaları içinde eserlerini Latince yazan ilk kişi olan Roma’lı Tertullianus’un öyküsü de ilginç. Bir ara Montanus’çülük (Fr.Montanime) sapıklığına kapılarak Hristiyanlığa en ağır saldırıları yazmıştır. Bir eserinde Tanrı’yı şöyle tanımlar:

‘Her varolan şey bir cisimdir, Tanrı da vardır, demek ki o da bir cisimdir. Ama öbür cisimlerin en incesi ve düzgünüdür. O kadar parlaktır ki O’nu görmemize engeldir. O’nu göremeyiz ama kendisinde akılla iyiliğin bir arada bulunduğunu biliriz. Tanrı, ilkin kendisinden tinsel bir töz alan kelam’ı yarattı. Güneşin ışınları nasıl güneşse, kelam da öylece tanrıdır.’ [6]

Hristiyanlığın en ünlü Savunma’sını yazan bu kişi, Kilise Babaları içinde Felsefe ve güzel sanat düşmanlığı ile de ünlüdür. Grek düşünürlerin  Hristiyanlığa yakın sözler söylemiş olmalarını bir rastlantı sayar,

Fırtınada çalkalanan boş bir geminin bir rastlantı sonucu bir limana düşmesi nasıl bir liman bulmak değilse, bunların da söyledikleri öylecene gerçeği bulmak değildir’ der

    Platon Felsefesi Patristiklere, Yeni-Platoncu Ammonios Sakkas’ın öğrencisi Origenes’in eliyle geçecektir. İsanın kendini insanlar için feda etmesi (Fr.Redemption), bağış (Fr.Grace), cisimleşme (Fr.Incarnation) vb. gibi Hristiyan dogmalarının Felsefî ve anlaşılır bir temele oturması gerektiğini anlayan ilk Kilise Babası’dır.  Greklidir.[7] Düşüncelerinde Platon etkisi üstün olmakla beraber Aristoteles (ö. MÖ 322) ve Stoa etkileri de görülür. Grek Felsefesi üstündeki derin bilgisi, Hristiyan dogmaların Felsefî temellere oturtabilmek için, yararlanabileceği her düşünceye başvurmasını sağlamıştır. Örneğin baba Tanrı düşüncesini Platon’a (ö. MÖ 347) , Tanrı’nın oğlu düşüncesini Aristoteles’e, Hristiyan teslisi’ni Yeni-Platonculuğa, Tanrı’nın evrenselliği’ni, Stoacılığa dayamıştır.  Tanrı zorunluğu ile insan özgürlüğü çatışmasını Stoacı bir ustalıkla şöyle çözer:

’Başlangıçta her şey özdeşti. Demek ki evrenin yasası özdeşliktir. Evrendeki çeşitlilik ilk günahın sonucudur. Demek ki elindeliğin (Os. İrade-i cüziyye) ürünüdür. Yaratıklar ya Tanrı’ya yaklaşan ya da Tanrı’dan  uzaklaşan yollardan birini bu yüzden seçebilirler, çünkü seçmek ellerindedir. Özdeşlikten çeşitliliğini doğuran cüzi irade’dir.’ [8]

Origenes, Hristiyan dogmalarınına temel olarak Platon’u alırken, onu Hristiyan dogmalarına uygun olarak düzeltmesini de bilmiştir. Örneğin, Origenes’e göre madde, Platon’da olduğu gibi kötülüklerin nedeni değildir. Platonda olduğu gibi Tanrı’nın evrende ilksiz ve sonsuz olarak hazır bulduğu bir şey değildir. Tanrı, maddeyi yaratmıştır. (Platon’da biçim vermiştir, yaratmamıştır), ama bu gerçek bir yaratma değil, ikinci dereceden bir yaratmadır. Tanrı’nın asıl yarattığı tinlerdir. Bundan ötürü de madde, kötülüklerin nedeni değil, tersine onların sonucudur. Madde, düşmüş tindir. Dünya tanrılık bilginin, düşmüş tinler için seçtiği bir eğitim yeridir. Kutsal ruh (Fr.Paraclet) O’na yardım  edecektir. Seçilmişler (Fr.Les elus) böylece kurtulacaktır. [9]

    Patristik dönem’in son büyük düşünürü Kilise Babası Augustinus’tur. Origenes’in başladığını tamamlayarak Platon’u tümüyle Hristiyanlığa yerleştirdi. Philosophia (bilgi sevgisi) artık Theologia (tanrıbilgisi) dir. Bilgeliğe erişmek, Tanrı’ya erişmek demektir. Demek ki Felsefe, artık, Tanrı bilgisi’nden başka bir şey olamaz. Us, Tanrı’yı kavrayabilir, çünkü kendisine bunun için verilmiştir. Şöyle der :

’Ruh hiç bir şeyi kendisine sunulmuş olan şeyden daha iyi bilemez, hiç bir şey de kendisine kendisinden daha çok sunulmuş değildir.’[10]  Ruh, tüm akıl’dır; ‘Ruh akılla nitelenmiş ve bedene egemen olmak için hazırlanmış bir töz’dür’ [11] Ruh, bedene egemendir ama neden değildir; ‘Ruh’un doğası basittir. Kendisinde yaşam ve bilimden başka bir şey yoktur. Çünkü bizzat kendisi yaşam ve bilimden ibarettir. Varolduğu sürece yaşam ve bilimi yitirmez, çünkü bizzat kendisini yitiremez. Hem bedenin- bir yanda az ve bir yanda çok olmaksızın- her yanındadır, hem de hiç bir yanında değildir. Bundan ötürüdür ki ruh ve beden ayrı şeylerdir. Hiçbir organda kapalı değildir, hiç bir uzayla sınırlanmamıştır’[12] Aklın Tanrı’yı kavraması bilgi yoluyla olur.

Augustinus tıpkı bir Grek düşünürü gibi, ‘bilgelik, en mutlu hayattır’ der.[13] Gerçek bilgelik Tanrı’dan başka bir şey değildir, demek ki ‘Felsefe’yle din aynı şeydir’ [14] Tanrı, her şeyin ancak kendisiyle varolduğu gerçek varlıktır; ‘her şeyin başı, ortası ve sonu olan varlıktır’ [15] O’nda ne nicelik, ne de nitelik vardır. Her şey Tanrı’nın kendisindedir ve bizzat O’nun özüdür. ‘Evren, Tanrı’dan çıkmış değil, Tanrı tarafından yaratılmıştır.’ [16] Tanrı evrenin içinde değildir, onun dışındadır ve onun yaratıcısıdır. Tanrı yarattı, çünkü yaratmak istemişti. İnsan, bundan ötesini bilemez; çünkü tanrılık irade’nin ötesinde hiç bir şey yoktur ki ereksel neden bilinebilsin. Yaratmanın dışında ne uzay, ne de zaman vardır.’ [17] Ruhun varlığını düşüncemiz ve bu düşüncemizden şüphelenmemiz tanıtlar. Her şeyden şüphe etmek hakkımızdır, ama şüphe ettiğimizden asla şüphe edemeyiz. Çünkü ‘şüphe eden yaşar, şüphe etmek varolmak demektir’[18]  Augustinusun  bu sözü, Descartes (ö. 1650) sistemine yüzyıllarca sonra çıkış noktası olacaktır. Ne var ki inanç, akıldan ve akılın şüphesinden önce gelir. Çünkü bir şeyi anlamak için, önce ona inanmak gerekir. Ruh’un ölümsüzlüğü zorunludur. Çünkü bir akla sahiptir. Ruh bu akılla gelmiş ve gelecek herşeyi kavrar. Vucuttan ayrı ve bu sonsuz bilgiyle kendisini de sonsuz kıldığından vucutla birlikte ölmez. Akıl sonsuz olduğundan ona sahip olan ruh da zorunlu olarak sonsuzdur. Ne var ki ruh, akıl ve gerçeklerden uzaklaşırsa ölmezlik niteliğini de yitirir.[19] Bu O’nun Ruh’un ölmezliğin sınırlı insanlar için kabul ettiğini gösterir.

    De Civitate Die adlı 22 bölümlük eserinde, tarihin anlamını yorumlayan   ilk eserdir. İdealist tarih anlayışının en ünlü örneğidir. Tarih’i, Tanrı’nın yeryüzünde geliştirdiği bir plan olarak niteler. Bu Tanrısal plan kıyametle son bulacak , zaman ve tarih bitecektir. İnananlar sonsuza kadar Tanrı’nın Devleti’nde yaşayacaklar, inanmayanlarsa sonsuza kadar şeytan’ın yanında ve yeryüzünde kalacaklardır.  O’na göre bu tanrısal tarih planı 6 evrede gerçekleşecektir.

    1.evre Adem’den Nuh’a,

2.evre Nuh’tan İbrahim’e,

3.evre İbrahim’den Davud’a,

4.evre Davud’dan Babil esirliğine,

5.evre Babil esirliğinden İsa’nın ortaya çıkışına kadar sürmüştür.

6.ve son evreyse İsa’yla başlamıştır ve kıyametle son bulacaktır. Bu evre, gerçek imanlıların mutluluğa hazırlandıkları evredir.

    Bu eserinde Platon’u (ö. MÖ 347) bir hayli över ve ‘Thales suyuyla, Anaximanes havasıyla, Stoacılar ateşleriyle ve Epikuros atomlarıyla çekilip gitsinler. Bütün düşünürler  Platona  başyeri vermek zorundadırlar.’ [20]

    Augustinus’a göre Platon’u en iyi anlayan Plotinos’tur. Tanrı Devleti eserinde bir takım şaşırtıcı yargılar da vardır: Kutsal olan her şey ilksiz’dir, ama  ilksiz olan her şey kutsal değildir, böyle olsaydı şeytanla cehennemin de kutsal olması gerekirdi. Ruhlar, Origenes’in dediği gibi bir ceza olarak bedene konmamıştır; böyle olsaydı kötü ruhlar’ın bedenleri çirkin olurdu, oysa şeytanın güzel bir nedeni vardır. Dünyanın 6 günde yaratılmasının nedeni, 6 sayısının çarpanlarının toplamına eşit olmasındandır.  Tarih, kimilerinin  sandığı gibi yinelenmez, çünkü İsa  bir kez ölmüştür. Eğer Adem elma çalmamış olsaydı insanlar ölmeyeceklerdi, sonsuza kadar yaşayacaklardı. Günah, etten değil, ruh’tan gelmiştir; bu günah yüzünden bedeninde ruhsal olabilecek insan, ruh’unda cisimsel olmuştur. Adem’in elma hırsızlığı yüzünden bütün insan soyunu cezalandırılmıştır; yoksa cinsel ilişki, cinsel heyecan olmaksızın gerçekleşecekti ve insanlar  böylesine bir utançla utanmayacaklardı. Bir demirci işini görürken nasıl ellerini şehvet duygusu olmaksızın gerçekleştirilmesi gerekir. Tanrı insanları seçilmişler ve lanetlenmişler olarak ikiye ayırmıştır; bu ayırma, meziyetleri ya da kusurları yüzünden değil, rasgeledir. Lanetlilerin sızlanmaya hakları  yoktur, çünkü insanların tümü laneti haketmiştir, bir bölümünün bağışlanmak üzere rasgele seçilmiş olması Tanrı’nın sonsuz iyiliği yüzündendir.


 


[1]          /Stromates, Kitap 1, CXX

[2]          /Exhortation aux gentils, c., IX

[3]          /Pedagogue, III, CXV

[4]          /Apologia,II, s.83

[5]          /Apologia,

[6]          /De testimonio animae ,

[7]          Kimi Tarihçilerce  adaş çağdaşı Putperest Origenes ile karıştırırlar.

[8]          /De principiis,

[9]          /De principiis, I, 6,3

[10]         /De vera religione, 39-72

[11]         /De Quantitate animae, XIII

[12]         /De Civitate Die, lib XI, c.X

[13]         /De livero arbitria, 1.7

[14]         /De vera religione, 5

[15]         /Soliloques, 1, 3-4

[16]         /De Civitate dei, IV,12

[17]         /Confessions, XI, 10 vd; De Civitate Dei, XI, 4-6

[18]         /De trinitate, X, 14

[19]         /De immortalitate animae, VI

[20]         /De Civitate dei, VIII,5