Jean Jacques Rousseau

1712-1778

 

Fransız Aydınlanma Düşünürleri’nden... İsviçreli Müzikçi

Feodal Sömürü ve Mutlakçı Monarşi’yle savaştı.

Dijon Akademisi, 1749 da bir Yarışma düzenlemişti. ‘Bilimler’le Sanatlar’ın ilerlemesi Erdemimizi geliştirdi mi? ‘Rousseau Yarışma’ya katıldı.

‘İnsan İyi’ydi, onu Kötü eden Uygarlık’tır. ‘ Teziyle 37 Yaşında Akademi Armağanını kazandı. Ünü bir anda Avrupa’ya yayıldı.

Bu Düşüncelerini  Discours sur les Sciences et les Arts  (Bilimler’le Sanatlar Üstüne Demeç)  Adlı Eserinde şöyle savundu.:

‘Birkaç Yüzyıl önce Avrupalılar Mutlu Bilgisizlikleri içinde Erdemli yaşıyorlardı. Bu Bölge’de Edebiyat Sanatı’nın yeniden dirilerek Erdemsizlikler’in türemesine Müslümanlar Sebep oldu. Bizans'ın Çökmesi Grek Sanatı’nın Kalıntıları’nı İtalya'ya göçürdü. Yazma Sanatı’nı Düşünme Sanatı kovaladı. Avrupalılar’ın Mutsuz Bilgiçlikleri, Erdemsiz Uygarlıkları da böylece başlamış oldu. Müslümanlar, Bizans’ı silip süpürmeseydiler Avrupa'da bir Rönesans olmayacak, Avrupalılar da Mutlu Bilgisizlikleri içinde Erdemli yaşayacaklardı.’

Discours sur les Sciences et les Arts  un Yeni Baskısı’nda şöyle yazar:

Ün nedir? İşte Ünümü borçlu olduğum Eser. Bana bir Armağan kazandırmış ve Adımı tanıtmış olan bu parça, orta Derecede’dir, bir Bakıma hiç de Önemli değildir, diyebilirim. Eğer bu ilk Yazı’ya gereğinden çok değer verilmeseydi Yazarı da nice Mutsuzluklar’dan korunmuş olurdu. Oysa önceden gösterilen bu Yersiz Övgü’nün, sonradan, çok daha Yersiz Yergileri üstüme çekmesi Kaderimmiş benim.’

‘Ebediyat, Sanat ve Bilim’in İnsanları kuşatan Zincirleri Çiçekler’le süsler, Özgür yaşamak için doğmuş görünen İnsanlar’daki o Doğal Duygu’yu boğar, Tutsaklıklarını sevdirir ve onları Sözde Uygar Uluslar Kılığına koyar. Bilimler ve Sanatlar Kral Tahtlarını sağlamlaştırmışlardır. Sanat, Davranışlar’ımıza Yapmacık katmadan önce yaşadığımız ne kadar Sade’ydi, Törelerimiz Kaba ama ne kadar Doğal’dı. Doğrusu, İnsan’ın Tabiatı şimdikinden İyi değildi ama İnsanlar birbirlerinin Ruhlarına kolayca girebildiklerinden ne kadar Rahat yaşıyorlardı. Bugünse Hoşa gitmek Sanatı daha kurnazca Özentiler’le birtakım Kurallar’a bağlandığından Törelerimiz bayağılaştı. Bütün Ruhlar aynı Kalıb’a dökülmüş görünüyor. İçimizden geldiği gibi yaşamıyoruz. Kimse, olduğu gibi görünmek Gücünü gösteremiyor. Bu Sürekli Baskı altında, Toplum Adlı bir Sürü Meydana getiren İnsanlar, daha Güçlü bir Neden Davranışlarını değiştirmezse, aynı Durumlar Karşısında hep aynı Şeyleri yapacaklardır. İnsanlar’ın Özlerini asla bilemeyeceğiz.

Bilim ve Sanat yükseldikçe Erdem’in silindiği görülür. Bu Olay, her Yer’de ve her Zaman olagelmiştir. Astronomi Saçma İnançlar’dan doğmuştur; Hitabet Yutku’dan, Kin’den, Dalkavukluk’tan; Geometri Cimrilik’ten; Doğa Bilgisi boş bir Merak’tan; her Şey, Ahlak bile İnsan’ın Kibrinden.. Bilimler’in ve Sanatlar’ın bizim Kötü Eğilimlerimizden çıktıkları Açık’tır. Şu halde bunların hiç biri, bizim Erdemler’imizden doğmuş değil. Hele varmak istedikleri yere bakınca Doğuş’larındaki Kusur Büsbütün beliriyor. Lüks onları beslemese Sanatlar ne İşe yarardı, Haksızlık olmasa Hukuk’un ne Yararı olurdu? Sonunda, Mutlu bir Rastlantı’yla, Gerçeği bulsak bile ondan Hangimiz gereğince yararlanabileceğiz ki? Söyleyin Bana ünlü Filozoflar, Boşlukta Cisimler’in Neden birbirlerini çektiğini öğretmemiş olsaydınız Sayımız daha mı Az olurdu, daha Kötü mü Yönetilirdik, daha Güçsüz, daha Erdemsiz mi olurduk? Elde ettiğiniz Sonuç nedir?

Lüks’ün Zorunlu Sonucu olan Ahlak’ın bozulması, böylelikle Zevklerimizin de bozulmasına sebep olmuştur. İlk Çağlar’ın Sadeliğini Özlem’le anmadan Erdem’i düşünemiyoruz artık. Romalılar Sanat Zevkleri’ni geliştirdikçe Askerlik Değerleri’nin azaldığını görmüşlerdir. Grekliler, Promethus'u Kafkasya’daki bir Dağ’a boşuna çivilemediler. Eski Grek Respublikaları, Vatandaşlarını Evlerine kapayıp uyuşturan, Bedenlerini çökertip Ruhlarını gevşeten Durgun Sanatları yasaklamışlardı. Bilgisizliğe Övgü’nün en güzelini yapan Bilgin Sokrates değil midir, -Tanrılar’ın Bana verdiği Us üstünlüğünü hiç bir Şeyi bilmediğimi bildiğimde belirtiyor-, diyerek.

Bahçelerimiz Heykeller’le, Salonlarımız Tablolar’la Süslü. Halk’a beğendirilmek istenen bu Eserler neler söylüyor dersiniz? Bunlar, İnsan Usu’nun, İnsan Duygusu’nun ne kadar Sapıklığı varsa işte onları canlandırırlar. Bütün bu Kötülükler, Bilimler’le Sanat Değerleri’nin yükselip Ahlak Değerleri’nin alçalmasıyla İnsanlar arasına sokulmuş olan o Uğursuz Eşitsizlik’ten değilse, neden doğuyor? Artık bir İnsan’ın Namuslu olup olmadığı değil, bir Sanat’a Kabiliyetli olup olmadığı aranmaktadır. Bir Kitab’ın Yararlı olması değil, Güzel yazılmış olması aranmaktadır. Her Türlü Övgü Parlak Zeka’yadır, Erdem’e değil. Bu Sonuç Bilimler’le Sanatlar’ın yeniden diriltilmesiyle bir kez daha belirmiştir. Evet, Yazarlarımız, Düşünürlerimiz, Astronotlarımız, Şairlerimiz, Ressamlarımız var da Değerli Vatandaşlarımız yok. Sultan Ahmet, Matbaa’yı Yurduna sokmamak için direnmekte Haklı’ydı. İnsan Kafası’nın Bütün Saçmalıklar’ını Yarına iletecek olan bu Makine ne kadar Korkunç’tur. Krallar bu Korkunç Makine’yi Kapı dışarı etmelidirler. Yarın’ın Çocukları, Biz’den daha Budala değillerse eğer, Ellerini Hava’ya kaldırıp acı acı şöyle bağıracaklardır: -Ey Ulu Tanrı, Sen Bizi Babalarımızın Bilgilerinden ve Uğursuz Sanatları’ndan koru. Bize Bilgisizliğimizi, Sağlığımızı, Yoksulluğumuzu bağışla. Bizi Mutlu edebilecek ve Senin en Değerli Saydığın Şeyler işte asıl bu Nimetler’dir.-’

Eseri şu Sözler’le bitirir:’

‘Ey Erdem, Sade Ruhlar’ın İnce ve Yüksek Bilgisi, Seni öğrenmek için bu kadar Araca ve Zahmete ne Luzum var? Senin İlkeler’in bütün Yürekler’de Kazılı değil mi? Senin Kanunlarını öğrenmek için kendine kapanmak, Hırsızlar’dan Uzak kalındığı bir An’da, Vicdanının Sesini dinlemek yetmez mi? İşte Asıl Felsefe budur, onunla yetinelim.'

Diğer bir Eser’den: 'Ruh’un Derinliği’nde bir Adalet ve bir Ahlak İlkesi vardır. Bu İlke Ruh’la birlikte doğmuştur. Ne dersek diyelim, yaptığımız İş’in İyi ya da Kötü olduğunu Biz onunla ölçeriz, başkalarının İşlerini de bu İlke’yle ölçeriz. İşte Ben buna Vicdan diyorum.'

Voltaire kendisine bu Eseri gönderen Rousseau’ya yazdığı Teşekkür Mektubu’nda şöyle diyecektir: ‘Eserinizi aldım, teşekkür ederim. Bizi yeniden Hayvan etmek için kimse Sizin kadar Kafa patlatmamıştır. Eserinizi okuyan, Elinde olmadan, Dört Ayak Üstünde yürümek isteğini duyuyor. Bu Huyu bırakalı 60 Yıl’dan fazla olduğu için kendi Payıma İmkansızlığını görüyor, O’nu Siz’den ve Ben’den daha çok Hak edenler’e bırakıyorum.’

 

Eşitsizlik Üstüne Söylev:

5 Yıl sonra 42 Yaşında Dijon Akademisi’nin açtığı bir başka Yarışma’ya da ‘Eşitsizlik Üstüne Söylev’ Adlı Eseriyle katıldı.

 İnsanlar’ın Doğuşlarında Eşit olduklarını  ve bu Eşitliğin Özel Mülkiyet’le bozulduğunu İleri sürdü. Kardeşce yaşanılan Doğal Düzen’e dönülmesini istedi.

Doğal Durum (Tabii Hal) Hobbes’ın  sandığı gibi hiç de bir Savaş Durumu değildi. İnsanlar Eşit Haklar’la aralarında sözleşerek toplumsallaşmışlardır.

'Ey İnsan, hangi Ulus’tan olursan ol ve ne Türlü düşünürsen düşün, dinle. Yalancı Kitaplar’dan değil de, asla Yalan söylemeyen Doğa’dan okuduğumu sandığım Biçimiyle işte Tarih’in.. Öyle bir Çağ ki, bunu hissediyorum, kişi orada durmak ister. Sana gelince, İnsanlığın durmasını isteyebileceğin Çağı arayacaksın. Bahtsız Torunlar’ına daha da Büyük Hoşnutsuzluklar’ı hazırlayan Nedenler’den dolayı Şimdiki Durum’undan yakınan Sen, belki de Geri dönmek isteyeceksin ve bu Duygun, Atalar’ın için bir Övgü, Çağdaşlar’ın için bir Eleştirme, Sen’den sonra yaşamak Bahtsızlığına katlanacaklar içinse Acıma ve Korku olacaktır.'

'İki Türlü Eşitsizlik vardır. Doğal Eşitsizlik ve Siyasal Eşitsizlik. Doğal Eşitsizlik Sağlıksal ve Bedensel Güçler’in Eşitsizliği’dir. Siyasal Eşitsizlik ise Toplumsal Üstünlükler’in yarattığı Eşitsizlik’tir. Acaba bu 2 Eşitsizlik arasında bir İlişki var mıdır, daha açık bir Değiş’le Örneğin bir Patron çalıştırdığı İşçiler’inden Kolunun ya da Kafasının Gücü bakımından her halde daha Üstün müdür? Doğal Eşitsizlik, gerçek bir Eşitsizlik değildir. Gerçek Eşitsizlik Uygarlık’la başlamaktadır.'

O'na göre İlkel İnsan Eşit ve Özgür’dü. Toplumsal İnsan da Eşit Haklar’la yapacağı Contrat Social ve Yasalar’la kendi Özgürlüğünü kendisi sağlayacaktır. Tek Devlet Biçimi, Halk Egemenliği’dir. (Marksistler O’nu Oluşmaya başlamış olan Burjuva Demokrasisi’nin İdeologu sayacaklar ) Toplum’da herkes Us’unun Yasaları’na uyar... Us  Ortak’tır. Bu yüzden Us’una uyan herkes aynı Şeyi yapacak ve isteyecek demektir. İnsan, Us’unun almadığı Şeyler’e zorlanamaz. Genel Özgürlükler’inden Vaz geçen Kişiler, Genel İyiliği ancak kendi Çıkarlarıyla uyuştuğu oranda isterler. Öyleyse İnsanlar başka :ıkarlarını sağlamak için, Özgürlük Çıkarından Vaz geçeceklerdir. Gerçek Siyasa, bu Uyuşma’ya dayanır. Çeşitli Gelenek, Görenek ve Toprak Koşulları, Çeşitli Yasalar gerektirir. İnsan, Kişisel Yorgunluğu’nu azaltmak için Uygarlığı istemiş, oysa Uygarlık ondan daha Büyük Yorgunluklar isteyerek onu aldatmıştır. Başlangıçta Doğal Özgürlük, Ahlak, Eşitlik vardı. Mülkiyet’in ortaya çıkması, Uygar Toplumlar’ı doğurdu ve Özgürlüğün, Ahlak’ın, Eşitliğin Çöküntüsü başladı. Devlet Baskısı bu Çöküş’ün en Yüksek Noktasıdır. Bunun Sonu ya Genel Kölelik ya da Ereksel bir Düzen’le Baskı’nın Yok edilmesi olacaktır. Tanrı, en Yüksek Öz’dür. Din, bu Yüksek Varlığın bize verdiği Dinsel Duygu’dan İbaret’tir. Yeter ki Tapınma Biçimciliği, Kurallar, Din Adamları gibi Aracı ve Yabancı Güçler onu bozmasın. Her Vatandaş’a Görevlerini sevdirecek bir Uygarlık Dini olmalıdır. Ahlak da Din gibi İlahî bir Duygu’dan meydana gelir. Bu Duygu Ben Sevgisi’nin gelişmesi sonucu olan Vicdan Duygusu’dur. Vicdan, Us  Yoluyla aydınlatılır ve İnsanlar’ı yönetir. İnsan İyi’dir, Yabancı, bir Şey onu değiştirmedikçe de İyi kalacaktır. İnsan’ın Tek Tutkusu Ben Sevgisi’dir ki onun da İyilik ya da Kötülük’le hiç bir ilgisi yoktur. İnsan içinde bulunduğu Koşullar’a göre İyi ya da Kötü olur.’  [1]

İlkel İnsan’ı, Aristoteles'in(ö.MÖ 322) sandığı gibi, bir Hayvan türü olarak Ele almaz. Gerçek bir İnsan’dır. Ama İlkel İnsan da, kimi Hayvanlar’dan daha Güçsüz olsa da Hayvanlar gibi Karnını doyuruyor, Susuzluğunu gideriyor ve birleşiyor.  Birinin diğerine hiç bir Üstünlüğü yoktur. Çünkü bu Üstünlük hiç bir İş’e yaramayacaktır. Eğer onu bir Ağaç’tan kovarlarsa diğer Ağac’a gidebilir. Hiç bir Hüner’i, Dil’i, Tartışması, İlgisi, Evi Barkı yoktur. Buysa hiç Kimse’nin diğerine İhtiyacı olmadığını belirtmektedir. Bir başkasına İhtiyacı olmadığına göre ona Zarar vermek isteğini de duymayacaktır. Hem ne Türlü bir Zarar verebilirdi ki? Biri, diğerinin topladığı Yemişler’i Ele geçirebilirdi ama ona Söz geçiremezdi. Söz geçirmek isteyenin köleleştirmek istediğini Ayağının Altına alıp kaçmaması için Sürekli bir Çaba harcaması gerekirdi. Buysa, köleleştirilmek istenilenden çok köleleştirmek isteyenin Özgürlüğünü Yok ederdi.

Kölelik Nağı, İnsanlar’ın İlişkileri’yle başlamaktadır. Kendisini Öteki için kesin olarak Gerekli kılmayan Adam, onu hiç bir Zaman köleleştiremez. Öyleyse Gerçek Eşitsizlik bu Gereklilik’le, daha açık bir Değiş’le Uygarlık’la başlamaktadır.

Rousseau’nun bu Kurgular’ını 1789 Fransız Devrimcileri’nin Sol Kanadı olan Jakoben’ler ve özellikle de Robespierre (1758-1794 ) Temsil etti.

 

Söylev'in 2.Bölümü şöyle başlar:  

‘'Bir Toprağı çevirip, burası benim’dir demeye Cesaret eden ve Çevresinde buna inanacak kadar Budalalar bulan İlk İnsan, Uygar Toplum’un Kurucusu’dur. Kazıkları sökecek ya da Hendeği dolduracak Hemcinlerine; ‘Bu Adam’ı dinlemeyiniz, Meyveler’in Herkes’in olduğunu ve Toprak’ın hiç Kimse’nin olmadığını unutursanız mahvolursunuz diyebilecek olan bir başka Adam; İnsanlığı ne kadar Suçlar’dan, Yoksulluklar’dan korumuş olurdu.'’

  Öyleyse bu İş nasıl oldu? Bir Adam çıkıp da bir Toprak Parçası’nın Çevresine Kazıklar çakıp nasıl burası benim’dir, diyebildi.

 1.İnsan’ın İlk Duygusu, Korunma Duygusu’dur. İlkel İnsan korunabilmek için Doğa Engelleri’ni aşmayı, gerektiğinde Diğer Hayvanlar’la dövüşmeyi Er geç öğrenmek zorundaydı. Çünkü Zorluklar gittikçe Baş göstermeye başlamıştı. Kurak Yıllar, Uzun ve Dondurucu Kışlar İnsanlar’ın Yeni Hünerler elde etmelerini gerektiriyordu. Kara Yemişleri donunca ya da kavrulunca Göller’den ve Denizler’den yararlanmakıydı. Olta, Zoka, yaya ve Ok bu Zorunluluk’la yapıldı. Tüylü Hayvanlar’ın Derilerini yüzüp bu Deriler’e bürünmek böylelikle öğrenildi.

2.Zihin aydınlandığı oranda Hünerler gelişti. Odunlar kesilmeye, Kulubeler yapılmaya başlandı. İşte bu Kulubeler, İlkel Aileler’in birbirlerinden ayrılmalarını doğuran ve belki de İlk Çatışmalar’ı gerektiren İlk Mülkiyet Tohumları’dır.

3.En Hünerli, en Sayılan oldu. Bu Durum İlk Eşitsizliğe atılan en Büyük Adım’dı. Sayılan, uyandırdığı bu Saygı’dan yararlanmaya başlayacaktır. Önce bunu Kurnazlık’la sağlayacak, İkiyüzlülük ve Yalan böylelikle filizlenecektir. Bu Durumu, bir Gün gelecek, elbette Sertlik ve Korkutma kovalacaktır. İlkel İnsan artık Yepyeni bir Duygu’yla baş başadır, başkalarına karşı Üstün olmak istemektedir. Bir yandan Rekabet, diğer yandan Çıkarlar Çatışması ve Sürekli olarak kendi Yararını başkalarının Zararından sağlamak Durumu gibi Kötülükler, Mülkiyet’in İlk Sonucu ve doğmakta bulunan Eşitsizliğin Ayrılmaz Nedenleridir.

4.Para doğmadan önce Varlık, Toprak ve Hayvanlar’dan İbaret’ti. Babalar’dan Çocuklar’a geçen bu Varlık gittikçe büyüyünce, Kimileri için Mülklerini ancak Başkalarının Zararına büyütebilmekten başka bir Şey kalmamıştı. Kimileri de ister Güçsüzlük, ister Tembellik Yüzünden olsun, büsbütün Malsız kalmak Zorunda’ydılar. Çevreler’inde her Şey değiştiği halde sadece kendileri  değişmemiş olan bu gibiler için de Geçmişlerini Varlıklılar’ın Elinden ya bir Hizmet Karşılığı’nda ya da Zorla almaktan başka yapılabilecek hiç bir Şey yoktu. İşte, Huy ve Yapılar’ın Çeşitliliğine göre, Ezmek ve Ezilmek böylelikle belirmeye başladı. Adalet’in pek Güçsüz bulunduğu bir Çağ’da Çeşitli Kötülükler Olağanüstü bir Hızla geliştiler.

5.Varlıklılar, Çıkarları gereği, Birbirleriyle dayanışmak Zorunda’ydılar. Buna karşı Yoksullar da kendilerini korumak için Barış ve Düzen Yasaları koymak Zorunda kaldılar. Gerçekte hepsi kendi Özgürlükler’ini sağlamak Kuruntusu içinde, kendi Zincirlerine koşuyorlardı. İçlerinden en Akıllıları, Özgürlükler’inin bir Parçasını korumak için Özgürlükler’inin Diğer Parçasını harcamak gerektiğini anladılar. Contrat sociale Gereği Devlet böylece doğmuş oldu.[2]

Söylev şu Sözler’le biter:

'Eşitsizlik, Doğal değildir, Güc’ünü İnsan Usu’nun Gelişmesinden almakta ve sonunda Mülkiyet Yasaları’yla gerçekleşmektedir. Çoğunluk, Yoksulluk’tan kıvranırken bir Avuç Kişi’nin gerektiğinden çok Şeyleri bol bol Ellerinde tutması Doğal Yasa’ya açıkça Aykırı’dır.'

Ölüm’ünden 11 Yıl sonra gerçekleşen 1789 Fransız Devrimi ve onu izleyen Bütün Dünya Devrimleri Rousseau’nun bu Spekülasyonları’yla tutuştu.

Hançerlioğlu O’nu şöyle eleştirir:’ Rousseau’nun Doğal Hal’i Tümüyle bir Hayal ürünü’dür, tarih’te saptanmış böylesine bir toplumöncesi Durum yoktur. Tam tersine, İnsanlar Hayvanlık Evresi’nden toplumsallaşmakla İnsanlık Evresi’ne geçmişlerdir. Aristotelesin (ö.MÖ 322) pek Haklı olarak söylediği gibi, İnsan Toplumsal bir Hayvan’dır.  Darwin’in de dolaylı olarak ispatladığı gibi, Sayısız Maymun Kümeleri’nden biri toplumsallaşmakla insanlaşmıştır. İkinci olarak Tüm Kurgucu Düşünürler gibi Rousseau da Eşitsizliğin baş Nedeni olarak Özel Mülkiyet’i görmektedir ki bu da Büyük bir Yanılgı’dır. Eşitsizliğin Nedeni olarak Özel Mülkiyet değil, sadece Büyük Çoğunluğu üretebilmekten Yoksun kılan Üretim Araçlar’ının Özel Mülkiyeti’dir. Üretim Araçları’nın Toplum’a maledilmesi, İnsanlar’ı mülksüzleştirmek için değil, tam tersine, Tümünü ve daha çok Mülkü kılmak için önerilmektedir.  3. olarak Sosyal kontrakt Düşlemsel Hayali bir Kurgu’dan İbaret’tir. Tarihsel Süreç’te böyle bir şey Yok’tur. Kontrat Kurguları’nı böylesine Temelsiz bir Varsayıma dayaması gerekmezdi. Hem bu Varsayım Rousseau’nun Temel Düşüncesi’nde de bir Çelişki meydana getirmektedir, çünkü böyle bir Sözleşme Rousseau’nun karşı çıktığı Özel Mülkiyet’i temellendirir.  4.olarak Rousseau Ruh’un Ölümsüzlüğüne inanmaktadır, Toplum’u düzenlemek için Uygarlık Dini Adıyla da olsa yine de bir Din önermektedir. Teist (Tanrıcı) değilse de Deist (Yaratancı) dır. Bilim’in Alanından çıkıp Metafiziğin Alanına girmiş demektir. 5. olarak Rousseau Doğal İlişkiler’in, Toplumsal İlişkiler’e Üstünlüğünü savunmuştur. İnsan tam Tersine, Doğal İlişkiler’in değil, Toplumsal İlişkileri Bütünüdür. Toplumsal İlişkiler’inden soyutlanan İnsan’ın, İnsanlığı kalmaz. 6.olarak Rousseau Doğuştan Düşünceler’e inanmaktadır. Böyle bir Varsayım bir 1700ler Düşünürü yüzyıllarca Yıl gerideki Platon Düşünceciliği’ne götürür.’

 

                 Eserleri:

                 -Discours sur les Sciences et Les Arts, ( Bilimler ve Sanatlar Üstüne Sözlev),[3]

                 -Discours sur l’origine de l’Inegalite, (Eşitsizliğin Kaynağı Üstüne Söylev), [4]

                 -Discours sur l’Economie Politique, (Siyasal Ekonomi Üstüne Söylev), [5]

                 -Lettre a d’Alembert sur les Spectacles, (Tiyatro Oyunları Üstüne d’Alembert’e Mektup), [6]

                 -Julie ou la Nouvelle Heloise, (Julie ya da Yeni Heloise,) [7]Roman,

                 -Du Contrat Social, (Toplum Sözleşmesi), [8]

                 -Emile ou l’Education , (Emil ya da Eğitim), [9]Pedagojik Roman,

                 -Lettre a Christophe de Beaumont, (Ch. De Beaumont’a Mektup), [10]

                 -Lettres de la Montagne, (Dağ’dan mektuplar), [11]

                 -Lettre sur la Providence, (Tanrı Kayrası Üstüne Mektup), [12]

                 -Dictionnaire, (Sözlük), [13]

                 -Confessions, (İtiraflar), [14]

                 -Trois Dialogues, Rousseau juge de Jean-Jacques, (3 Diyalog, Rousseau, J. Jacque’i yargılıyor), [15]

                 -Reveries du Promeneur Solitaire, (Yalnız Gezen’in Düşlemleri), [16]

                 -Queuvres, (Bütün Eserleri), Dupeyrau, [17]35 cilt,

                 -Correspondance Generale, (Genel Yazışmaları), 12 cilt,


 


[1]          Letters de A.M. de Beaumont

[2]          Kontrat kurucusu o  değildir. O’ndan önce bu varsayım Çin’li, Mo Tzu, Grek sofistleri, Sokrates, Epikuros, Hobbes, Gassendi, Spinoza, Locke vb.gibi pek çok düşünür tarafından ilerisürülmüştür ..

[3]          1750,

[4]          1755,

[5]          1760,

[6]          1758,

[7]          1761,

[8]          1762,

[9]          1762,

[10]         1763,

[11]         1764,

[12]         1756,

[13]         1762,

[14]         1782-89

[15]         1789,

[16]         1782,

[17]         1782,