Jean Jacques Rousseau
1712-1778
Fransız Aydınlanma
Düşünürleri’nden... İsviçreli Müzikçi
Feodal Sömürü ve
Mutlakçı Monarşi’yle savaştı.
Dijon Akademisi,
1749 da bir Yarışma düzenlemişti.
‘Bilimler’le
Sanatlar’ın ilerlemesi Erdemimizi geliştirdi mi? ‘Rousseau
Yarışma’ya katıldı.
‘İnsan İyi’ydi, onu
Kötü eden Uygarlık’tır. ‘ Teziyle 37 Yaşında Akademi
Armağanını kazandı. Ünü bir anda Avrupa’ya yayıldı.
Bu Düşüncelerini
Discours sur les Sciences et les Arts (Bilimler’le
Sanatlar Üstüne Demeç) Adlı Eserinde şöyle savundu.:
‘Birkaç Yüzyıl önce
Avrupalılar Mutlu Bilgisizlikleri içinde Erdemli yaşıyorlardı.
Bu Bölge’de Edebiyat Sanatı’nın yeniden dirilerek
Erdemsizlikler’in türemesine Müslümanlar Sebep oldu.
Bizans'ın Çökmesi Grek Sanatı’nın Kalıntıları’nı İtalya'ya
göçürdü. Yazma Sanatı’nı Düşünme Sanatı kovaladı.
Avrupalılar’ın Mutsuz Bilgiçlikleri, Erdemsiz
Uygarlıkları da böylece başlamış oldu. Müslümanlar, Bizans’ı
silip süpürmeseydiler Avrupa'da bir Rönesans olmayacak,
Avrupalılar da Mutlu Bilgisizlikleri içinde Erdemli
yaşayacaklardı.’
Discours sur les
Sciences et les Arts
un Yeni Baskısı’nda şöyle yazar:
‘Ün nedir?
İşte Ünümü borçlu olduğum Eser. Bana bir Armağan kazandırmış
ve Adımı tanıtmış olan bu parça, orta Derecede’dir, bir Bakıma
hiç de Önemli değildir, diyebilirim. Eğer bu ilk Yazı’ya gereğinden
çok değer verilmeseydi Yazarı da nice Mutsuzluklar’dan korunmuş
olurdu. Oysa önceden gösterilen bu Yersiz Övgü’nün, sonradan,
çok daha Yersiz Yergileri üstüme çekmesi Kaderimmiş benim.’
‘Ebediyat, Sanat ve
Bilim’in İnsanları kuşatan Zincirleri Çiçekler’le süsler,
Özgür yaşamak için doğmuş görünen İnsanlar’daki o Doğal
Duygu’yu boğar, Tutsaklıklarını sevdirir ve onları Sözde
Uygar Uluslar Kılığına koyar. Bilimler ve Sanatlar Kral
Tahtlarını sağlamlaştırmışlardır. Sanat,
Davranışlar’ımıza Yapmacık katmadan önce yaşadığımız ne kadar
Sade’ydi, Törelerimiz Kaba ama ne kadar Doğal’dı. Doğrusu,
İnsan’ın Tabiatı şimdikinden İyi değildi ama İnsanlar
birbirlerinin Ruhlarına kolayca girebildiklerinden ne kadar
Rahat yaşıyorlardı. Bugünse Hoşa gitmek Sanatı daha kurnazca
Özentiler’le birtakım Kurallar’a bağlandığından Törelerimiz
bayağılaştı. Bütün Ruhlar aynı Kalıb’a dökülmüş görünüyor.
İçimizden geldiği gibi yaşamıyoruz. Kimse, olduğu gibi
görünmek Gücünü gösteremiyor. Bu Sürekli Baskı altında, Toplum
Adlı bir Sürü Meydana getiren İnsanlar, daha Güçlü bir Neden
Davranışlarını değiştirmezse, aynı Durumlar Karşısında hep
aynı Şeyleri yapacaklardır. İnsanlar’ın Özlerini asla
bilemeyeceğiz.
Bilim ve Sanat
yükseldikçe Erdem’in silindiği görülür.
Bu Olay, her
Yer’de ve her Zaman olagelmiştir. Astronomi Saçma
İnançlar’dan doğmuştur; Hitabet Yutku’dan, Kin’den,
Dalkavukluk’tan; Geometri Cimrilik’ten; Doğa Bilgisi
boş bir Merak’tan; her Şey, Ahlak bile İnsan’ın
Kibrinden.. Bilimler’in ve Sanatlar’ın bizim Kötü
Eğilimlerimizden çıktıkları Açık’tır. Şu halde bunların hiç
biri, bizim Erdemler’imizden doğmuş değil. Hele varmak
istedikleri yere bakınca Doğuş’larındaki Kusur Büsbütün
beliriyor. Lüks onları beslemese Sanatlar ne İşe
yarardı, Haksızlık olmasa Hukuk’un ne Yararı olurdu?
Sonunda, Mutlu bir Rastlantı’yla, Gerçeği bulsak bile ondan
Hangimiz gereğince yararlanabileceğiz ki? Söyleyin Bana ünlü
Filozoflar, Boşlukta Cisimler’in Neden birbirlerini çektiğini
öğretmemiş olsaydınız Sayımız daha mı Az olurdu, daha Kötü mü
Yönetilirdik, daha Güçsüz, daha Erdemsiz mi olurduk? Elde
ettiğiniz Sonuç nedir?
Lüks’ün Zorunlu
Sonucu olan Ahlak’ın bozulması, böylelikle Zevklerimizin de
bozulmasına sebep olmuştur. İlk Çağlar’ın Sadeliğini Özlem’le
anmadan Erdem’i düşünemiyoruz artık. Romalılar Sanat
Zevkleri’ni geliştirdikçe Askerlik Değerleri’nin azaldığını
görmüşlerdir. Grekliler, Promethus'u Kafkasya’daki bir
Dağ’a boşuna çivilemediler. Eski Grek Respublikaları,
Vatandaşlarını Evlerine kapayıp uyuşturan, Bedenlerini
çökertip Ruhlarını gevşeten Durgun Sanatları yasaklamışlardı.
Bilgisizliğe Övgü’nün en güzelini yapan Bilgin
Sokrates değil midir, -Tanrılar’ın
Bana verdiği Us üstünlüğünü hiç bir Şeyi bilmediğimi
bildiğimde belirtiyor-, diyerek.
Bahçelerimiz
Heykeller’le, Salonlarımız Tablolar’la Süslü.
Halk’a beğendirilmek istenen
bu Eserler neler söylüyor dersiniz? Bunlar, İnsan Usu’nun,
İnsan Duygusu’nun ne kadar Sapıklığı varsa işte onları
canlandırırlar. Bütün bu Kötülükler, Bilimler’le Sanat
Değerleri’nin yükselip Ahlak Değerleri’nin alçalmasıyla
İnsanlar arasına sokulmuş olan o Uğursuz Eşitsizlik’ten
değilse, neden doğuyor? Artık bir İnsan’ın Namuslu olup
olmadığı değil, bir Sanat’a Kabiliyetli olup olmadığı
aranmaktadır. Bir Kitab’ın Yararlı olması değil, Güzel
yazılmış olması aranmaktadır. Her Türlü Övgü Parlak Zeka’yadır,
Erdem’e değil. Bu Sonuç Bilimler’le Sanatlar’ın yeniden
diriltilmesiyle bir kez daha belirmiştir. Evet, Yazarlarımız,
Düşünürlerimiz, Astronotlarımız, Şairlerimiz, Ressamlarımız
var da Değerli Vatandaşlarımız yok. Sultan Ahmet,
Matbaa’yı Yurduna sokmamak için direnmekte Haklı’ydı. İnsan
Kafası’nın Bütün Saçmalıklar’ını Yarına iletecek olan bu
Makine ne kadar Korkunç’tur. Krallar bu Korkunç Makine’yi Kapı
dışarı etmelidirler. Yarın’ın Çocukları, Biz’den daha Budala
değillerse eğer, Ellerini Hava’ya kaldırıp acı acı şöyle
bağıracaklardır: -Ey Ulu Tanrı, Sen Bizi Babalarımızın
Bilgilerinden ve Uğursuz Sanatları’ndan koru. Bize
Bilgisizliğimizi, Sağlığımızı, Yoksulluğumuzu bağışla. Bizi
Mutlu edebilecek ve Senin en Değerli Saydığın Şeyler işte asıl
bu Nimetler’dir.-’
Eseri şu Sözler’le bitirir:’
‘Ey Erdem, Sade Ruhlar’ın İnce ve Yüksek Bilgisi, Seni
öğrenmek için bu kadar Araca ve Zahmete ne Luzum var? Senin
İlkeler’in bütün Yürekler’de Kazılı değil mi? Senin
Kanunlarını öğrenmek için kendine kapanmak, Hırsızlar’dan Uzak
kalındığı bir An’da, Vicdanının Sesini dinlemek yetmez mi?
İşte Asıl Felsefe budur, onunla yetinelim.'
Diğer bir Eser’den: 'Ruh’un Derinliği’nde bir Adalet ve bir
Ahlak İlkesi vardır. Bu İlke Ruh’la birlikte doğmuştur. Ne
dersek diyelim, yaptığımız İş’in İyi ya da Kötü olduğunu Biz
onunla ölçeriz, başkalarının İşlerini de bu İlke’yle ölçeriz.
İşte Ben buna Vicdan diyorum.'
Voltaire kendisine bu Eseri
gönderen Rousseau’ya yazdığı Teşekkür Mektubu’nda şöyle
diyecektir: ‘Eserinizi aldım, teşekkür ederim. Bizi yeniden
Hayvan etmek için kimse Sizin kadar Kafa patlatmamıştır.
Eserinizi okuyan, Elinde olmadan, Dört Ayak Üstünde yürümek
isteğini duyuyor. Bu Huyu bırakalı 60 Yıl’dan fazla olduğu
için kendi Payıma İmkansızlığını görüyor, O’nu Siz’den ve
Ben’den daha çok Hak edenler’e bırakıyorum.’
Eşitsizlik Üstüne Söylev:
5
Yıl sonra 42 Yaşında Dijon Akademisi’nin açtığı
bir başka Yarışma’ya da ‘Eşitsizlik Üstüne Söylev’
Adlı Eseriyle katıldı.
İnsanlar’ın
Doğuşlarında Eşit olduklarını ve bu Eşitliğin Özel
Mülkiyet’le bozulduğunu İleri sürdü. Kardeşce yaşanılan
Doğal Düzen’e dönülmesini istedi.
Doğal Durum (Tabii Hal) Hobbes’ın
sandığı gibi hiç de bir Savaş Durumu değildi. İnsanlar Eşit
Haklar’la aralarında sözleşerek toplumsallaşmışlardır.
'Ey
İnsan, hangi Ulus’tan olursan ol ve ne Türlü düşünürsen düşün,
dinle. Yalancı Kitaplar’dan değil de, asla Yalan söylemeyen
Doğa’dan okuduğumu sandığım Biçimiyle işte Tarih’in.. Öyle bir
Çağ ki, bunu hissediyorum, kişi orada durmak ister. Sana
gelince, İnsanlığın durmasını isteyebileceğin Çağı arayacaksın.
Bahtsız Torunlar’ına daha da Büyük Hoşnutsuzluklar’ı
hazırlayan Nedenler’den dolayı Şimdiki Durum’undan yakınan
Sen, belki de Geri dönmek isteyeceksin ve bu Duygun, Atalar’ın
için bir Övgü, Çağdaşlar’ın için bir Eleştirme, Sen’den sonra
yaşamak Bahtsızlığına katlanacaklar içinse Acıma ve Korku
olacaktır.'
'İki
Türlü Eşitsizlik vardır. Doğal Eşitsizlik ve Siyasal
Eşitsizlik. Doğal Eşitsizlik Sağlıksal ve Bedensel
Güçler’in Eşitsizliği’dir. Siyasal Eşitsizlik ise
Toplumsal Üstünlükler’in yarattığı Eşitsizlik’tir. Acaba bu 2
Eşitsizlik arasında bir İlişki var mıdır, daha açık bir
Değiş’le Örneğin bir Patron çalıştırdığı İşçiler’inden Kolunun
ya da Kafasının Gücü bakımından her halde daha Üstün müdür?
Doğal Eşitsizlik, gerçek bir Eşitsizlik değildir. Gerçek
Eşitsizlik Uygarlık’la başlamaktadır.'
O'na göre İlkel İnsan Eşit ve Özgür’dü.
Toplumsal İnsan da Eşit Haklar’la yapacağı Contrat Social
ve Yasalar’la kendi Özgürlüğünü kendisi sağlayacaktır. Tek
Devlet Biçimi, Halk Egemenliği’dir. (Marksistler
O’nu Oluşmaya başlamış olan Burjuva Demokrasisi’nin İdeologu
sayacaklar ) Toplum’da herkes Us’unun Yasaları’na uyar...
Us Ortak’tır. Bu yüzden Us’una uyan herkes aynı Şeyi
yapacak ve isteyecek demektir. İnsan, Us’unun almadığı
Şeyler’e zorlanamaz. Genel Özgürlükler’inden Vaz
geçen Kişiler, Genel İyiliği ancak kendi Çıkarlarıyla
uyuştuğu oranda isterler. Öyleyse İnsanlar başka :ıkarlarını
sağlamak için, Özgürlük Çıkarından Vaz geçeceklerdir.
Gerçek Siyasa, bu Uyuşma’ya dayanır. Çeşitli Gelenek, Görenek
ve Toprak Koşulları, Çeşitli Yasalar gerektirir. İnsan,
Kişisel Yorgunluğu’nu azaltmak için Uygarlığı istemiş, oysa
Uygarlık ondan daha Büyük Yorgunluklar isteyerek onu
aldatmıştır. Başlangıçta Doğal Özgürlük, Ahlak,
Eşitlik vardı. Mülkiyet’in ortaya çıkması, Uygar
Toplumlar’ı doğurdu ve Özgürlüğün, Ahlak’ın,
Eşitliğin Çöküntüsü başladı. Devlet Baskısı bu
Çöküş’ün en Yüksek Noktasıdır. Bunun Sonu ya Genel Kölelik
ya da Ereksel bir Düzen’le Baskı’nın Yok edilmesi
olacaktır. Tanrı, en Yüksek Öz’dür. Din, bu
Yüksek Varlığın bize verdiği Dinsel Duygu’dan İbaret’tir.
Yeter ki Tapınma Biçimciliği, Kurallar, Din Adamları gibi
Aracı ve Yabancı Güçler onu bozmasın. Her Vatandaş’a
Görevlerini sevdirecek bir Uygarlık Dini olmalıdır.
Ahlak da Din gibi İlahî bir Duygu’dan meydana gelir.
Bu Duygu Ben Sevgisi’nin gelişmesi sonucu olan
Vicdan Duygusu’dur. Vicdan, Us Yoluyla
aydınlatılır ve İnsanlar’ı yönetir. İnsan İyi’dir,
Yabancı, bir Şey onu değiştirmedikçe de İyi kalacaktır.
İnsan’ın Tek Tutkusu Ben Sevgisi’dir ki onun da
İyilik ya da Kötülük’le hiç bir ilgisi yoktur.
İnsan içinde bulunduğu Koşullar’a göre İyi ya da
Kötü olur.’
İlkel İnsan’ı,
Aristoteles'in(ö.MÖ
322) sandığı gibi, bir Hayvan türü olarak Ele almaz. Gerçek
bir İnsan’dır. Ama İlkel İnsan da, kimi Hayvanlar’dan
daha Güçsüz olsa da Hayvanlar gibi Karnını doyuruyor,
Susuzluğunu gideriyor ve birleşiyor. Birinin diğerine hiç bir
Üstünlüğü yoktur. Çünkü bu Üstünlük hiç bir İş’e
yaramayacaktır. Eğer onu bir Ağaç’tan kovarlarsa diğer Ağac’a
gidebilir. Hiç bir Hüner’i, Dil’i, Tartışması, İlgisi, Evi
Barkı yoktur. Buysa hiç Kimse’nin diğerine İhtiyacı olmadığını
belirtmektedir. Bir başkasına İhtiyacı olmadığına göre ona
Zarar vermek isteğini de duymayacaktır. Hem ne Türlü bir Zarar
verebilirdi ki? Biri, diğerinin topladığı Yemişler’i Ele
geçirebilirdi ama ona Söz geçiremezdi. Söz geçirmek isteyenin
köleleştirmek istediğini Ayağının Altına alıp kaçmaması için
Sürekli bir Çaba harcaması gerekirdi. Buysa, köleleştirilmek
istenilenden çok köleleştirmek isteyenin Özgürlüğünü Yok
ederdi.
Kölelik Nağı, İnsanlar’ın İlişkileri’yle başlamaktadır.
Kendisini Öteki için kesin olarak Gerekli kılmayan Adam, onu
hiç bir Zaman köleleştiremez. Öyleyse Gerçek Eşitsizlik bu
Gereklilik’le, daha açık bir Değiş’le Uygarlık’la
başlamaktadır.
Rousseau’nun bu Kurgular’ını 1789 Fransız
Devrimcileri’nin Sol Kanadı olan Jakoben’ler ve
özellikle de Robespierre (1758-1794 ) Temsil etti.
Söylev'in 2.Bölümü şöyle başlar:
‘'Bir Toprağı çevirip, burası benim’dir demeye Cesaret eden ve
Çevresinde buna inanacak kadar Budalalar bulan İlk İnsan,
Uygar Toplum’un Kurucusu’dur. Kazıkları sökecek ya
da Hendeği dolduracak Hemcinlerine; ‘Bu Adam’ı dinlemeyiniz,
Meyveler’in Herkes’in olduğunu ve Toprak’ın hiç Kimse’nin
olmadığını unutursanız mahvolursunuz diyebilecek olan bir
başka Adam; İnsanlığı ne kadar Suçlar’dan, Yoksulluklar’dan
korumuş olurdu.'’
Öyleyse bu İş nasıl oldu? Bir Adam çıkıp da bir Toprak
Parçası’nın Çevresine Kazıklar çakıp nasıl burası benim’dir,
diyebildi.
1.İnsan’ın İlk Duygusu, Korunma Duygusu’dur.
İlkel İnsan korunabilmek için Doğa Engelleri’ni aşmayı,
gerektiğinde Diğer Hayvanlar’la dövüşmeyi Er geç öğrenmek
zorundaydı. Çünkü Zorluklar gittikçe Baş göstermeye başlamıştı.
Kurak Yıllar, Uzun ve Dondurucu Kışlar İnsanlar’ın Yeni
Hünerler elde etmelerini gerektiriyordu. Kara Yemişleri
donunca ya da kavrulunca Göller’den ve Denizler’den
yararlanmakıydı. Olta, Zoka, yaya ve Ok bu Zorunluluk’la
yapıldı. Tüylü Hayvanlar’ın Derilerini yüzüp bu Deriler’e
bürünmek böylelikle öğrenildi.
2.Zihin aydınlandığı oranda Hünerler gelişti. Odunlar
kesilmeye, Kulubeler yapılmaya başlandı. İşte bu Kulubeler,
İlkel Aileler’in birbirlerinden ayrılmalarını doğuran ve belki
de İlk Çatışmalar’ı gerektiren İlk Mülkiyet
Tohumları’dır.
3.En Hünerli, en Sayılan oldu. Bu Durum İlk Eşitsizliğe
atılan en Büyük Adım’dı. Sayılan, uyandırdığı bu Saygı’dan
yararlanmaya başlayacaktır. Önce bunu Kurnazlık’la sağlayacak,
İkiyüzlülük ve Yalan böylelikle filizlenecektir.
Bu Durumu, bir Gün gelecek, elbette Sertlik ve Korkutma
kovalacaktır. İlkel İnsan artık Yepyeni bir Duygu’yla baş
başadır, başkalarına karşı Üstün olmak
istemektedir. Bir yandan Rekabet, diğer yandan
Çıkarlar Çatışması ve Sürekli olarak kendi Yararını
başkalarının Zararından sağlamak Durumu gibi Kötülükler,
Mülkiyet’in İlk Sonucu ve doğmakta bulunan Eşitsizliğin
Ayrılmaz Nedenleridir.
4.Para doğmadan önce Varlık, Toprak ve
Hayvanlar’dan İbaret’ti. Babalar’dan Çocuklar’a geçen bu
Varlık gittikçe büyüyünce, Kimileri için Mülklerini ancak
Başkalarının Zararına büyütebilmekten başka bir Şey kalmamıştı.
Kimileri de ister Güçsüzlük, ister Tembellik Yüzünden olsun,
büsbütün Malsız kalmak Zorunda’ydılar. Çevreler’inde her Şey
değiştiği halde sadece kendileri değişmemiş olan bu gibiler
için de Geçmişlerini Varlıklılar’ın Elinden ya bir Hizmet
Karşılığı’nda ya da Zorla almaktan başka yapılabilecek hiç bir
Şey yoktu. İşte, Huy ve Yapılar’ın Çeşitliliğine göre,
Ezmek ve Ezilmek böylelikle belirmeye başladı.
Adalet’in pek Güçsüz bulunduğu bir Çağ’da Çeşitli
Kötülükler Olağanüstü bir Hızla geliştiler.
5.Varlıklılar, Çıkarları gereği, Birbirleriyle
dayanışmak Zorunda’ydılar. Buna karşı Yoksullar da
kendilerini korumak için Barış ve Düzen Yasaları
koymak Zorunda kaldılar. Gerçekte hepsi kendi Özgürlükler’ini
sağlamak Kuruntusu içinde, kendi Zincirlerine koşuyorlardı.
İçlerinden en Akıllıları, Özgürlükler’inin bir Parçasını
korumak için Özgürlükler’inin Diğer Parçasını harcamak
gerektiğini anladılar. Contrat sociale Gereği Devlet
böylece doğmuş oldu.
Söylev şu Sözler’le biter:
'Eşitsizlik,
Doğal değildir, Güc’ünü İnsan Usu’nun Gelişmesinden almakta ve
sonunda Mülkiyet Yasaları’yla gerçekleşmektedir.
Çoğunluk, Yoksulluk’tan kıvranırken bir Avuç Kişi’nin
gerektiğinden çok Şeyleri bol bol Ellerinde tutması Doğal
Yasa’ya açıkça Aykırı’dır.'
Ölüm’ünden 11 Yıl sonra gerçekleşen 1789 Fransız Devrimi ve
onu izleyen Bütün Dünya Devrimleri Rousseau’nun bu
Spekülasyonları’yla tutuştu.
Hançerlioğlu
O’nu şöyle eleştirir:’ Rousseau’nun Doğal Hal’i
Tümüyle bir Hayal ürünü’dür, tarih’te saptanmış böylesine bir
toplumöncesi Durum yoktur. Tam tersine, İnsanlar
Hayvanlık Evresi’nden toplumsallaşmakla İnsanlık Evresi’ne
geçmişlerdir. Aristoteles’in
(ö.MÖ 322) pek Haklı olarak söylediği gibi, İnsan Toplumsal
bir Hayvan’dır. Darwin’in
de dolaylı olarak ispatladığı gibi, Sayısız Maymun
Kümeleri’nden biri toplumsallaşmakla insanlaşmıştır. İkinci
olarak Tüm Kurgucu Düşünürler gibi Rousseau da
Eşitsizliğin baş Nedeni olarak Özel Mülkiyet’i
görmektedir ki bu da Büyük bir Yanılgı’dır. Eşitsizliğin
Nedeni olarak Özel Mülkiyet değil, sadece Büyük
Çoğunluğu üretebilmekten Yoksun kılan Üretim Araçlar’ının
Özel Mülkiyeti’dir. Üretim Araçları’nın Toplum’a
maledilmesi, İnsanlar’ı mülksüzleştirmek için değil, tam
tersine, Tümünü ve daha çok Mülkü kılmak için önerilmektedir.
3. olarak Sosyal kontrakt Düşlemsel Hayali bir
Kurgu’dan İbaret’tir. Tarihsel Süreç’te böyle bir şey Yok’tur.
Kontrat Kurguları’nı böylesine Temelsiz bir Varsayıma dayaması
gerekmezdi. Hem bu Varsayım Rousseau’nun Temel
Düşüncesi’nde de bir Çelişki meydana getirmektedir, çünkü
böyle bir Sözleşme Rousseau’nun karşı çıktığı Özel
Mülkiyet’i temellendirir. 4.olarak Rousseau
Ruh’un Ölümsüzlüğüne inanmaktadır, Toplum’u düzenlemek
için Uygarlık Dini Adıyla da olsa yine de bir Din
önermektedir. Teist (Tanrıcı) değilse de Deist (Yaratancı)
dır. Bilim’in Alanından çıkıp Metafiziğin Alanına girmiş
demektir. 5. olarak Rousseau Doğal İlişkiler’in,
Toplumsal İlişkiler’e Üstünlüğünü savunmuştur. İnsan tam
Tersine, Doğal İlişkiler’in değil, Toplumsal İlişkileri
Bütünüdür. Toplumsal İlişkiler’inden soyutlanan İnsan’ın,
İnsanlığı kalmaz. 6.olarak Rousseau Doğuştan
Düşünceler’e inanmaktadır. Böyle bir Varsayım bir 1700ler
Düşünürü yüzyıllarca Yıl gerideki
Platon Düşünceciliği’ne götürür.’
Eserleri:
-Discours
sur les Sciences et Les Arts, ( Bilimler ve Sanatlar
Üstüne Sözlev),
-Discours
sur l’origine de l’Inegalite, (Eşitsizliğin Kaynağı Üstüne
Söylev),
-Discours
sur l’Economie Politique, (Siyasal Ekonomi Üstüne Söylev),
-Lettre
a d’Alembert sur les Spectacles, (Tiyatro Oyunları Üstüne
d’Alembert’e Mektup),
-Julie
ou la Nouvelle Heloise, (Julie ya da Yeni Heloise,)
Roman,
-Du
Contrat Social, (Toplum Sözleşmesi),
-Emile
ou l’Education , (Emil ya da Eğitim),
Pedagojik
Roman,
-Lettre
a Christophe de Beaumont, (Ch. De Beaumont’a Mektup),
-Lettres
de la Montagne, (Dağ’dan mektuplar),
-Lettre
sur la Providence, (Tanrı Kayrası Üstüne Mektup),
-Dictionnaire,
(Sözlük),
-Confessions,
(İtiraflar),
-Trois
Dialogues, Rousseau juge de Jean-Jacques, (3 Diyalog,
Rousseau, J. Jacque’i yargılıyor),
-Reveries
du Promeneur Solitaire, (Yalnız Gezen’in Düşlemleri),
-Queuvres,
(Bütün Eserleri), Dupeyrau,
35
cilt,
-Correspondance
Generale, (Genel Yazışmaları), 12 cilt,