ARZIN HAZIRLANIŞI

 

 Bak: Bilim Tarihi ve Bilim Felsefesi

 

 

Selef-i ADEM    Human’da ‘İnsanın Kökeni’ Eskitaş Çağı

 

Şöyle başlar Tanilli, ‘Kendisini, geçmişte olduğu gibi, her adımda aşarak, sonsuz, ama daha güzel bir geleceğe doğru akıp giden bir oluşum’ olarak tanımladığı Tarih’i anlatmaya girerken: ‘Çoğu düşünürler, uzun süre, insanla hayvanlar alemi arasında aşılmaz bir duvar çektiler. Kutsal Kitap’taki bir mitostan geliyordu bu yanılgı: O’na göre, insanı Tanrı, ‘kendi suretinde’ yaratmıştı.

Roma’nın 24. saatinde Darwin (1809-1882), bu kurama karşı, insanın çok gelişmiş -insan benzeri- bir maymun türünden geldiğini ileri sürdü. Daha sonraki buluşlar bu düşünceyi doğruladı(!) ve anlaşıldı ki, III.Zaman’ın sonlarında ve IV. Zaman’ın başlarında, gerçekten insan benzeri maymunlar yaşamıştı dünyamızda. İnsanın ataları bunlar olmalıydılar.

Böylece bolca Australopithecus denen çok gelişmiş maymunların kemikleri bulundu. Bunlar, ağaçlı ya da yarı çöl alanlarda, ayağa kalkarak yürüyor ve her boyda hayvanları avlıyorlardı. Saldırmak ya da kendilerini savunmak için, bir sopa ya da iri bir kemik parçası kullanıyorlardı. Etle beslendiklerinden, ayakta durup nesneleri biçimlendirmek için de kollarını kullandıklarından, beyinleri de hayli büyümüştü.

‘Modern İnsan’ Australopithecusin[1]  doğrudan atası, ya da insanın oluşumunda bir ‘yan dal’ olup olmadığı sorununu, çözebilmiş değil. Ancak, gerçek olan şu ki (!), Human, işte böyle insan benzeri maymunlardan geliyor olmalı. İlkel insan sürüleri’nin bir insansı sürülere mirasçı oluşu da, IV. Zaman’ın başlarında, yani aşağı yukarı  1 Milyon yıl önce başlıyor.

    Human benzeri maymunlar’ın ortaya çıkışı, milyonlarca yılı buluyor.   Human ise, en az 1 Milyon yaşında. Gene de Human doğanın en genç yaratığı..

Yeni buluşlar ,Maymunun insana dönüşümünün Asya’nın  Güneyini, Orta-Doğu’yu, Transkafkas’ı, Afrika’nın geniş bölgelerini içine alan topraklar üzerinde olduğunu söylüyor.

        ‘İnsanın en eski kalıntıları, 1891-1894 de Java da bulundu ve Pitekantrop adı verildi.

1925 de, Pekin yakınlarında bir mağarada bir başka insanın kemikleri bulundu ve Sinantrop adı verildi. Ona yakın insanın kemikleri özellikle çeneleri ve dişleri Orta Vietnam’da, Afrika’nın güneyinde ve Heidelberg yakınında bulundu.

1954 de Cezayir’de de Atlantrop adı verilen bir başka insan tipinin kalıntılarına rastlandı.’

        Antropologlar bugüne en yakın Human olarak, Neandertal ı sundular.[2] Kalıntıları 1856 da Düsseldorf yakınında bu adı taşıyan vadide bulundu. Eski Dünya’da yaşıyordu. O’nun kalıntılarına Java’da, Afrika’da, Orta-Doğu’da ve Avrupa’nın çeşitli yerlerinde rastlandı. Neandertal insandan Homo Sapiens meydana geldi.

        Antropoloji’nin en çetin  sorularından biri, hayvanlar aleminin, insanın otaya çıkışına kadarki evrimini damgalayan şeyin ne olduğudur.

Engels bulduğu şu cevabla ikna olur:

‘İnsanı hayvanlar aleminden ayıran şey, insanın kendi eliyle yaptığı iş araçlarının yardımıyla gerçekleştirdiği toplumsal çalışma’dır... Evrimin bütünü içinde kesin bir rol oynamış olan insanın bu özelliği, birdenbiri ortaya çıkmış değil kuşkusuz. Ayaküstü duruşun sağladığı elverişlilik ve bunun belirlediği üst organlardaki gelişme sayesinde, öninsansılar, kendilerini, büyük yırtıcı hayvanlara karşı savunmak, avlanmak, yenebilir bitkileri toplamak için her çeşit   nesneyi -taş, kemik vb.-  kullanmayı öğreniyorlardı. Doğada  bulunan nesnelerin sistemli  olarak kullanılması, insanın atalarını, bu nesneleri, kendi gereksinmelerine göre değiştirmeye, daha sonra da  iş aletleri yapmaya ve çalışma eylemine geçmeye götürdü. İş aletlerinin, en kabataslak olanlarının bile yapımı, insanı hayvanlar aleminden kurtarır. Doğada bulunan nesnelerin -taş ya da rastgele ele geçirilen bir sopanın- işlenmeden, oldukları gibi kullanılışından özel iş aletlerinin yapımına geçiş, doğanın evriminde çok büyük bir atılım göstermiş, insansı maymunlar’ın varlığı haline dönüşmesini haber vermiştir.’

Biyolojik evrimle insan çalışmaya yetenekli hale gelir,  Bundan sonra emekte bu evrimde rol oynar. Alt ve üst organlar arasındaki kesin görev ayrımı ancak emek sayesinde olur. Eller, çalışma işlemlerinde uzmanlaşmış, kıvraklık, keskinlik ve bu işlemler için gerekli olan uyumlu hareket etme yetisini kazandırmışlardır. Emek, aynı zamanda, dikey yürüme alışkanlığını pekiştirmiş ve insanın öteki organlarının ve iç organlarının gelişmesine de yardımcı olmuştur.

Çalışma eylemi sonunda Eskitaş Çağı boyunca dil sahibi oldu.  Kutsal Kitap ‘başlangıçta söz vardı’ der, Goethe (1700 lü yıllar) ise ‘başlangıçta eylem vardı’, der. Böylece insanı ,insan kendi eliyle yaratmış olur..

İnsan,  Eskitaş Çağı içinde insan oldu. IV. Zaman’ın başlarında, iklim tatlı ve ılıktır. Avrupa gür ormanlarla kaplıdır ve soyu bugün tükenmiş hayvanlar yaşamaktır. İklim değişir sonra: Kuzeyden gelen buzullar Avrupa’yı ve Kuzey Amerika’yı kaplar; çok kıllı Mamutların, ren geyiklerinin ve yabanî atların otladığı tundralar alır o ormanların yerini.

Bu çetin ortamda, hayatı da çetinliklerle doludur insanın. Ne belli bir yeri vardır kalacak, ne giysisi hemen hemen. Ağaç koğuklarına, mağaralara sığınır; hayvan derilerine bürünür. Elinde, biraz yontarak kullandığı bir taş parçası vardır. Bir de sopa.

Ancak, yüzyıllar ilerledikçe, deneyim birikir; teknik de yetkinleşir: Delmek, kesmek, öldürdüğü hayvanların derisini soymak için, çeşitli biçimler vermektedir taşa. Artık alet yapmaktadır.

Ateşi bulmuştur.

Onu yapay olarak elde edip kullanmak, büyük şeyler sağlar ona. Soğuğa ve yırtıcı hayvanlara karşı daha iyi korunmaktadır ve beslenmesi değişmiştir: Çünkü, yiyeceklerini pişirmekte, pişirdiği için de daha kolay sindirmektedir. Doğanın kör güçleri üzerinde ilk kez egemenlik kurar ateşle; ateş, onu hayvanlar dünyasından kesinlikle çeker, ayırır.

O çağın insanları, yiyecek toplayarak ve avcılıkla yaşıyorlardı; herşeyi  de yiyebiliyorlardı. Bu yüzdendir ki, dünyanın her köşesinde yaşamını sürdürebildi insan. Öyle de olsa, koşullar çetindi. IV.Zaman’ın başlarındaki o korkunç etoborlarla başa çıkmak kolay değildi. Açlık, her gün karşılaştığı şeydi; vahşi hayvanların pençeleri altında can vermek de. Buzulların ilerlemesi, doğaya karşı verdiği mücadeleyi daha da yoğunlaştırıyordu.

Bu çetin şartların üstesinden  alet yapabildiği, topluca hareket ettiği için gelebildi.  Aleti topluca yapabilirdi ancak; üretimdeki deneyimleri, giderek kazanımları korumak, sağlamlaştırmak ve gelecek kuşaklara ulaştırmak da topluca harekete bağlıydı. Avlanma, hele o dev korkunç hayvanları avlıyabilmek, mutlaka birlikte hareketi gerektiriyordu.

Eskitaş Çağı’nın başlarında insanlar ilkel sürü halindedir. Az kişiden oluşan, hayli dayanıksız bir topluluktur bu. İnsanlar, bir sürüden ötekine geçer dururdaydılar. Erkek ya da kadın, bir güdücü vardır başlarında. Sürüye egemen olan cinsel karışıklıktır.  Aletlerin ilkel biçimi, iktisadi hayatın aşağı düzeyi, doğayla olan dişe diş mücadele yüzünden, insanlar arasında ‘hayvansal bireycilik’ hüküm sürer uzun süre. Hayvan atalardan miras kalmıştır bu ve çoğu kez kanlı çatışmalara yol açar. Zaman zaman yamyamlık görülür. Yüzyıllar ilerledikçe, topluluğa bir düzen gelir ve üretimdeki kazanımlar  arttığı  ölçüde, hayvansal içgüdüler de zayıflar.

Eskitaş Çağı’nın sonlarına doğru ilkel sürü, daha gelişmiş bir sosyal örgütlenme olan Klan’ı doğurur.

Yüzyıllar ilerler. Eskitaş Çağı’nın son dönemi başlar; MÖ 40.000- 12.000 yılları arası...

İklim, bir iyiye bir kötüye gider. Buzulların IV. ama son kez Avrupa’yı kapladığı bir dönemde, iklim daha da sertleşir. Mamutların soyu kesinlikle tükenmektedir; Ren geyikleri daha da Güney’e yayılır buna karşılık.

Taşı, eskisinden de fazla işlemektedir. Yalnız onun değil, kemiğin ve boynuzun üzerinde de çalışmaktadır. Yiyecek sağlamak için kullandığı aletler çok çeşitlidir: Kzağılar, hançerler ve zıpkınlar yapabilmektedir; örtündüğü deriyi dikebilmek için, kemikten iğne yapmıştır. Avcılığın tekniği gelişmiş, kapsamı genişlemiştir.  Mağaraları da terketmiştir artık: Barınacağı yeri kendisi seçmekte, kendisi yapmaktadır. Ve belenmeden barınmaya dek bütün bu zorunluluklar, ağır ağır yerleşik yaşama götürmkedir onu.

İlkel sürü gelişmiş bir örgütlenmeye dönüşerek ilkel klanı doğurur.

İlkel sürüden klana geçiş 3 doğrultuda olur.

Önce, ortak üretimin artması, daha küçük guruplarda birleşmeye götürür insaları. Bu gruplar, asıl sürüden çıkmışlardır ve onunla iktisadi ilişkilerini de sürdürürler gene de.

Sonra, aynı grup içinde kadın erkek ilişkilerinde değişme olur. Eksogami doğar. İktisadi gelişmeye sıkı sıkıya bağlı bir değişikliktir bu. Evlilik, yalnız biyolojik bir olay değildir artık; toplumun düzenlettiği kurumdur. Ancak, klan içinde ekzogami yerleşirken, klanın da dahil olduğu kabilede endogami geçerlidir. Kabilenin dışardan evlenen grupları git gide artar durur gene de.

Son olarak, doğal bir iş bölümü gerçekleşir. Cins ayrımına dayanan bir çalışma düzeni başlar. Erkekler ava giderken, kadınlar ve çocuklar yiyecek toplayıcılığı yapar.

Artık biolojik olarak bugünün insan tipi homo sapiens doğmuştur.

Eskitaş Çağı’nın son dönemindeki insan, bedensel bakımdan Neandertal insandan farklıdır: İskeleti, o insanın, artık kesin olarak dikey durumda yürüdüğünü gösteiyor. Beynin hacmi (1400 cm3 ) atasının kafatasının büyüklüğünden pek farklı değil gerçi; ancak biçimi değişmiştir. Şakak ve alın kemikleri, konuşmanın gelişmesine bağlı olarak, hissedilir derecede büyümüştür. Böylece kafatası dolikosefal olmuştur. Alın genişlemiş ve kaş kemerleri eski iriliğini yitirmiştir. Son olarak, alt çene kemiği daha az ağırdır; dilin gelişmesi sonucu, çene de biçimlenmiştir.

Çeşitli etkenlerle açıklanabilir ki bu biyolojik değişiklik: Avcılığın yoğunlaşması, giderek etle beslenmenin artması, atalarımızın bedensel gelişimini kamçılamış olmalı. Üretim faaliyetlerindeki yoğunlaşma ve çeşitlilik, düşünceyi ve konuşmayı geliştirirken, hayvansal güdülerin derece derece yasaklanması ve topluluk içinde cinsel ilişkinin sınırlanması da insan varlığının gelişmesine katkıda bulundu.

 

İnsan Irkları:

Belli başlı üç ırktan bahsedilir.

Önce, Avrupa’da Europoid ırkı ki Kro-Manyon olarak da anılır. Fransa’nın Güney’inde bu adı taşıyan bir mağara’da bulunduğu için bu adla anıldı. Bu tipin kalıntılarına başka yerlerde de rastlanır. Uzun boylu, geniş yüzlü, kartal burunlu, çıkık çeneliydi.

Sonra, Afrika’da Güney Sahra’da ve Güney Avrupa’da bugünkü Negroid ırka çok yaklaşan insan iskeletleri bulundu. Bu Negroidler, belli bir dönemde Doğu Avrupa’da yaşamıştır.

Son olarak, Çin de ve Sibirya’da, Mongoloid tipe giren insan kalıntıları bulundu.

Irk denen bu tasnifler yalnızca dış görünüş, giderek 2.derecedeki niteliklerle birbirlerinden ayrılmaktadır: Cildin rengi, gözlerin, saçların biçimi gibi.. Yoksa beynin büyüklüğü, ellerin durumu, düşünce ve bedensel yetenekler hepsinde aynı. Irkların farklılığı, üstünlüğü yok. [3]

Çeşitli bölgelerin kültürleri arasında, doğal koşullar, özellikle aletlerin yapımında kullanılan maddeler bakımından farklılıklar, kollektif bir ekonomik rejimde, Eskitaş Çağı’nın sonlarında belirginleşiyor. Arkeolog Zamiatnin’e göre, bu devirde, maddi kültürlerin öznel niteliği bakımından, birbirinden farklı 3 bölge vardır:

Afrika-Akdeniz bölgesi,

Avrupa bölgesi ve

Çin-Sibirya bölgesi.. 

Eskitaş Çağı’nın II. döneminin başlarında, bu bölgeler, şu ya da bu nedenle, birbirlerine karşı kapandılar. Kültürel farklılıkları bu belirlemiş olmalı. Böylece  bölge insanlarının, bir ölçüde doğal koşullara bağlı olarak, 2.dereceden de olsa dış farklılıkları artmaya başladı.

 

Düşünce ve Dil Yeteneğinin Doğuşu:

‘Yüzyıllar boyunca  insan, kendisini çevreleyen nesnelerin özelliklerine dikkat edip, çalışma alışkanlıklarını biriktirirken, olayları genelleştirmeyi ve olaylar arasındaki iç bağlantıları bulup çıkarmayı da öğrenir yavaş yavaş. Çabalarının sonuçlarını önceden görüşü, kendini kuşatan doğayı tanımayı öğrenir. Çalışırken ve çalışmanın içerdiği doğanın etkin bir biçimde değiştirilişi sırasında, tüm organizma ve düşünme yeteneği de gelişir düzenli olarak. Zamanla, çalışma eylemlerinin ilerlemesi, yalnız ellerin çalışmasının yetkinleşmesine ve incelmesine değil, düşüncenin ve aynı zamanda dönem insanını bilinçli ve bir amaca yönelmiş bir çalışmaya elverişli duruma getiren bütün yetilerin gelişmesine katkıda bulunur.

Emek, ruhsal yapımızı da biçimlendirip yetkinleştirmiştir. İnsan düşünce ve bilinci, ‘soyutlama yetisi’ ile donanmıştır.  Yani, çevre gerçeğini, kelimelerle anlatılabilen kavramlarda yansıtmak ve bireşime gitmek imkanına sahiptir. Bu soyutlama yetisi, insanlara, düşüncelerini ve duyularını kelimelerle anlatma olanağını vermiştir. Ancak bu olanak, tek başına, düzenli konuşmanın doğması için yeterli değildir. Ortak çalışma gerekir. Dil, topluluğun bağrında, bilgi alış verişinin aracı olur.

Tek başına bir bireyin çabaları, tüm toplum yaşamının ayrılmaz bir parçasını oluşturuyordu. Topluluk üyelerinin çalışma için bir araya gelmesi, bireyin düşüncesinde ve bilincinde, kendisini, toplulukla aynı ve bir tutmaya, topluluğun gereksinmelerine boyun eğmeye ve kendisini sadece topluluğun bir üyesi saymaya götürüyordu. Bu ortaklaşma çalışma yüzündendir ki, insanlar, birbirleriyle ilişki kurmak, giderek aralarında konuşmak ihtiyacı duydular.

‘Başlangıçta, sadece çalışırken, şu ya da bu işleme uygun düşen ve çoğu ‘emir kipi’ olan tek tük  kelimeler kullanıyorlardı. Bu çığlıklar, yavaş yavaş insanların belleğinde yer etti ve onların ne anlama geldikleri bilinçlerine yerleşti. Çalışma eylemlerinin gelişmesi, bu çığlıkların birbirinden ayırdedilmesine yol açtı. Bu olay, ses organlarının değişikliğe uğramasını hızlandırdı öte yandan. İş sırasında karşılıklı konuşmak ve anlaşmak zorunluluğu karşısında, başlangıçta az gelişmiş olan gırtlak, kelime halinde sesler çıkarmaya yetenekli bir organa dönüşmek üzere, değişikliğe uğradı.’

Böylece insanlar arasında düşünce alış verişinin ve ilişki kurmanın en üstün aracı olan dil ortaya çıktı ve toplumun ilerlemesine önemli katlı sağladı. Söz sayesinde insanlar, birikmiş çalışma alışkanlıklarını koruyorlar ve deneyimlerini yeni kuşaklara iletiyorlardı.

Ne varki, Tarihinin başlangıcında, insanlığın çok kapalı küçük topluluklara bölünmüş olması yüzünden, her gurubun dili, temelinde, bağımsız bir gelişme izlemiş ve bir gurubun dili, öteki gurubun dilinden ayrı olmuştur.

 


[1]            Güney Afrika Maumunu:Yüz ve kafa yapıları bugünkü maymunlara benzeyen, beyin hacimleri ise günümüz maymunlarınkinden daha küçük olan eski bir tür. İyi ayaklı oluşları, onları insanın atası kabul edenlerce önemsenmektedir. Evolusyonistlere göre bunlar eğik bir biçimde iki ayak üzerinde yürüuebilmekteydiler.

[2]            İnsana giden soyağacı şöyle sayılır:

Kuyruksuz Şebek

Orangutan

Geril

Şempaze

Australopitek

Paranthrope

Yetenekli İnsan

Dik Yürüyen İnsan

Neandertal

Akıllı İnsan

[3]            Başka halkları egemenlikleri altında sömürmek için aşağı-üstün ırk ayrımına bilimsel kılıf bulma konusunda François de Fontettenin Le Racisme eserine bakılabilir. 1981, Paris.