|
|
Ahmet Yüksel Özemre
1935-2008
İstanbul'da
doğdu. 1957'de İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi
Matematik–Fizik Bölümü'nden ve 1958'de de Fransa Nükleer Bilimler
ve Teknoloji Enstitüsü'nden Mezun oldu.
1969'da Profesör oldu.
İÜ Fen Fakültesi Teorik Fizik Kürsüsü ve Matematiksel Fizik Ana Bilim
Dalı Başkanlıklarını 11 Yıl yürüttükten sonra 1985'te kendi isteğiyle
Emekli'ye ayrıldı. Bir süre TAEK Başkanlığı da yaptı.
1998–2000 Yılları
arasında TEAŞ Genel Müdürü Akkuyu Nükleer Santral İhalesi Danışmanı olarak
çalıştı, halen TAEK Danışma Kurulu Üyeliği Görev'ini yürüttü. Evli ve 2
Kız Çocuğu Babası^ydı.
25 Haziran 2008’de Wefat
etti..
Eserleri:
-Teorik Fizik ve Nükleer
Mühendislik ile ilgili 12 Cilt Telif Ders Kitabı'nın yanında başta
-Gel De Çık İşin İçinden,
-Üsküdar'da Bir Attar
Dükkanı,
-Geçmiş Zaman Olur Ki,
-Türkiye'nin Çernobil
Çilesi,
- limde Demokrasi Olmaz,
Yusuf
Kaplan: Hocam, ABD’nin Afganistan’da başlattığı
savaşın pek çok nedeni ve boyutu olduğunu biliyoruz. Sizinle başta enerji
savaşları sorunu olmak üzere diğer muhtemel gelişmeleri konuşmak
istiyoruz. Sizce Amerika, bu savaşı, aynı zamanda, dünyanın en zengin
enerji ve doğal gaz yataklarını ve kaynaklarını kontrol etmek için
başlatmış olabilir mi? İkinci sorum da şu: ABD’nin Afganistan’da
başlattığı savaşı, 20. yüzyılın diğer savaşlarıyla karşılaştırarak
anlamlandırmanızı istesem neler söylersiniz?
Ahmed
Yüksel Özemre: 20. yüzyıl başında vuku bulan
bütün savaşların da, şu an yaşanan savaşın da dünyanın enerji
kaynaklarına erişmek, enerji kaynaklarına giden yolları kontrol etmek
veya en azından enerji kaynaklarını dünya piyasasına açık tutmak
gayesiyle yapıldığı söylenebilir. Her millet kendi enerji politikasını
belirlemekle mükelleftir. Kendisine yetecek kadar enerji kaynağı olmayan
milletlerin başka ülkelere bağımlı olmaları kaçınılmazdır. Türkiye’nin bu
açıdan hali içler acısıdır. Türkiye enerji kaynakları bakımından
sarfettiği enerjinin % 50 kadarını dışarıdan ithal etmek
mecburiyetindedir. Ve Türkiye’nin enerji ihtiyacı bugünkü oranda artacak
olursa, önümüzdeki 20 sene içinde Türkiye’nin tükettiği enerjinin % 70’i
dış kaynaklı olacaktır. Enerji bakımından kendi kendine yeten ülke
dünyada pek azdır. Bu arada Amerika’yı zikretmek lazım.
Kaplan: Hocam,
Amerika’dan önce, 1. Dünya Savaşı’nda İngilizlerin özellikle Ortadoğu’nun
haritalarını yeniden çizmelerinde enerji kaynaklarının rolü nedir?
Özemre:
İngilizler, Hindistan’ı ele geçirdikten sonra, Ortadoğu’nun bütün enerji
kaynaklarına sahip olmak istediler. Ve Osmanlı İmparatorluğu’nun
yıkılmasına sebep olan bütün hareketler, özellikle İngilizlerin Irak
petrollerini ele geçirmeleriyle alakalıdır. Şimdi, bütün dünya ülkeleri
arasında devletinin geleceğini Amerika kadar berrak bir şekilde düşünen
başka ülke yoktur. Amerika sahip olduğu kömür ve petrol yataklarına
rağmen elindeki gerek Texas, gerekse Alaska’daki petrol yataklarının bir
kısmını kesinlikle işletmeye açmamakta, bunları ilerisi için bir rezerv
olarak kullanmayı düşünmektedir. Texas ve Alaska’daki petrol yataklarının
% 40’ı Amerika’nın 50 sene sonrası için sakladığı petrol yataklarıdır.
Kaplan: Niçin
elli sene sonrası?
Özemre: Çünkü
yapılan hesaplamalara göre, dünyanın enerji tüketiminin aynı oranda
sürdüğü dikkate alındığında, 2050 senesinde petrol yatakları, 2150
senesinde de kömür yatakları tükenmiş olacaktır. Şu anda 2050 senesi
dünya için fevkalade kritik bir senedir. Düşününüz 2050 senesinde
Rusya’nın, Azerbaycan’ın, İran’ın, Irak’ın, Kuveyt’in, Bahreyn’in,
Kazakistan’ın ve Kuzey Denizi’nin petrol kaynakları tükendiğinde
Amerika’nın elinde hala Alaska’da ve Texas’ta 50 sene sonrası için rezerv
olarak sakladığı petrol yatakları Amerika’ya en az 20 sene muazzam bir
üstünlük sağlayacaktır. Bütün dünyada petro-kimya sanayii çökmüş, bütün
otomobillerin çoğu durmuş, uçaklar özellikle de askeri uçaklar benzinsiz
kalmış iken Amerika bütün bu uçaklarını uçuracak ve bütün arabalarını
işletecek ve petro-kimya sanayiine tek başına hakim olacaktır. İşte onun
içindir ki, Amerika, dünyada kendi ülkesinin dışındaki tüm petrol
kaynaklarının bütün ülkelerin istifadesine açık tutulması, hiç kimsenin
egemenliği altında olmaması için büyük bir gayret sarfetmektedir. Bunun
sebebi de şudur: Bu petrol kaynakları bir an evvel hatta 2050 senesinden
önce tüketilsin ve 2050 senesinden sonra Amerika’nın bu âtîye matûf
rüyası gerekleşsin; böylece Amerika, enerji kaynaklarının büyük bir
kısmını elinde tutarak enerjisiz kalmış dünyaya tam manasıyla
hakimiyetini dikte ettirebilsin.
Kaplan: Peki,
Hocam, bu arada başka enerji kaynaklarının üretilmesi mümkün olamaz mı?
Özemre: Şimdi
burada şunu söylemek lazım: Hali hazırda dünyada pek çok ülkenin
ihtiyacını karşılayan nükleer enerji var. Nükleer enerji bugün dünyada 32
ülkede kullanılmakta ve dünya elektrik üretiminin % 18’ini karşılamakta
olan bir enerjidir. Nükleer enerjide en ileri gitmiş devlet Fransa’dır.
Kendi elektrik üretiminin %75-76’sını nükleer enerjiden karşılamaktadır.
Kaplan: Fransa,
hangi anlamda ileri hocam?
Özemre: Tüketim
alanında nükleer enerji kökenli elektriği en fazla Fransa kullanıyor.
Belçika % 55, Almanya % 37 ve İspanya % 35 civarında nükleer enerji elde
etmektedir. Tabii nükleer enerjinin bu kadar yayılması özellikle dünya
petrol ve kömür kartellerinin işine gelmemektedir.
Kaplan: Hocam, bu
tespitiniz önemli. Bunu biraz açar mısınız?
Özemre: Tabii..
Bakınız bir misal vereyim: Türkiye 1000 megawatt elektriklik bir nükleer
santral tesis etse, bu 1000 MW’lık nükleer santralın, bir senede
üreteceği enerjinin petrol eşdeğeri 1 milyon 600 bin tondur. Bir nükleer
santralın ömrü 40 sene olduğuna göre, 40 sene süresince Türkiye tıpkı 64
milyon ton petrol tasarruf etmiş gibi olacaktır. Eğer Türkiye’nin on tane
nükleer santrali olsa, -ki bu aşağı yukarı 10.000 MW elektriğe, yani
bugünkü müesses / kurulu elektrik gücümüzün % 40’ına tekabül etmektedir-
o zaman Türkiye, bu santrallerin 40 senelik ömrü zarfında sanki 640
milyon ton petrol tasarruf etmiş gibi olacaktır. Eğer Türkiye’yi Kuzey
Afrika, Ortadoğu ve Orta Asya’daki 10 Müslüman ülke daha izlese, o zaman
40 senede Müslüman ülkelerin tasarruf edeceği petrol miktarı 6 milyar 400
milyon tona baliğ olacaktır ki, bu, dünya kömür ve petrol kartelini
fevkalade endişeye sevkedecek ve batmasına sebep olabilecek bir rakamdır.
Kaplan: Dünya
kömür ve petrol kaynaklarını kontrol eden belli bir güç, bir kartel var
mı?
Özemre: Kartel
var tabi; kömür ve petrol karteli var. Bir de bunlar uluslararası
şirketler.
Kaplan: İngilizlerin, Fransızların filan
mı?
Özemre: Hepsinin
var, hepsinin var.
Kaplan: Yani stratejik bir boyutu var bu işin...
Özemre: Stratejik
boyutu elbette var. Petrol kartelinde Hollanda da var, İngiltere de var,
Amerika da var, Suudi Arabistan da var. Esas kartel yedi tane büyük
şirketten müteşekkil; bunların içinde Ruslar falan yok, yani Batı karteli
bunlar. Belki Suudi Arabistan da Amerika dolayısıyla var...
Kaplan: Hocam,
bir de doğalgaz meselesi var; İngilizlerle Fransızların, Almanların hatta
Rusların üzerinde çekiştiği bir konu...
Özemre: Şimdi ben doğalgazdan bahsetmiyorum
Kaplan: Orada
durum farklı mı diyorsunuz?
Özemre: Ben
sadece petrolden ve kömürden bahsediyorum. Doğalgaz farklı. Ama her
halükârda doğalgaz da 2070 senesinde bitmiş olacak bu trendde gidilirse..
Kaplan: Peki hocam, şu nükleer enerji meselesine,
kömür ve petrol karteli meselesine tekrar dönecek olursak...
Özemre: Şimdi,
her ne olmuşsa olmuş, 32 ülke nükleer enerjiye geçmiş. Ki bu, kömür ve
petrol kartelini fevkalade rahatsız eden bir durum. İşte bunun içindir
ki, dünya petrol ve kömür karteli bizim gibi ülkelerin ve 3. Dünya
ülkelerinin, yani gelişmekte olan ülkelerin nükleer enerjiye geçmemesi
için elinden gelen her türlü melaneti yapmaktadır. Bunun için ellerindeki
büyük medya imkanlarıyla ve pireyi deve yapmak suretiyle nükleer enerjiyi
bir öcü gibi göstermekte ve her türlü yalanı ve dez-informasyonu reva
görmektedirler. Mesela, Çernobil kazası bunlar için büyük bir lütuf oldu;
bunu sonuna kadar istismar ettiler. Pek çok çevreci örgütü ve Avrupa’daki
çevreci politikacıları ve partileri gizliden gizliye desteklediler,
beslediler.
Kaplan: Yani
Amerikan ya da İngiliz yönetiminin bunları üstü örtük bir şekilde gizlice
kışkırttığını söyleyebilir miyiz?
Özemre: Gayet
tabi. Mesela Greenpeace... Shell’in 200 bin hissesi Greenpeace’e verildi.
Bildiğiniz gibi Shell, Hollanda kraliyet ailesinin bir mülküdür. Arada
bir Greenpeace, Shell’e karşı İngiltere’de ya da Hollanda’da bir takım
çevreci eylemler yapmaktadır. Greenpeace’nin en fazla eylem yaptığı konu,
mesela Fransızların Atom bombası denemesi gibi olaylardır. Ama
Greenpeace, Amerika’da yapılan atom bombası denemelerine hiç ses
çıkarmamaktadır. Buna mukabil Türkiye’nin bir atom santrali elde etmesine
şiddetle karşı çıkmakta ve elinden gelen her türlü melaneti yapmaktadır.
Kaplan:
Greenpeace’in arkasında kimler var? Greenpeace bu eylemleri hangi
kaynakları kullanarak finanse ediyor ve düzenliyor?
Özemre: Bildiğiniz
gibi Greenpeace, görünüşte Malta’da örgütlenen ve faaliyetlerini oradan
idare eden esrarengiz bir örgüt. Greenpeace’in bugün Malta’da
çalışmasına, binlerce dolar para almasına sebebiyet veren birçok şey var.
Gene Greenpeace’nin dünyanın muhtelif yerleriyle irtibatını sağlayan bir
uydu kanalı var; 2,5 milyar dolar para ödendiği söylenen bir uydu kanalı
bu.
Bunlar dikkatle göz
önüne alınması ve incelenmesi gereken hususlar. Objektif olarak
baktığınızda görüyorsunuz ki, Türkiye’nin ve diğer ülkelerin nükleer
enerjiye geçmesine kesinlikle karşı çıkıyorlar. Şimdi, maalesef 1972’den
beri yapılmış olan âtîye matuf bütün enerji projeksiyonları Türkiye’nin
2010 yılında büyük bir krize gireceğini göstermiştir.
Kaplan: Hocam,
sohbetimizin akışını biraz değiştirelim ve ABD’nin Afganistan’da
başlattığı savaşın İslam dünyası açısından ne tür sonuçları olabileceği
ve İslam dünyasının geleceğe dönük olarak neler yapması gerektiği sorunu
üzerinde yoğunlaşalım istiyorum. Bu noktada sormak istediğim şöyle bir
soru var: Dünyanın hızla küreselleştiği bir çağda yaşıyoruz. Sınırlar
ortadan kalkıyor. Şu an dünyanın her bölgesinde bölgesel işbirliği
projeleri var. Ekonomik işbirliği projeleri var, siyasi işbirliği
projeleri, askeri işbirliği projeleri var. Bölgesel işbirliği
projelerinin olmadığı ve türlü nedenlerle, engellendiği tek coğrafya
İslam coğrafyası. Burada bir terslik yok mu? Avrupa, her bakımdan büyük
ölçekli bir birliğe, birleşmeye doğru gidiyor. Atlantik’te, Kuzey
Amerika’da, Uzak Asya’da, Latin Amerika’da büyük ölçekli işbirliği
projeleri yaklaşık 10 yıldan bu yana hayata geçirilmiş durumda. Ama İslam
dünyasında bu tür işbirliği projeleri yok. Şimdi 10 Müslüman ülke bir
araya gelse, çok ciddi işbirliği projeleri başlatabilirler. Şu an,
jeo-politik konjonktür, bu tür girişimlere müsait olmayabilir. Ama
jeo-ekonomik, jeo-kültürel ve hatta jeo-stratejik şartlar, bence bu tür
projeleri mümkün kılmaya müsait. İslam coğrafyası, doğal kaynakları
açısından, insan kaynakları açısından bence bu tür işbirliği projeleri
için yeterli durumda. Oysa küreselleşme çağında çok enteresan bir şekilde
İslam dünyasında tam tersi yönde işleyen bir mekanizma var. Üstelik bu
ülkeler arasında yani tarihsel olarak çok ciddi sorunlar da yaşanmamış.
En azından 3-4 ülke arasında, 5-6 ülke arasında bile çeşitli işbirliği
projelerinin geliştirilmesi mümkün olmuyor. Burada çok büyük bir imkan
var ve bu imkan bir türlü değerlendirilemiyor. Neden? Siz bu durumu nasıl
açıklıyorsunuz?
Özemre: Şimdi bir
kere mesela Arap ülkeleriyle aramıza büyük bir nifak sokulmuştur. Ve bu
devam etmektedir. İngilizler, Osmanlı’yı ve nüfuzunu yok etmek için çok
büyük bir oyun oynadılar burada. Osmanlı’yı karaladılar; kabile
reislerini krallık, bağımsızlık ve para vaatleri ile Osmanlı’ya karşı
kışkırttılar. Suudilerle, Ürdün’le, Irak’la aramız soğutulmuştur.
Fransızlar da Suriye ile aramıza nifak sokmuştur. Ve nifak maalesef
tutmuştur. Şimdi Suudilere bakacak olursanız Türkiye Müslüman değildir.
Kimle konuşursanız konuşun, kendi mezhepleri öyle bir mezhep ki bizi
Müslüman olarak kabul etmiyorlar. Tabii bir de Türkiye’nin Batı’ya
açılması, Türkiye’yi İslam dünyasından uzaklaştırmıştır. İkincisi İran’la
aramızda ikimiz de Müslüman olmamıza rağmen dine bakış açımızda çok büyük
bir farklılık var. Bu Celali isyanlarında olsun, Yavuz Sultan Selim
zamanında, Şah İsmail zamanında olsun onu takip eden zamanlarda bazen
birbirimize yaklaşmamız çok kısa dönemler hariç daima Batı tarafından
kaşınmış bir şeydir. Durum böyle olunca geriye yalnızca Hindistan
Müslümanları, Pakistan kalıyor. Bir tek Pakistan’la bizim aramızda bir
dostluk vardır. Atatürk, Sadabat Paktı’nı kurmuştur. Sonra Menderes,
Bağdat Paktı’nı yapmıştır. Ama bütün bunlar Batılıların tahrik ettikleri,
isyana teşvik ettikleri kimselerin iktidarı ele geçirmeleri ile akim
kalmıştır. Türkiye ise bu konuda daha aktif ve öncü bir politka
geliştirememiş ve bu konuda Batılıların yoğun baskısı ile karşı karşıya
kalmıştır. Sizin de söylediğiniz gibi burada büyük bir imkan var ve bunun
mutaka değerlendirilmesi gerekiyor.
Kaplan: Hocam
burada şöyle bir şey var. Aslında Batı toplumlarıyla bu coğrafyanın
insanlarını, ortak tecrübelerini karşılaştırdığımızda oluşturulan
engellerin son derece yapay olduğu ortaya çıkıyor. Mesela Batı’da
rkçılık, etnik kimlik her yere, bütün kurumlara, hayatın her alanına
sinmiştir. Ve yüzyıllarca Avrupalı toplumların birbirleriyle
savaşmalarına neden olmuştur. Oysa bizde ırk temeline dayalı savaşlar
olmamıştır. Orta ve uzun vadede bizim işbirliği yapmamızı
engelleyebilecek herhangi bir şey yok aslında.
Özemre:
Engellerin hepsi yapay ve dolayısıyla müslüman ülkelerin bu tür işbirliği
projeleri geliştirmeleri Batıyı çok ürkütüyor. Eğer Türkiye ile Kuzey
Afrika’daki Fas, Tunus, Cezayir, Mısır, Nijerya, Sudan; Ortadoğu’daki,
Asya’daki Müslüman ülkelerle ekonomik işbirliği örgütleri, ortak pazarlar
vesaire kurulduğu zaman bu, AB’ye de, ABD’ye de, Rusya’ya da, Çin’e çok
büyük bir rakip olacaktır. O yüzden, dünyanın bu tür girişimler çok ciddi
bir şekilde engelleniyor. ABD, tek başına dünyanın hakimi olamaz;
olabilmesi için mutlaka ikinci bir polarite (kutup) olması gerekiyor.
Aksi takdirde kendisini teyid edemez; çünkü ABD, daima bir ikinci
polariteye karşı sizi müdafaa ediyor görüntüsü veriyor. Ama üçüncü bir
polarite, ABD’nin, İngiltere’nin ya da AB’nin kabul edebileceği bir şey
değildir. AB, ABD’ye karşı bir polarite ortaya koymuştur, bir kutup
oluşturmuştur. Bundan sonra ABD’nin korkusu AB’nin Rusya-Çin ekseniyle
birleşmesi, anlaşmaya gitmesidir. Ayrıca Almanya’nın Rusya’ya devamlı yardım
göndermesi, Balkanlara sarkma girişimleri ABD’yi rahatsız ettiği için
ABD, Almanya’nın önünü kesiyor. Onun için Türkiye’nin Müslüman bir ülke
olarak diğer Müslüman ülkelerle kendi içinde bir globalizasyona gitmesi
muhakkak surette önlenmesi gereken bir unsur olarak görülmektedir. Bu
nedenle AB de Türkiye’yi o şekilde içine almak istemiyor. Ben de AB’nin
yerinde olsam Türkiye’yi AB’ye kesinlikle almam. AB’de şu anda nüfus
durmuş durumda. Türkiye, 2020 senesinde 120 milyon olacak. Bu mesele
AB’nin kafasını çok karıştırıyor. Öte yandan Almanya, Fransa, Belçika,
İngiltere, Avusturya, İsviçre ve Hollanda Türklerin ne kadar müteşebbis
olduklarını gördüler. Bizi AB’ye kabul ettikten sonra Avrupa’nın kendi
vatandaşları arasında işsizlik artacaktır. Türkiye AB’de bir Truva Atı
olacaktır. Onu kimse kabul etmez. Üstelik Avrupa’da boşanmalar çok fazla,
dolayısıyla Türk erkekleriyle evlilik yapmak isteyen birçok Avrupalı
kadın var. Çünkü bizim insanlarımız evlilik müessesine inanan insanlar.
Ve onlar hıristiyan dahi olsalar dinlerine çok fazla karışmıyorlar. Ehli
Kitap’tan saydıkları için. Şimdi herhalde Avrupalılar da bu durumu
görüyorlar. Ne için alsınlar? “Şeytan azapta gerek” diyerek devamlı
Avrupalıların başına “beni de alın” diyerek vurmakta fayda var ama ben AB’ye
alınacağımızı sanmıyorum. Türkiye’nin çok dirayetli, genç, cesur, ileriyi
gören idarecilere ihtiyacı var.
Kaplan: Farkında
olmadığımız çok ciddi bir şey var. Halil İnalcık, “Osmanlı tarihi
bilinmeden dünya tarihi yazılamaz” diyor. Dünyada sıkıntıların,
problemlerin olduğu coğrafyaya baktığımızda tam Osmanlı coğrafyası ve
hinterlandı. Osmanlı coğrafyasında 35; hinterlandında ise 41 ülke yani
toplam 76 ülkenin bulunduğu bir coğrafyada büyük bir vakum (boşluk) var.
Bu vakum bölge dışındaki güçler tarafından dolduruluyor. Önce Avrupalılar
doldurmuşlar, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise Amerikalılar dolduruyor.
Ve müslüman toplumların geleceklerini belirliyor ve kaynaklarını
kullanıyorlar. Bu durumun böyle gitmesi mümkün değil. Batılılar, kendi
kaynaklarının bizim tarafımızdan kullanılmasına izin verebilirler mi? Biz
niye izin veriyoruz? Neden bu duruma dur diyemiyoruz? Bu vakum meselesi,
ABD’nin Afganistan’a girmesinden sonra, Batı basınındaki yazarlar ve
aydınlar tarafından da gündeme getirildi. Mesela Robert Fisk, olan
bitenleri şöyle yorumladı: “Dünya sistemi henüz Osmanlı vakumunun,
Osmanlı’dan boşalan boşluğun doldurulamamasından kaynaklanan kaosun,
belirsizlik ortamının ürettiği krizleri yaşıyor”. Bu vakumu biz, bölgenin
insanları olarak nasıl doldurabiliriz? Burada Türkiye’nin üstleneceği
roller neler olailir?
Özemre:
Türkiye’nin burada üstleneceği çok önemli roller var ama maalesef
Atatürk’ten sonra yurtta sulh cihanda sulh ilkesine çok bağlı kalmışlar.
Bu bizim için kayıtlayıcı, kısıtlayıcı bir şey olmuştur. Dünyayla
ilgilenmek yerine Türkiye’yi en ufak işlerle ilgilenmeye çağırmışlardır.
Benim görüşüm bu. Maalesef Atatürk’ten sonra geniş görüşlü bir lider
olarak Turgut Özal’ı görüyoruz. Diğerleri hep “küçük işler”le
uğraşmışlar. Oysa Atatürk bu sözü söylerken sadece bir felsefe olarak
söylememiş. Ama ondan sonra gelen politikacılar bunu bir felsefe olarak
kabul etmişler ve bu, işlerine de gelmiş. Yurtta sulh olması için ne
lazım gelir onu düşünmüşler ama dünyada sulh için bir şey ortaya koyamamışlar.
Uzağı görememişler. Bir Osmanlı paşasının dünyaya bakışına sahip
olamamışlar. Bunun tabii bir takım psikolojik ve siyasi sebepleri var.
Çaplı, atılgan, cesur, ne yaptığını bilen siyaset adamları çıkaramamışız.
Kaplan: Hocam,
son olarak ABD’nin Afganistan’da başlattığı savaş ve bunun muhtemel
sonuçları üzerine yoğunlaşalım isterseniz. Şimdi Amerika’nın özellikle
Afganistan’da böylesi bir operasyonu başlatmasının ben tesadüfi
olmadığını düşünüyorum. Bu operasyonu terörü bahane ederek başka bir
yerde de yapabilirdi; çünkü Amerikalıların sürekli icat ettikleri şeyler
bunlar. Örneğin, önce Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra, Kuveyt’in
işgalinde tam Türkiye’nin bulunduğu bölgede tampon işlevi gören Körfez’e
yerleştiler. Ardından Avrasya açısından tarihi olarak tampon işlevi gören
Balkanlara yerleştiler. Bunu, Almanya’yı durdurmak için yaptılar.
Körfez’de de Almanya ve Japonya’yı durdurma kaygısı vardı. Şimdi
Afganistan operasyonunun da terör meselesini çok çok aşan ciddi
boyutlarının olduğu, olacağı kendileri tarafından da açıkça söyleniyor.
Çin, Rusya ve Hindistan’ın uzun vadeli ortak projeler geliştirmelerini
engelleyebilecek bir yere Amerika yerleşmeye çalışıyor. Siz, benim
çizdiğim tabloya katılıyor musunuz?
Özemre: Kısmen.
Çünkü Amerika oraya yerleşmese de bu yerleri her zaman kontrol imkanına
sahiptir. Amerika’nın elindeki imkanlar o kadar fazla ki her yeri kontrol
edebilir.
Kaplan: Şimdi
hocam burada önemli bir şey var. Balkanlar’da şöyle bir şey yaptı
Amerikalılar: Avrupa’yı durduracak bir adım attılar. 1648 Westphalia
Antlaşması’ndan sonra sürekli başka coğrafyalara yerleşen Avrupa’yı kendi
doğal / fiziki coğrafyasına hapsettiler. Yani Amerika’nın Balkanlara
fiilen yerleşmesi, askeri, jeo-politik ve jeo-stratejik açıdan dengeleri
Amerika lehine çevirdi. Sadece uzaktan kontrolle bu işi başarması zordu
Amerikalıların.
Özemre:
Haklısınız. Burada ilginç bir noktaya dikkat çekmek isterim.
Amerikalılar, kendi çıkarları sözkonusu olduğunda ilke sahibi
insanlardır. Mesela, devlet bir karar verdiğinde o verilen kararı sonuna
kadar izliyorlar. 1961 senesinde Kennedy’nin hazırlattığı bir rapor
vardır. Kennedy Nobel ödülü kazanan ve diğer bilim adamlarını toplayarak
onlara “Ben Amerikan halkının refahını yükseltmek ve aynı zamanda moralini
daima yüksek tutabilmek için ne gibi tedbirler almalıyım, size her türlü
imkanı veriyorum. Bana 1,5 sene içinde cevap verin” diyor. Ve sonunda,
ortaya 800 sayfalık bir rapor çıkıyor. Ben bu raporun özeti olan 170-180
sayfalık bir metni okudum. Bu raporda söylenen şey şu: “Amerika'nın refah
seviyesini yükseltebilmesi için üretim ve tüketim şartlarının devamlı
surette incelenmesi lazımdır. Bunun için de Amerika’nın her on (10)
senede bir harbe girmesi gerekmektedir.” Kennedy sonrasına bakın, Amerika
her on senede bir muhakkak harbe girmiştir. Bu harplerin neticelerinde
bir takım sıkıntılar olmuştur ama ABD nihai olarak bu harplerden hep
kazançlı çıkmıştır. Vietnam’a, Panama’ya bunun için girmiş, Domuzlar
Körfezi Çıkarması’nı, Küba Krizi’ni bunun için gerçekleştirmiştir. Bir
sürü yerlere girmişler, Basra Körfezi’ne yerleşilmesi de bu politikanın
bir gereğidir. Ve şimdi de tam on sene sonra Afganistan’a girdiler.
Amerika böyle bir karar almışsa bunu uygulayacak; başka türlü
döndüremiyor çarkı. Tabii evlatları ölecek, merasimler olacak, bayraklar
çekilecek falan; işin psikolojik tarafı ile de ilgileniyorlar.
Kaplan: Peki
ABD’nin Afganistan’ın bulunduğu bölgeye yerleşmesi sizce ABD’ye ne tür
bir avantaj sağlayacak?
Özemre:
Amerika’nın orada bir askeri üs kurmasının tıpkı İncirlik gibi büyük bir
avantajı var kendisine; aynı zamanda burada kuvvetini kudretini
gösterecek olursa, Kazakistan petrolünü Hint Okyanusu’na indirecek, by-
pass edecektir.
Kaplan:
Amerikalılar, 2025 Uzak Asya raporu diye rapor hazırlamışlar. Çin’in
ekonomik, stratejik ve siyasi olarak güçlenmesi ve Uzak Asya’da nüfuz
alanını genişletmeye başlaması, ayrıca Japonya’nın askeri, siyasi bir güç
olmak istemesi ve son olarak Şanghay Beşlisi projesi gibi yeni oluşumlar
bu raporda öngörülüyor. Dahası, Amerika’nın Avrasya projesi vardı, bu
proje tutmadı. Sözkonusu raporda bu gelişmelere karşı çok yönlü önlemler
alınması gerektiği belirtiliyor.
Özemre: Bugün
Hindistan, Rusya, Çin aşağı yukarı demek ki 2,5 milyar insanın bulunduğu
bir yerde Amerika gelse Afganistan’ı işgal etse ne yazar. Ne yapabilir?
Hiçbir şey yapamaz. Bütün teknolojisine rağmen düşünebiliyor musun atom
bombası kullanmadan, atom bombası kullansa dahi Rusya’nın içine ve
Hindistan’a eğer bunlar gerçekten bir koalisyon haline gelecek olurlarsa
bu Amerikan hakimiyetinin sonunu hazırlar. Bence, Amerika sonuna gidiyor.
Afganistan işgali sadece bir gösteriş, durumu kurtarma çabası.
Kaplan: Peki
Hocam, enerji kaynaklarının paylaşımı veya kullanımı açısından nasıl bir
durum veya tablo çıkabilir ortaya?..
Özemre:
Kazakistan petrolünün daha rahat bir yolla, daha kontrollü(Amerika’nın
kontrolü) mesela Pakistan’ın kontrol edebileceği bir yolla Karaçi’ye
kadar götürülmesi sağlanabilir. Herhalde ilk akla gelen budur. Tabii bir
de, Kazakistan’ın petrol kaynakları var ve bu Amerikalıların çok işine
geliyor. Çünkü sohbetimizin başında da söylediğim gibi, Amerika dünyadaki
tüm diğer petrol kaynaklarının açılmasını ve bir an evvel tüketilmesini
istiyor. Amerika 50 sene sonrasını düşünüyor. Şimdi Rusya da, Çin de,
Hindistan da 50 sene sonra elleri kolları bağlı bir şekilde olacak; eğer
Amerika petrolü bitirirse..
|