Dücane
Cündioğlu
1962
1962'de İstanbul'un Üsküdar İlçesi’nde doğdu.
1980'den itibaren Yazılar’ı , Çeşitli Dergi ve Gazeteler’de
Makaleler’i sonra Gazewte Yazıları, Kitaplar izledi.
1985 den sonra Yayıncılık’la Meşgul oldu ve birçok Eser’in
Redaksiyon Heyeti’nde yer aldı. Tibyan Yayınları'nı kurdu.
2004’te yayınladığı Son Eserler’’inden birinin , Adını
Babanzâde
Ahmet Naim'den
Esin’le koyduğu Keşf-i Kadim."Vazifemiz vaz'-ı cedid
değil, keşf-i kadîm'dir. "Peki neden?" diye sorup vardığı
Sonuç’u şöyle paylaşıyor: ‘Kadîm olanı keşfetmek, yeni olanı
ortaya koymaktan belki daha güç ve fakat hiç kimsenin kuşkusu
olmasın ki çok daha asil bir çabadır! Tarih, bugüne değin,
kadîm olanı keşfetmek için çaba sarfetmeyen hiçbir toplumun
yeni bir şey ortaya koyabildiğine tanıklık etmedi. İşte zaten
bu yüzden bu toprakların çocuklarının öncelikli görevi vaz'-ı
cedid değil, keşf-i kadîm olmalıdır."
Eserleri:
-Elmalılı
Hamdi Yazır
,
-Hak Dini Kur'an Dili ,
-Kur'an-ı Kerim ve Meâli, (Hazırlayan ve Notlandıran),
-Başörtü Risalesi,
-Kur'an'ı Anlama'nın Anlamı,
-Anlam'ın Buharlaşması ve Kur'an,
-Söz'ün Özü: Kelâm-ı İlahî'nin Tabiatına Dair,
-Sözlü Kültür'den Yazılı Kültür'e Anlam'ın Tarihi,
-Keşf-i Kadim,
KÂMİL BÜYÜKER‘in
Tanıtım Yazısı: İslâm
düşünce mirasımız açısından bir milat tayin edilmek istense
başta hiç kuşkusuz tartışmanın odağında olan isim İmam-ı
Gazâli gelecektir. İslâm düşüncesi Gazali'den sonra
inkitaya mı uğradı, yoksa zirveye mi çıktı? Hakikaten
Gazâli, Felsefe'ye karşı savaş açıp, İslam dünyasında
felsefeyi öldürdü mü? Bütün bu soruların cevaplarını yine
Gazâli'de ve Gazâli'yi doğru okumakla ve anlamakla
bulabiliriz. İşte bütün bu tartışmaların arasında İmam-ı
Gazâli'ye isnad edilen pek çok iddianın yer aldığı, aynı
zamanda, Gazâli okumaları için kılavuzluk edecek, Yazar
Dücane Cündioğlu'nun Keşf-i Kadîm kitabı Gelenek
Yayınları arasından çıktı. Kendisini Gâzali hakkındaki
ısrarlı yazılarından tanıdığımız Cündioğlu, bu
kitabıyla da İmam-ı Gazâli hakkındaki pek çok iddianın
temelsiz ve sığ olduğunu, Gazali'yi yanlış okumaktan,
ısmarlama yorumlardan kaynaklandığını söylüyor. Öncelikle,
sorunun "Niçin Gazali" yerine "Niçin İmam Gazâli'yi
ziyadesiyle önemsemeliyiz?" şeklinde sormakla anlamlı
olacağını söyleyen Cündioğlu, soruna çıkış yolunu
gösteriyor: "Gazâli'nin açtığı evlekte yürümeyi
beceremedikçe bu toprakların çocuklarının dinî ilimlerin
ihyasından sözetme gücüne erişemeyeceklerine îmada
bulunuluyor."
Neden vaz'-ı
cedîd değil, keşf-i kadîm? Gazâli
hakkında yazılan pek çok metnin cehaletten kaynaklandığını
belirten yazar, sırf bu yüzden muarızların, önce suçla, sonra
delil ara metoduyla, -mantıkçıların tabiriyle müsadere ale'l
matlûb- hareket edildiğini söylüyor. ‘
-Felsefe’nin
Türkçesi-Cumhuriyet,Felsefe, Eleştiri,
‘Başkalarının peşinden değil, dünyaya
inat kendi kendinin peşinden koşmaya (=durmaya) çalışan,
yenmeyi değil, bile bile yenilmeyi isteyen; evet, kendini
takip etmeyi istediği için yenilmeyi göze alan dostlara
gönderdiğim mektuplardan biri daha.. (Y.Safak, 18.9.2004)
*www.matbuat.com/konular/ ayinyazari/dcanecn2
’den:
'Tarihe dönmeyi
istemek, 'ilkelere dönmeyi istemek' demektir!'
Bir süredir İslâmî
kesimin yetiştirdiği ciddi isimler arasında göze çarpmaya
başlayan Dücane Cündioğlu, yazıları ve kitaplarında
Kur'ân'ı ve Kur'an'la ilgili bilgileri 'anlambilim'
çerçevesinde yeniden ele alıyor. 'Türkçe ibadet', 'Türk
Müslümanlığı', 'Kur'ân mealleri' gibi güncel
konulara getirdiği sıkı eleştirilerle dikkat çekiyor.
'Türkçe Kur'ân ve
Cumhuriyet İdeolojisi' isimli eseri, Türkiye Yazarlar
Birliği tarafından inceleme dalında 'yılın kitabı' seçilen
Dücane Cündioğlu'yla birlikte Kur'ân, dil,
anlam, yorum, tarih, toplum ve
siyaset gibi birbirinden ayrı düşünülemeyecek geniş bir
çerçeveye dahil olmaya çalışarak, hem Kur'ân'ı
anlama/yorumlama gibi teorik, hem Kur'ân çevirileri gibi
teknik, hem de 'Türkçe ibadet' ve 'Türk Müslümanlığı'
gibi güncel konular üzerine konuştuk.
'Kur'ân'ı
Anlama'nın Anlamı' isimli kitabınızla başlayalım. Nedir
'anlama'nın anlamı'?
O halde ben de önce
'anlam' ile 'anlama' sözcükleri arasında
yaptığım ayrımı açık kılmaya çalışayım: Kur'ân âyetlerinin
anlamına (mânâ ve mefhumuna) ulaşmak, hiç kuşkusuz ki bu
hitabın muhataplarının başlıca vazifesidir ve bu nedenledir ki
Kur'ân'ın nüzûlünden günümüze gelinceye kadar müslümanlar hem
Kur'ân'ın ne dediğini, ne demek istediğini anlamak için büyük
bir cehd göstermişler, hem de bu hususta bizlere fevkalâde
kıymetli bir miras bırakmışlardır. 'Tefsir İlmi', esas
itibariyle bu anlama faaliyetleriyle meşgul olan ilim dalının
adıdır. Kim, hangi âyeti nasıl anlamış, nasıl yorumlamış, bu
konuda neler söylemiş? Filan âyet ya da ibare hakkında
Kur'ân'ın ilk mübelliğinden (Rasûlullah), arkadaşlarından
(ashab-ı kiram), onların talebelerinden (tâbiûn) ve bu sahanın
'otorite' sıfatını kazanmış âlimlerinden (müfessirûn) hangi
bilgiler, ne tür açıklamalar ve hangi tarz yorumlar intikal
etmiş? İşte bu ve benzeri suâller muvacehesinde bidayetinden
günümüze Kur'ân'ı anlamaya, anlatmaya çalışan öznelerin bütün
yapıp etmelerinin tedkike mevzû olduğu saha, gerçekte Tefsir
İlmi'nin sahasıdır. Nitekim tefsir kitapları, mümkün mertebe
anlama faaliyetlerinin bütününe (bütün yorumlara) bir
hiyerarşi içerisinde yer vermekle kalmazlar; aynı zamanda
anlama ve yorumlamanın kaynaklarını da zikrederler. Bu nedenle
bir tefsir âlimi (müfessir) 'Bu âyet şu anlama gelir' derken,
tabiatıyla bu sırada dayandığı delilleri ve otoriteleri de
zikretmek sûretiyle kabul etmeyip reddettiği veya reddetmese
bile zayıf bulduğu diğer yorumların sıhhat derecelerini
tartışır.
Fakat bu ilmin
Tefsîr Usûlü'yle bağlantısı yok mu?
Pek tabiî ki var...
Nitekim Kur'ân'ı anlamaktan ve/veya yorumlamaktan söz
ettiğimizde, ister istemez Tefsir İlmi'nin sahasına girmiş
oluruz. Fakat benim hassaten ilgilendiğim saha biraz farklı...
'Anlama'nın anlamı' tâbiriyle de esasen bu farkı vurgulamaya
çalışıyorum; zira Tefsir İlmi, Kur'ân'ın anlamıyla, âyetlerin
ne anlama geldiğiyle uğraşır. Oysa ben Kur'ân'ın ne anlama
geldiğinden, ne dediğinden ziyade, o anlama nasıl ve niçin
geldiğiyle uğraşıyorum; Anlama'yla değil, anlama'nın
anlamı'yla yani. Bu ayrım zaviyesinden meseleye bakıldığında,
anlama faaliyeti kaçınılmaz olarak tarihsel bir nitelik
kazanır; zira tarihin belli bir döneminde (belli bir zaman
diliminde) ve belli bir mekânda nâzil olmuş bir hitabın,
evvelemirde o zaman ve o mekânda ne anlama geldiğini bilmek
zorundasınız. Bu durumda sizin nasıl anladığınız değil, ilk
muhatapların o metni o ilk zaman ve o ilk mekânda nasıl
anladıkları suâlinin cevabını bulmak daha ziyade önem
kazanmaktadır. Bu suâlin cevabını aramaya başladığınızda
nereye gideceksiniz? Elbette tarihe... O halde Tefsir İlmi bir
yönüyle tarihi, tarihte olup bitenleri bilmeyi gerektirir ve
tarihi, tarihsel olanı bilmeye ilişkin çabalarla vücûd bulur.
Bütün bunlara, metinde ne denildiğini ve bu denilen şeyin
nasıl anlaşıldığını bilmek için gerek vardır. Binaenaleyh
Tefsir İlmi, metinde olanı anlamak ister ve bir de bu istek
doğrultusundaki çabaları...Pek tabiî ki var... Nitekim
Kur'ân'ı anlamaktan ve/veya yorumlamaktan söz ettiğimizde,
ister istemez Tefsir İlmi'nin sahasına girmiş oluruz. Fakat
benim hassaten ilgilendiğim saha biraz farklı... 'Anlama'nın
anlamı' tâbiriyle de esasen bu farkı vurgulamaya çalışıyorum;
zira Tefsir İlmi, Kur'ân'ın anlamıyla, âyetlerin ne anlama
geldiğiyle uğraşır. Oysa ben Kur'ân'ın ne anlama geldiğinden,
ne dediğinden ziyade, o anlama nasıl ve niçin geldiğiyle
uğraşıyorum; Anlama'yla değil, anlama'nın anlamı'yla yani. Bu
ayrım zaviyesinden meseleye bakıldığında, anlama faaliyeti
kaçınılmaz olarak tarihsel bir nitelik kazanır; zira tarihin
belli bir döneminde (belli bir zaman diliminde) ve belli bir
mekânda nâzil olmuş bir hitabın, evvelemirde o zaman ve o
mekânda ne anlama geldiğini bilmek zorundasınız. Bu durumda
sizin nasıl anladığınız değil, ilk muhatapların o metni o ilk
zaman ve o ilk mekânda nasıl anladıkları suâlinin cevabını
bulmak daha ziyade önem kazanmaktadır. Bu suâlin cevabını
aramaya başladığınızda nereye gideceksiniz? Elbette tarihe...
O halde Tefsir İlmi bir yönüyle tarihi, tarihte olup bitenleri
bilmeyi gerektirir ve tarihi, tarihsel olanı bilmeye ilişkin
çabalarla vücûd bulur. Bütün bunlara, metinde ne denildiğini
ve bu denilen şeyin nasıl anlaşıldığını bilmek için gerek
vardır. Binaenaleyh Tefsir İlmi, metinde olanı anlamak ister
ve bir de bu istek doğrultusundaki çabaları...
Peki, 'Tefsîr Usûlü'
böyle midir? Hayır! Tefsir Usûlü, tarihî olanla değil, nazarî
olanla ilgilenir; o, yönteme ilişkin bir sahadır, dikkatini
anlam ve yorumun kendisine çevirir, anlam ve yoruma konu olan
metnin kendisine değil! Bu sebeple ben Tefsir İlmi'nden ziyade
Tefsir Usûlü'yle ilgileniyorum; anlama faaliyetinin kendisi
yerine, o faaliyetin anlamıyla meşgul oluyorum. Bu bakımdan
çabalarımın usûlî ve nazarî bir mahiyet taşıdığını ve Kur'ân'ı
Anlama'nın Anlamı ifadesiyle de meselenin bu yönüne vurgu
yapmaya çalıştığımı söyleyebilirim.
Tefsir Usûlü'nü
Tefsir İlmine nazaran cazip kılan ne?
Çok çeşitli
çevreler, çok çeşitli kişiler Kur'ân'ın bir kelimesiyle, bir
âyetiyle, bir cümle veya pasajıyla ilgili birtakım görüşler
öne sürüyorlardı ve bu görüşler de doğal olarak birbirleriyle
çatışıyorlardı. Görüşlerini 'Kur'ân'a göre...' veya
'Kur'ân'da...' ön-ekleriyle sunan insanların sayısında dikkat
çekici düzeyde artış olmasına, hatta bu başlığı taşıyan
çeşitli kitap ve makaleler yayımlanmasına rağmen, söylenenlere
baktığımda bu ön-ekleri almaması gereken muhtevalar, kişisel
kanaatler, Kur'ân'a isnadı zor olan, hatta mümkün olmayan
fikirler sıklıkla bu tür başlıklar altında arz-ı endam etmeye
başlamıştı. Bu görüşleri biraz hesaba çekip, o görüşlerin
sahibi veya tekrarlayıcısı olan insanlarla konuştuğumda,
neticede söyledikleri 'Ben böyle anlıyorum' veya 'Bana göre bu
âyetin anlamı budur' demekten öte bir değer ifade etmiyordu.
Esasen benim buna bir itirazım yok! Elbette insanlar
Kur'ân'dan farklı şeyler anlayabilirler ve bu görüşlerini de
pekâlâ dile getirebilirler. Ancak temel sorun, bu
kişiselliğin, bu öznelliğin hangi hakla Kur'ân'a mal edildiği
sorunu! Nasıl olup da insanlar kendi anladıkları, kendi tercih
ettikleri yorumları Kur'ân'a nisbet edebiliyorlardı? Anlamın
öznelleşmesinin ve dolayısıyla çoğullaşmasının felsefî
meşrûiyeti var mı? Varsa bu meşrûiyet nereye kadar? Bizim
öznelliğimizin dışında, bizim dışımızda kendisine
ulaşabileceğimiz bir anlamdan söz etmek mümkün mü? Değilse,
Kur'ân kendisine tâbi olunan bir metin olmak yerine, kendimize
tâbi kıldığımız bir metin haline gelmiyor mu?
İşte benim yaptığım,
yapmaya çalıştığım şey, bir bakıma 'Bana göre...' ifadesiyle
'Kur'ân'a göre...' ifadesi arasındaki farkı irdelemek oldu.
Biz Kur'ân hakkındaki düşüncelerimizi dile getirirken, nerede
ve ne zaman (hangi sınırlar dahilinde) 'Kur'ân'a göre...'
diyebiliriz? Bu ön-eki kullanma hakkımız nereye kadardır?
Kur'ân hakkında konuşurken 'Bana göre...' deme gücünü nasıl ve
nereden elde ederiz? 'Bana göre...' demenin meşrûiyeti nedir?
Bu bir otorite iddiası mıdır, yoksa gelecek eleştirilere karşı
bir savunmanın ya da bir tevazûun ifadesi midir?
Birtakım insanlar
çıkıyor, Cenab-ı Allah'ın Kur'ân'da Darwin hakkında,
'evrim teorisi' hakkında konuştuğunu söylüyorlar ve fakat
kendi seçtikleri, kendi yorumlarına tâbi kıldıkları âyetleri,
Kur'ân'ın, evrim teorisi lehinde veya aleyhindeki görüşleri
gibi sunuyorlar ya da kalkıp muhtemelen el kitaplarından
öğrendikleri 'kuantum fiziği' hakkındaki bilgileriyle
Kur'ân'da atom-altı parçacıklarına işaret edildiğini, meselâ
zerre sözcüğünün atom anlamına geldiğini, vs. iddia ediyorlar.
Kur'ân-ı Kerîm bu konularda konuşmayan bir metin olsa bile
bunun bir anlamı yok; zira Kur'ân'ı okuyan özneler onu bu
konularda da konuşturmaktan geri kalmıyorlar. Şarlatanlık
haline gelen bu tür müdahalelerin önüne nasıl geçilebilir?
Bizatihî yorumcunun yorumlarıyla metinde kastedilen murad
(kasd-ı mütekellim) birbirinden nasıl ayırdedilebilir? İşte
Tefsir İlmi'nden ziyade, Tefsir Usûlü'nü önemsememin nedeni,
bu tür sorunlar muvacehesinde ortaya çıkan karmaşadan başka
bir şey değildi!
Öyleyse, bizim
Kur'ân'da yazılanlarla ilgili ikinci el bilgilerimiz kuşkulu.
Yorumcunun kişisel tercihleri ya da zaaflarından kaynaklanan,
hatta bazen birbirine ters düşen anlamlarla Kur'ân metninin
gerçek anlamı yitiriliyor, sizin deyimizle 'anlam
buharlaşıyor'!
Evet, metindeki
anlam (murad-ı ilahî) kelimenin tam anlamıyla buharlaşıyor,
yitiyor. önce çoğalıyor, çoğaldıkça şeffaflaşıyor, hafifliyor,
gaz haline geliyor ve yok olup gidiyor; dolayısıyla artık
konuşan Kur'ân olmuyor, Kur'ân'ı okuyan/yorumlayan kimseler
oluyor, hatta bir süre sonra 'Kur'ân'a göre...' ön-eki, 'Bana
göre...' ön-ekinin bir kılıfı halini alıyor. Peki Kur'ân'ı
yorumlayan özne bu denli öne çıktığında, bu denli tayin edici
hale geldiğinde Kur'ân'ın gerçek anlamı ne oluyor? İşte
buharlaştığını söylediğim şey, o 'gerçek anlam'. O halde biz
bu buharlaşmanın önüne nasıl geçebiliriz, bu tür müdahaleleri
nasıl hesaba çekebiliriz ve hepsinden de önemlisi Kur'ân
metninde kastedilen anlamı -Kudemâ'nın tabiriyle murad-ı
ilahî'yi- nasıl tesbit edebiliriz? Üzerine gidilmesi gereken
esas mesele işte bu! Kur'ân metninde bizâtihi kastolunan
mânânın, yani murad-ı ilahî'nin nasıl anlaşılabileceği ve bu
murad-ı ilahî'yi tesbit etmenin koşulları, ilkeleri... 'Kur'ân'ı
Anlama'nın Anlamı' ve 'Anlam'ın Buharlaşması ve Kur'ân',
işte bu sorunlarla uğraşmayı kendisine konu edinmiş iki kitap.
Sizin meâllerle
ilgili de eleştirileriniz var. Bir makalenizde bu meâllerin
adlarını -belki de sadece bir kısmını- 'Yorumsuz' başlığıyla
yayımlamıştınız. Çoğunun ticarî kaygılarla hazırlandığı
anlaşılan bu meâller karşısında sizce genel okurun tutumu
nasıl olmalı?
Kur'ân'ı anlamak bir
problem, Kur'ân çevirilerini anlamak başka bir problem. Bu iki
meseleyi birbirine karıştırmamak ve şayet karıştırılmışsa
bunları özenle birbirinden ayırmak gerekir. Bilhassa bizim
ülkemizde Kur'ân'ı anlamakla Kur'ân çevirilerini anlamak;
Kur'ân hakkında konuşmakla Kur'ân çevirileri hakkında konuşmak
özdeşleştirilmiş durumda... Bir kimse, 'Kur'ân'da Allah diyor
ki...' derken, aslında 'herhangi bir şahıs tarafından yapılan
herhangi bir Kur'ân tercümesinde Allah Teâlâ'nın şöyle dediği
(!) -tercüme sûretiyle- naklediliyor' demiş oluyor. Oysa sözü
edilen metin (cümle ya da pasaj) bir Kur'ân çevirisi sonuçta.
Herhangi birinin oturup o metni Türkçe'ye çevirdiğini,
dolayısıyla o çevirinin kalitesinin, düzeyinin, sağlamlığının
her zaman tartışmaya açık olduğunu iyi anlamak gerek. Kur'ân
çevirilerini Kur'ân'ın kendisiyle özdeş hale getirmemek gerek.
Bu husûsa işaret
ettikten sonra çevirilerin çoğalması meselesine temas
edebilirim sanıyorum. Sözgelimi Elmalılı Hamdi Yazır
tefsirini 12 senede tamamladığı halde, 'Ben bu esere yeteri
kadar zaman ayıramadım, aslında bu iş için en az 25-30 sene
gerekliydi' diyor. Oysa piyasada bulunan Kur'ân çevirileri
içinde -çeviri sahiplerinin kendi ifadelerini dikkate alarak
söylüyorum- üç yıldan ziyade emek harcanmış kaç çeviri vardır?
Bunların çoğu, azamî bir-iki yılda hazırlanmış ve kopyalama
yöntemiyle çoğaltılmış kitaplardır. Ben birkaç ayda hazırlanan
çeviriler de biliyorum. Ciddiyetin olmadığı, ciddi
mütercimlerin bulunmadığı bir yerde ciddi tercümeler olabilir
mi? Olmaz! İkincisi, kendi anadilini bile gereği gibi
öğrenememiş insanlar, başka bir dilden çeviri yapabilirler mi?
Üçüncüsü, dil ile kültür arasındaki bağıntıyı anlamamış,
kavramamış kimselerin, değil Kur'ân'ı, herhangibir gazete
yazısını dahi sağlıklı olarak çevirmeleri mümkün müdür? İslâm
düşünce tarihi içerisinde oluşmuş fıkhî, felsefî ve kelamî
disiplinlerin terim ve kavramlarını, o disiplinlerden çok daha
önce ortaya çıkmış bir metnin kelime hazinesini karşılamak
üzere kullandıklarının farkında bile değil bu insanlar...
Meselâ deyimler... Türkçe Kur'ân mütercimlerinin en ziyade
başarısız oldukları alan, kanaatimce deyimler alanıdır.
Kurdukları garip cümlelerle âyetlerdeki mânâlarını
aktardıklarını sanmış olmaları ise başka bir garabet!
Aceleciliklerini, yetersizliklerini, her iki dile de hâkim
olamamalarını bir yana bırakalım, Kur'ân'ın dili ve muhtevası
konusunda ciddi, derinlikli hiç bir çalışma da yapılmamıştır.
Sözgelimi İsrâ Sûresi'nin 13. âyetinin şu
çevirilerini hem Türkçeleri, hem de mânâları açısında ele
alalım:
-'Her
insanın da kuşunu boynunda kendine takmışızdır.' (Elmalılı
Hamdi Yazır)
-'Her insanın kuşunu (amelini) boynuna astık.' (Ahmed
Davutoğlu)
-'Her insanın (amel) kuşunu boynuna doladık.' (Süleyman
Ateş)
-'Her insanın uğursuzluk kuşunu boynuna takmışızdır.' (Yaşar
Nuri öztürk)
Şimdi sizce bu
cümlelerin bir anlamı var mıdır? Türkçe'de 'amel kuşu',
'uğursuzluk kuşu' gibi garip kuş türleri bulunmakta mıdır?
Türkçe konuşulan memleketlerde bu cins kuşlar yaşar mı?
Anlamsız bir cümle elde ettikleri halde, mütercimler bu
anlamsızlığın farkında mıdırlar? Kısaca mütercimler (Elmalılı
müstesna, zira onun çevirisi bir tefsir içerisinde yer
almaktadır) 'tâir' kelimesinin Kur'ân'da çokça kullanılan bir
deyim olabileceğini düşünmemişler, bu kelimenin 'nasip, pay,
kısmet' (hazz), 'elzenna' fiilinin de 'takdir etmek, tayin
etmek' gibi anlamlara geldiğininin farkına dahî
varamamışlardır. Kezâ şu misâller için de aynı şeyi
söyleyebiliriz:
-'Giydiklerini temiz
tut!' (Hüseyin Atay-Yaşar Kutluay)
-'Elbiseni de
temizle!' (Ali Bulaç)
-'Elbiseni
(pislikten) temizle!' (Ahmet Ağırakça-Beşir Eryarsoy)
-'Temizle giysini!'
(Yaşar Nuri öztürk)
Burada, 've siyabeke
fetahhir' ifadesi, fakihlerin namazın rükûnlarından saydığı
'taharet' kavramıyla birlikte düşünülmüş ve hal böyle olunca
da Hz. Peygamber'in nefsini arındırmasına yönelik uyarı
bütün anlamını yitirmiştir. Ayrıca belirtilen ifadenin bir
deyim olduğu da gözden kaçırılmıştır. Müfessir ve mütercimler
bu hataları bir tercih sonucunda yapmış değiller tabiî ki...
Aceleyle ve ciddi bir emek sarfetmeksizin, kendilerinden önce
hazırlanan meâlleri örnek almışlardır.
Bu örnekleri
duyunca, bizlerin Kur'ân'a bizzat mutahap olup olmadığımız
meselesi gerçekten de tartışılır bir hal alıyor. Bu durumda
farklı bir muhatab düzeyine geçmiş (belki de 'inmiş') mi
oluyoruz? Nitekim gerek 'Kur'ân'ı Anlama'nın Anlamı' adlı
eserinizde, gerekse 'Sözlü Kültürden Yazılı Kültüre Anlam'ın
Tarihi' eserinizde farklı muhatab türlerini ele alıyorsunuz.
Muhatabları bu şekilde farklı kategorilere ayırmak gerekli
miydi?
Kur'ân'a muhatap
olan insanların farklı düzeylerde bulundukları nazar-ı itibara
alınmadığı sürece, Kur'ân'ı anlama çabalarının içerisinde
bulunduğu karmaşanın sağlıklı bir tahlili yapılamaz
kanaatindeyim. Çünkü Kur'ân'a muhatab olan insanların hepsi
aynı tarihsel düzlemde bulunmuyorlar. Farklı tarihsel
bağlamlarda bulunan okurun, anlamaya çalıştığı bir metni, o
metnin tabiî bağlamını dikkate almadıkça sağlıklı olarak
anlaması mümkün olmaz, olamaz. Nitekim bugün Kur'ân'ın birçok
âyetinin bırakın ne demek istediğinin anlaşılması, ne
dediğinin bile anlaşılamadığı reddedilemez bir vâkıadır.
Sebebi de okurun kendi öznel bağlamıyla muhatab olduğu metnin
tabiî bağlamını birbirinden ayırdedebilme beceresini
gösterememiş olmasıdır. Abduh'un tabiriyle, modern okur
Kur'ân'ı kendisine nâzil oluyormuş gibi okumaya/anlamaya
çalışıyor. Ancak bu arada şu noktayı gözden kaçırıyor: Kur'ân
kendisine nazil olmuyor, o sadece böyleymiş gibi farzediyor.
Faraziyelere istinaden gerçekleştirilen okuma, romantik bir
okumadır, çağırışımlarla hareket eder. Oysa modern okurun
Kur'ân okumalarından beklediği şey, çağrıştırıcı değil
bilgilendirici, etkileyici değil öğretici bir netice elde
etmektir. Tıpkı şiir gibi... Şiir çağrıştırıcıdır,
etkileyicidir, duygulanımlara yol açar ve fakat bu şiirî
anlam'ı hukukî bir yargıya dönüştüremezsiniz. Bu nedenle
okurun haddini (sınırını) gözden geçirmesi ve yerini tayin
etmesi, metni anlamanın ön-koşuludur.
Bu sınırları tayin
etmek amacıyla ben Kur'ân'ın tarihsel düzlemde üç farklı
muhatab türü olduğunu söylüyorum: Birincisi: ilk ve doğrudan
muhatablar. Bunlar, Kur'ân'ın nâzil olduğu dönemde yaşamış,
Kur'ân'ı inkâr eden veya Kur'ân'a iman eden kimseler... Bu
muhatab türünü, kabaca hicrî I. yüzyılla
sınırlandırıyorum. İkinci muhatab türü: Kur'ân'ın dolaylı
muhatabları. Bunlar da hicrî II. yüzyıldan XVIII.
yüzyıla (modernleşme dönemine) kadar süren zaman
içerisinde yaşamış kimselerin tamamı. Üçüncü muhatab türü ise:
Kur'ân'ın modern muhatabları. Biz bu tasnife göre üçüncü
muhatab türüne dahil oluyoruz. Burada dikkat edilmesi gereken,
vurgulanması gereken şey şudur: Kur'ân'ın ilk ve doğrudan
muhatabları, Kur'ân'ın aslına muhatab idiler... Vahiy Hz.
Peygamber'e nâzil oluyordu, onlar da vahyi Hz.
Peygamber'den dinliyorlar ve anladıkları; doğrudan muhatab
oldukları metne iman ediyorlar ya da onu inkâr ediyorlardı.
Doğrudan metne soru sorma, itiraz etme şansına sahiplerdi;
zira metinle müşterek bir şimdi içinde idiler ve aynı tabiî
bağlamı paylaşıyorlardı. Meselâ Kur'ân-ı Kerîm'de birçok yerde
'Sana şunu (msl. Ruh'u) soruyorlar' şeklinde suâller vardır.
Kim soruyor bu suâlleri? Elbette Kur'ân'ın ilk muhatabları
soruyorlar. Çünkü bu kimseler Kur'ân'a, Hz. Peygamber'le
eş zamanlı olarak (aynı şimdi içerisinde) muhatab oluyorlardı
ve metne suâl sorma, itiraz etme, anlamadıkları durumlarda
daha fazla açıklama isteme imkânına sahiptiler.
İkinci muhatab
türünü dolaylı muhatablar olarak isimlendiriyorum. Dolaylı,
çünkü mezhepler oluşmuş, siyasî, fikrî, ictimaî tahavvülât
meydana gelmiş, kısaca metinle okur arasındaki mesafe zamanla
açılmaya başlamıştır; yani artık metinle muhatab arasına tarih
girmiştir. Bu sebeplere binaen tefsirler yazılmaya başlamış,
âyetlerin ne anlama geldiğini ve metinde kastedileni ortaya
çıkarmak amacıyla birtakım ilimler geliştirilmiş, kitaplar
yazılmış, yöntemler vaz'edilmiştir. Dolaylı muhatablar
doğrudan ve ilk muhatablar gibi Kur'ân'a, Kur'ân'ın kendisine
değil, daha ziyade Kur'ân tefsirlerine muhatab olmaya
başladılar; yani herhangibir âyetin kendisine doğrudan muhatab
olmak yerine, o âyetin farklı müfessirler veya farklı mezhep
âlimleri tarafından verilmiş anlamlarıyla yüzyüze geldiler.
Dolaylı muhatabların bu tür bir anlama çabası içine girmesi,
tabiatıyla müslümanların birtakım ilim dalları inşâ etmelerine
yol açtı. Böylelikle müslümanlar Kur'ân'daki muradı (murad-ı
ilahî'yi) anlamak için çeşitli ilimler meydana getirdiler.
Arap diliyle (sarf ve nahivle), kıraatle, fıkıhla,fıkıh
usûlüyle, sîret malzemesiyle, hadislerle, rivayetlerle ilgili
ne gerekiyorsa, Kur'ân'ı ilk nazil olduğu gibi anlamayı mümkün
kılacak ne kadar bilgi varsa, bunları derlemeye ve bu
bilgilerden istifade etme yollarını inşâ etmeye çabaladılar.
İşte müslümanlar XVIII. ve XIX. yüzyıllara gelene kadar bu
ilimler muvacehesinde Kur'ân'a yaklaştılar. Ancak bu metinler
doğrudan halk için yazılmıyordu. Bilakis bu metinler belli bir
ilimler hiyararşisi (farklı bilgi düzeyleri) hesaba katılarak
kaleme alındığından bunlar ya bu işle üst düzeyde uğraşan
âlimler tarafından ya da ilim yolunda ilerleyen talebeler
tarafından okunuyor, anlaşılıyordu. Halkın bu tür metinlere
muhatab olma şansı yoktu, onlar sözlü geleneğin formları
içerisinde (camilerde vaazlar, sohbetler dinlemek, kendi
seviyelerine uygun ilim meclislerine katılmak yoluyla) bilgi
ediniyorlar, halkın bilgi ihtiyacı farklı kurumlarca
karşılanıyordu.
Üçüncü muhatab türü
olan modern muhatablara gelince, modernleşme dönemiyle
birlikte vaziyet tamamen başbaşka bir hal almaya başladı.
Artık insanlar doğrudan Kur'ân'ın veya tefsirlerin değil,
çevirilerin muhatabı oldular. Artık Kur'ân'ı anlama
çabalarının bazı ilimlerin sahibi olmayı gereksiz hale
getireceği düşünüldü. Nitekim o dönemin en yaygın tabiriyle,
gaye, 'halkın anlayabileceği bir lisanla ve hurafâttan âri
(arındırılmış) bir tercüme/tefsir' meydana getirmekti. Dikkat
edileceği üzere burada iki husûsun altı çizilmektedir. (a)
'halkın anlayabileceği bir lisanla yazmak', (b) 'dini
hurafelerden arındırılmış bir hale getirmek'. Halkın
anlayabileceği lisan, ulus dillerinin önem kazanmasıyla, İslâm
dünyasının Arapça'yı ilim dili olarak kabul ettiği
imparatorluk yıllardan farklı olarak her müslüman ulusun kendi
dilini öne çıkarmasıyla birlikte önem kazandı.
Ulus-devletlerin kurulması süresince o ulusların dilleriyle
Kur'ân'ı anlamaktan sözedilmeye başlandı. Çünkü halkın
anlayabileceği dil ifadesiyle sadece felsefî olmayan, çetrefil
olmayan bir dil değil, aynı zamanda Arapça olmayan diller (ana
dili) kastediliyordu. Halk kendi ana dilini anlayabilirdi;
dolayısıyla biri çıkıp halkın anlayabileceği dille Kur'ân'ı
tercüme ettiğini ya da Kur'ân'ı anlattığını söylediğinde,
Arapça olarak değil, o ulusun dilinde anlattığını söylemek
istiyordu.
İşte bütün İslam
âleminin müşterek ilim dilinin (Kur'ân dilinin, Arapça'nın)
terkedilip, müslüman kavimler küçük ulus-devletlere dönüşünce,
her ulusun kendi dilinde Kur'ân'ı anlaması gerektiği iddiaları
siyasî ve ictimaî karşılıklarını bulmuş oldular. Hurafelerden
âri kılmak tabiri de bu bağlamda çok önemlidir. Bu tabir,
'geleneksel İslamî kabul ve tasavvurâtın tasfiyesi' mânâsında
kullanılmış; yani Kur'ân'ı anlama çabalarının modern öncüleri,
modern Kur'ân tasavvurunu cazip hale getirip Kur'ân'ın
tebligatını geleneksel tasavvurâttan arındırmayı hedeflemişler
ve bir sonra da bu hedeflerini gerçekleştirmişlerdir. Şimdi
günümüz müslümanlarının çoğunun -ne yazık ki- hurafelerden(!)
arındırılmış bir Kur'ân anlayışına sahip oldukları bir
vâkıadır.
Bir Mütenebbi'nin Ultra-Modern Çevirisi
Mesaj'a Yapılan Bir Eleştiriye (!) Cevap