Cemaleddin Afgani
1838-1897
İran'ın
Asadabad kentinde doğdu. Ailesi ile birlikte Kazvin'e, daha
sonra da Tahran'a gitti. Orada zamanın en ünlü Şii kelamcısı
Akasid Sadık'tan ders aldı. Tahran'dan, Şii dini
öğretim merkezlerinden olan Irak'ın Necef şehri'ne gitti ve
orada ileri gelen bir Kelamcı ve Alim Murtaza
el-Ensari'nin öğrencisi olarak 4 yıl kaldı.
Ammara,
Afgani Kitabında O’nun İranlı olmadığını O’nun aleyhine
kitap yazan Levis İvad’a karşı savunur. ‘
Levis, O’nu casus olarak nitelendirdi. İran’lı
anlaşılamayan, kapalı adam olarak tanıttı. Bunun dışında başka
iftiraları da yazdı. Ben kitabımı yeniden basıyorum. 1997
Kitab fuarında çıkacak. Dedim ki: O dar anlamda bir milliyetçi
değil, Vatansever olması, Afganlı olması, Mısırlı veya
Türkiyeli olması O’nun için bir ayıplanma nedeni değildir. Her
gittiği bölgede halkın elbisesini giydiğini gösteren
fotoğraflarını görürsünüz. O’nun Osmanlı fesini giydiğini,
başka bir yerde sarık giydiğini, Şia’ya ait elbiseleri
giydiğini, Mısır’da Mısır’a ait elbiseleri giydiğini
görürsünüz. Bununla beraber farklı giyim ve kuşamları
kullandığını görürdünüz. Ayrıca Şii veya sünni olması da O’nun
ayıplanmasını sağlamaz. O’nun öncelikli kimliği Müslüman’dır,
Müctehid’dir. İslamı asıldan alır. Ben Afganlıyım diyor.
el-Beyan fi Tarihi’l-Afgan adlı bir kitabı vardır.‘
‘Abduh,
(ö.1905) Afganlılar hakkında yazarken şunu söyler:
Cemaleddin Afganlı’dır. Kabil’e yakın bir Eyalet olan
Kanar şehrinde doğmuştur. Kendisi ve ailesi muhasara altına
alınıp sürgün edildiler. Ailesi asil bir ailedendir. O Afgan
şehirlerinden başka herhangi bir şehire gitmeden önce
Muhammed Han’ın Başvezirlik makamına getirildi.
İngilizler’e karşı olan savaşta askeri komutandı. ‘
‘Abduh
(ö.1905) O’nun Hanefi kökenli olduğunu belirtir. Ailesi sürgün
edildiğinde Esadabad’a gittiler. Kensisi ise Esadabad’da
kaldı, İran’a gitti. Ailesinin bir ferdi olarak, sürgün sonucu
İran’da kaldı. Afaganistan ve İran arasındaki ilişkiyi ise
biliyoruz. Fulani dili ve Farsça dili bu bölgelerde
kullanılıyor. Farsça’yı, Osmanlıca’yı biliyordu. Asıl eğitimi
ise Arapça’ydı. Fikri oluşumu da Arapça’ydı. Sünni mezhebi
hakkında, Afganistan’da doğduğu hakkında konuşunca, insanların
bunu vatanlardan bir vatana, bölgelerden bir bölgeye taassub
olarak anlamasınlar. O daha yüce değerlere sahipti.
‘el-Kıbli
diye anılırdı. Bu isim, elle yazılmış eserlerinde yer alır.
Ehli Beyt’ten olduğu için el-Hüseyni ismini de
kullanırdı. Arap asıllıydı. Bir çok imzasında bu ismi
kullandı. Ammara bunların
filimlerini yayınladı. O’nun İran’lı olduğunu ispatlamak için
İran Pasaportu olduğu delil olarak kullanılır.
Ammara bunun tarihinin, O’nun
Mısır’da yaşadığı tarihe ait olduğundan yalan olduğunu söyler.
Afgani bu tarihte sefere çıkmamıştır. Bu başka biridir.
Şii olmak O’nu ayıplamaz ama onu takiyye ile suçluyorlar. İran
Şah’ı Nasıruddin öldürüldüğünde yeni Şah, Osmanlı
Padişahı’ndan Afgani’yi kendisine teslim etmesini
istedi. O’nu idam edecekti. Gerekçe olarak
Abdulhamid’e denir
ki:İran’daki Esadabad şehrine gitti, umde (muhtar( ve ileri
gelen, tanınmışların imzasını aldığını, Afgani’nin bu
imzalarla İranlı Esadabad’dan bir vatandaş olduğunu
kanıtlamaya çalışır, O’nu öldürmek isteyen düşmanı. Osmanlı
yönetiminden Ebu’l-Hüda bu düzmece belgeyi teslim aldı.
Hindistan:
14 yaşında 1853
yılında Avrupa İlimleri’nin öğretinine başlandığı Hindistan'a
gitti. Seyahatları hemen hemen O’nu dünyanın her yanına
götürdü: Hicaz, Yemen, Rusya. Hindistan ve Afganistan'dan,
İstanbul, Kahire, Paris ve Londra'ya kadar seyahatte bulundu.
Bu
seyahatların en çok zikre şayan olanlarından biri, O’nun 1869
yılında Mısır'ı ziyareti ve kısa bir kalıştan sonra oradan
İstanbul'a yaptığı ziyaret idi. Fakat çok geçmeden kıskançlık
ve şüphe O'nu Osmanlı başkentinden uzaklaştırdı.
1871
de yeniden Mısır'a döndü ve 7-8 yıl orada ikamet etti.
Bu esnada O'nun Mısırlı aydınlar üzerindeki çok büyük fikri ve
siyasi tesiri meyvelerini vermeye başladı.
Edib gibi mümeyyiz
yazarlar, Arabi Paşa
gibi siyasetciler ve daha bir çokları O'nun öğrencileri
arasında idi.
Bununla birlikte O'nun en büyük öğrencisi ve uzun hayat
arkadaşı Muhammed Abduh
(ö.1905) oldu.
‘Mısır’a ilk geldiğinde bazı Klasik islami Litapları
şerhediyordu; Mantık ve Felsefe öğreniyordu. Zamanın
terkettiği ve hiç kimsenin değinmediği, ilgilenmediği bir
durumda olan İlimleri şerhediyordu. Fikrin donuklaşması
Afgani’yi bu sayfaları gözden geçirmeye ve bu fikirleri
ihya etmeye itti. Öğrencileri ise bu notları ve yorumları bir
araya getiriyorlardı. Bu kitaplar ve notlar, onlardan arta
kalanlar; üstün felsefi derinliğini ortaya çıkarmaktadır. Yani
ben O’nu hiç çekinmeden
İbnu Rüşd
gibi üstün kişilerin düzeyine çıkarırım. İslam İmamları’ndan
söz ederken, kendisini onlardan biriymiş gibi görerek
arkadaşlarımız diye söz ederdi. Şiddetli bir şekilde büyük
İmamları tenkid ederdi. O, seçkin ve üstün akıl sahibiydi. Ben
O’nu siyasette, sömürgecilik fırtınasına karşı duran kaya
olarak adlandırıyorum. Çünkü O, Batı’nın İslam Alemini istila
ettiği zamanda ortaya çıktı. Kurtuluşun yalnızca İslam’da
olduğunu
ve İslam ümmetinin bu kanun ve esaslara uyduğu müddetçe Batı
istilasına karşı koyabileceğini öne sürdü. İslami bağ, İslami
birlik, bu ümmeti biraraya getirecek unsurlardır. Ümmetin
kavmiyetlerden oluştuğunu kabul ediyordu. Ümmetin, bölgeleri,
vatanları, Kralları ve başkanlarının varlığını da kabul
ediyordu. Ama bu unsurları birleştirecek bağın Qur’an olması
gerektiğini söylüyordu. Ayrıca o, sömürgeciliğin, ihtilal ve
serveti yağmacılıktan ibaret olmadığını da anladı. İslami
ekonominin oluşması için çağrıda bulundu. O’na göre
Müslümanların sermayesi, serveti, yine Müslümanlardı. Yabancı
şirketlere karşı, mesela Tahran’daki Tönbeki şirketine ve
Kapitülasyonlara karşı tavır aldı. Sömürgeciliğin, laik kültür
ve ilhadi kültürle geldiğini idrak etti. İslam Medeniyetinin
geri getirilmesini, İslam’ın başlangıç noktasında görmüştü.
O’nun ameli açıdan bir yönelişi vardı. İslami bir ülkede
yoğunlaşarak, kalkınmaya örnek olabilecek bir şehir ve İslam
aleminin ekseninde toplanacağı bir ülke oluşturmaya yönelik
çalışmaları vardı. Mısır üzerinde ısrarla durdu. Mısır davası
hakıknda Urvetu’l-Vusqa’da durdu.
O'nun
diğer bir ziyareti Paris'edir. Orada 1884 yılında
Muhammed Abduh'la (ö.1905)
birlikte bütün Müslümanları birliğe ve Hilafet’i
canlandırmaya çağıran ateşli bir gazete olan
el-Urvetu'l-Vuska'yı çıkarmaya başladı.
Yine
Paris'te Fransız filozof ve tarihçisi
Ernest Renan'la
(1823-1890) tanıştı ve O'nun üzerinde önemli bir intiba
bıraktı. O'nunla sohbet ederken
Renan
(1890), sanki tanıdık kadim bir dostla konuşuyor ve asırlar
önce İbnu Sina
(ö.1037) ve İbnu Rüşd'ün
söylediği "akılcılığa ve hür düşünceye çağrı" şarkısını
yeniden duyuyor gibi olmuştu. Kimi araştırmacılar O'nu
Apojetik (özür dilemeci) olarak tanımlarlar.
İstanbul:
1892'de II. defa İstanbul'a gitti. Kendisinin savunuculuğunu
yaptığı "Pan-İslamizm" hareketi için Afgani çapında bir
entellektüel ve propagandistin değerini bilen Sultan
Abdulhamid (ö.1918)
nezdinde büyük bir itibar gördü. Ne var ki Sultan'la
Afgani arasındaki dostluk, İslam dünyasını birbirinden
uzaklaştıran kıskançlıklar ve ihtilaflar yüzünden hiçbir fayda
getirmedi. 1897 yılında boğaz ameliyatının yol açtığı
komplikasyonlar sonucu öldü. Fakat bazı rivayetler O'nun ölüm
sebebinin zehirlenme olduğunu söyler.
‘Arapça’ya önem veriyordu. Osmanlıya Arapça’yı resmi dil
haline getirmesi için çağrıda bulundu. Bunun Türkler va
Araplar arasındaki gediği kapatacaktı. Sömürgecilik bu
gedikten giremeyecekti.
Osmanlı’yı toplumsal ve fikirsel alanda eleştiriyordu. Resmi
dilsizlik Osmanlılar ile Araplar arasında boşluk doğuruyordu.
Abdulhamid’e
(ö.1918) sunduğu projenin Sultan Selim’e dayanan
kökleri vardı. İdari mekanizmayı, düzeni eleştiriyordu,
bozuktu. Bu kalkınmayı engelliyordu.
Abdulhamid bu
önerilere karşı suizan içindeydi, O’nun muhalefetle bağlantısı
olduğunu düşünüyordu. O, Başkent’in Avrupa’da olmasını
eleştiriyordu. Hilafet başkenti İslam milletinin içinde
olmalıydı. Avrupa’ya verilen önemden çok Arap alemine
verilmeliydi.
Afgani daha önceki dönemlerde Şeyhlik makamını eleştirdi.
Bu tenkitleri ilk ziyaretinde, Daru’l-Funun’da bir
ders verdiğinde, donuk, hareketsiz bazı yönelişler ile
arasında savaş çıkmasına neden oldu. Ebu’l-Huda’nın
Afgani ile fikri düşmalığı da vardı. O Osmanlı
devletine karşı olmayan bir ıslahat istedi. Osmanlı
saltanatına, Hilafet’e düşman da değildi. Bilakis Osmanlı’yı
biraraya getirici bir bağ olarak görüyordu. Buradan yola
çıkarak el-Camiatu’l-İslamiyye’deki çabalarında ümmeti
biraraya getirmek için çizdiği plan ve projelerde, Batı
sömürgeciliğine karşı her yerde Hilafet’ten faydalanıyordu.
Mısır meselesinde olsun, Sudan meselesinde veya Hindistan’da
olsun, İngiliz sömürgeciliğine karşı, Osmanlı Devleti’nin
bağından faydalanmak düşüncesinde ısrarlı idi. Osmanlı
Devleti’nin çerçevesinde Şia ve Ehli Sünnet’in bir araya
gelmesinin gerekliliği üzerinde durdu. Düşmanlık değil
eleştiriydi yaptığı.’
Urvetu’l-Vusqa Cemiyeti:
Hiçbir zaman
bireysel kahramanlıktan yana olmadı. O’nun için toplumsal
değişimin sünnetine bağlı kalmak öneclikliydi. Bu bağlamda
örgütü kullandı. O sadece bir davetçi değil, sadece bir hatip
değil, örgütlü mücadeleyi yürüten bir liderdi. Kendi döneminde
İslam aleminde ilk İslami örgütü kurdu. Bu hizip Urabi
Devrimi’ne Başkanlık etmiştir. Urabi Devrimi’nden sonra
Urvetu’l-Vusqa Cemiyetini kurdu. Bu İslami
Ümmetler Cemiyeti’ydi. Bu Cemiyet Mağrip’ten
Hindistan’a kadar uzanan geniş bir bölgeyi kapsamaktaydı.
Cemiyet’te komutanlar vardı. Cezayir kahramanı
Abdulkadir
el-Cezairi ve
Emir çocukları bu Cemiyet’in üyeleri arasında
yeralmaktaydı. İslam aleminin sömürgeciliğe karşı gizli
örgütü. Örgüt adıyla dergi çıkardılar.
Ümmet’in ihyası
için örgütsel mantığı kullanırdı. Batı’daki özgürlük
akımlarıyla da antlaşma yolunu kullanırdı. Paris’e gittiğinde
sömürgeciliğe düşman, karşıt görüşe sahip Batılı siyasi
hareketlerle de ilişkisi vardı. Bunun için İktisad ve siyaset
alanında okuyan bir öğrencinin Urvetu’l-Vusqa hakkında
yüksek lisans tezi hazırlamasını istedim.’
Urvetu’l-Vusqa Dergisi:
Dergi,
ilk sayfasında (1883)yazıldığı gibi örgütün bir sözcüsüydü.
Cemaat kendisine ait bir Dergi’nin olması için karar aldı. Bu
çıkacak olan Derginin İslam alemindeki sömürgeciliğin
baskısının dışında bir yerde çıkması gerekiyordu. Paris’te bir
binanın üst katında bir odada. O Yazıişleri Başkanı ve Sorumlu
Müdürü’ydü. 18 sayıdan sonra sömürgeci idareler tarafından
muhasara altına alındı. İslam alemine girişi yasaklandı.
Yazarlarına para ve hapis cezası verildi.
Derginin konuları
şunlardı:
1.İslami Birlik
2.Batı
sömürgeciliğine karşı İslam alemini kalkındırmak, seviyesini
yükseltmek
3.Mısır’daki
İngiliz sömürgesi meselesinde yoğunlaşmak
Mısır’ı İki
kıblenin kapısı künyesiyle isimlendiriyordu. Mısır’ı kalp
mesabesinde görüyordu. Mısır’ın sömürülmesi olayı canlılığını
koruyordu. Sudan Devrimi (Mehdi)
canlıydı. Ayrıca Urvetu’l-Vusqa Örgütü tanıtımda ve
yayılmacılıkta varlığını bu Dergi yoluyla sağlıyordu. Siyasi
ve fikri bir dergiydi. İslamı canlandırmada önemli role
sahipti. Tesiri çıktığında okurlarına yansıdı. Dergi Kitap
halinde hala okunmaktadır.
İslami
ihya komutanlarından her biri bu dergiyi okumuştur. Dergiyi
okuyup da etkilenmeyen yoktur.
O zaman bu
Derginin nüshaları el yazısıyla çoğaltılıp, Islahatçılar ve
Alimler arasında dolaşmaktaydı. Çünkü yeni bir ses, yeni bir
uslup, yeni bir ufku temsil ediyordu. Alışılagelmişin
dışındaydı. Taklidi değildi. Uyanışın sesini yemsil ediyordu.
Kalkınmanın canlılık ve islami uyanışın sesini.. Etkili oldu,
iz bıraktı. ‘
‘Adı bile bu
ismin niçin seçildiğine işaret etmektedir. İsim Örgüt için
kullanılmıştır. Bu isim İslam alemini arasındaki bağdan söz
etmektedir. O İslami düşüncenin ihyasını ve direniş ruhunu 20
yılda tüm İslam dünyasında gündemleştirebildi.
Dergi’de; ‘Müslümanlardan söz etmek, Müslüman olmayanları
ihmal etme anlamına gelmez deniyordu.’ Ancak mesele, davada
ilk ele alınması gerekenlerin Müslümanlar olduğuydu. ‘
Mason
Örgütleri:
‘Agfani,Onların
hesabına çalışmaktan çok uzak biriydi? O’nun basireti ve iş
yapabilme kudreti, eşyaları, aletleri, örgütleri
kullanabilecek kapsayıcılıktaydı. Aletler, örgütler O’nu
kullanamıyordu. Emellerine alet olmuyordu. Fiili olarak
İngiliz locasına 70 li yıllarda, İngiltere’nin Mısır’ı
kuşatmadığı yıllarda girdi. Bu eliyle yazdığı bir gerçek.
Bu locaların
kisvesi altında çalışmak, hükümetlerin şiddetli baskısından
korunmak anlamına geliyordu.O bunu Anti Sömürgeci projelerinde
kullanmak istedi.Orada İngiliz, Fransız locasına bağlı localar
vardı.
İngiliz
locasından şu talepte bulundu: Zulme karşı savaşta, Mısır’a
yönelik, sömürgeci otoriteye karşı savaşta desdek. O cevaben,
bu bizim meselemiz değil cevabını aldı. O da onları
terkettiğine dair Mısır Locasını ziyaret için gelen
İngiltere Veliahtı Mısır’dayken bir hutbe okuyarak masonluğu
kınadı. İstifa etti.
Masonluğun aldatıcılığını, sahteliğini ve sömürgecilikle olan
bağını ortaya çıkardı. Fransa bu tarihte Mısır’a,
İngiltere’ye karşı yardım ediyordu. Afgani Uluslararası
Çekişmelerden yararlanmak istiyordu.
Sonra Ulusal
Mason Locası oluşturdu: Doğu Locası.. Karar, yetki sahibi
kendisiydi. Fransız locasıyla Mısır üzerine doğru yürüyen
İngiliz sömürgeciliğine karşı ilişkiler kurdu. İlk olarak
idari bir proje hazırladı. Maliye’ye has bir bölüm, idare’ye
ait bir bölüm, Askeri işlere ait bir bölüm ve Siyasi işlere
ait bir bölüm açtı. Mısırlı bir çok yönetici ve aydını
locasına üye yaptı. Bu locada onları eğiterek Başkan ve
Yönetici yetiştirdi. Urabi Devrimini gerçekleştirenler
bu locada eğitildiler.
Ammara
için Masonluk O’nun içtihadıydı? Bir insanın fikrini deneyip
hakkında hüküm vermek istersek onu araştırmamız gerekir. O
Masonluğun plan ve projelerini tanıyınca ayrıldı. Teori ve
pratiği bunu ispatlar. O zaman ben der, insanların meseleye
bulunduğu zaman çerçevesinde bakmalarını, masonluğun o tarihte
ne şekilde bilindiğine bakıp karar vermeye davet ediyorum.
Gizli Mısır
Partisi: Hizb el-Vatan el-Hur:
Bu Doğu
Locası’ndan sonraki projesi oldu. O zaman kendisi Örgüt kurma
çalışmaları, araştırmaları içindeydi. Örgütsel ve kurumsal
imkanlardan yararlanmayı amaçlıyordu.
Abduh’la
Metod İhtilafları:
‘Abduh
(ö.19*05) şöyle der: O sert biriydi. Ümmete zarar verecek
işlerden dolayı hiddetliydi. Öfkelendiğinde sertleşirdi. Bu
sertliği bazı Hakimler, Başkanlarla olan ilişkilerinde içinde
yaşadığı gerçek vakıalardaki bazı rumuzlarda, işaretlerde etki
bıraktı. Siyasetle fikri çalışmalardan daha çok yoğunlaştı.
Yenilikçi fikri
metodu ortaya çıkaranlardandır. Partilerin oluşturulmasını,
olayları hareketlendirmesini, sömürgeciliğe karşı kareketleri
yönlendirmişti.
Abduh
ise fikri çalışmalarda sabitleşti. Güncel siyasi çalışmayı
ihmal etti.
Ammara’ya göre bu çelişki
değil, rollerin paylaşımıdır. Ama bu tek taraflılığı hata
olarak görür. İkisinin bir arada yürütülmesini ister.
‘İkisinin ıslah
metodundaki öncelikte ayrılıkları vardır. Afgani
siyasette yoğunlaşıyordu. Halkı hareketlendirmek ve İslam
ülkelerinden bir ülkeyi örnek alınacak bir konuma getirmek
istiyordu. Örnek olacak ülkenin kalkınmışlığı diğer bölgelere
taşınacaktı.
Abduh
ise üzerinde durulması gerekenin Terbiye, Eğitim, fikri
metodların ıslahıdır. Kurumların ıslahı, Müslüman’ın aklını
oluşturur. Ancak
Abduh,
Afgani’nin varlığından bağımsız olamıyordu. Hocasının
büyük etkinliği vardı. Afgani’nin Mısır sürgününden
sonra
Abduh,
eğitim ve terbiyenin fikri metodlarının ıslahı, kurumların
ıslahı, Ezher kurumunun, Yargı kurumunun, Mescidlerin
önceliğiyle ilgili yazı yazmaya başladı. Bu kurumların
ıslahında yoğunlaştı. Bu kurumların aklı oluşturup üreteceğine
itibar ediyordu. Yerel idarede eğitimi; yerel hükümet
eğitimini öneriyordu. Halk kendisini köyde seçebilecek duruma
gelebilsin. Köyden merkeze, merkezden şehire, şehirden
Başkent’e, bu işleyiş insanları Parlementer rejime hazırlanmak
için eğitmektedir. Ülkenin ıslahında Parlamenter rejiimi bir
imkan olarak görüyordu.
Ammara der
ki:Ben diyorum ki: Bilginin, İslamileştirilmesinden, bazı
fikri kurumların islamileştirilmesinden söz edenlerin yaptığı
-ki önceliği fikri metodların ıslahına vermektedirler-
Abduh’un
metodudur.
Abduh
(ö.1905) bu görüşleri Urabi Devrimi’nden önce
yayınladı. Devrim başladığında görüşünü değiştirdi,Siyasi
çalışmaya katıldı, devrimci çalışmalara katıldı. Çünkü
Devrimci çalışma, siyasi çalışma, Anayasa, güncel yaşam reel
olmaya başladı. Ama Urabi Devrimi’nde seçkin bir akımı
temsil ediyordu. Başlangıçta Devrim çalışmalarını askeri
adamların yürütmesine, idaresine karşıydı. Çünkü askeri
yönetime güvenemiyordu. Bununla beraber halkın coşturulmasına
da karşıydı. Çünkü kendisinin terbiye ve eğitimde metodu
farklıydı. Devrim emri vaki olduğunda, Anayasa emri vaki
olduğunda Devrime katıldı. Devrim başarısız olduğunda, asıl
metoduna derinlemesine geri döndü. Çünkü kendisi öncelikle
terbiye ve eğitime önem veriyordu.
Afgani,
Abduh’u Paris’e çağırdığında
gitti. Dergi’yi çıkardılar. Abduh
Beyrut’ta sürgündeydi.
Abduh Mısır’a geri döndüğünde
terbiye ve eğitimde yoğunlaşma konusundaki fikirlerine de geri
döndü. Sömürgeci sistemin gölgesinde Mısır’a döndükten sonra
Afgani ile ilişkilerine sınırlar koydu. Afgani
İstanbul’da, Abduh (ö.1905) ise
Mısır’da kaldı, o tarihte Mısır’da var olan sömürgeci sultaya,
sömürgeci güçlerin görüşlerine riayet etme şartıyla, özgürce
yaşamını sürdürüyordu. Bir bakıma İngiliz sultasıyla ittifak
etti. Partisel ve Örgütsel anlamda siyaseti terketti. Halk
çalışması anlamında siyaseti terketti. Siyasetle uğraşması
İngilizler’le çarpışmasını gerektiriyordu,
Mustafa Kamil
gibi. Çarpışmanın, karşı karşıya gelmenin daha erken olduğunu
vurguluyordu; İslami Kurumların ıslahında, terbiyeci, fikri,
yenilikçi çalışmaları için kendisine hak tanınmasını
istiyordu. İngilizler bunun
mümkün olacağını kendisine sezdirdiler. Ama dolaylı yollardan
çabalarını, çalışmalarını engellemekte ısrarlıydılar.
Şeyhleri, Banka sahiplerini ıslah düşüncesine korlardı.
Abduh bunu hayatının sonunda
anladı. Fikri yenilikler ve ıslah düşüncesinin ihyası uğruna
siyaseti terk etti. Ama, İngilizler bu uğraşıları kontrol
altına aldılar. İngilizler de, oluşan fikri yeniliklerin
iktidarlarını, hakimiyetlerini kuşatarak engelleyip uyanışa,
kalkınmaya ulaştıracağını anladılar. Bu 1890 lardan 1897’ye
kadar ulaşan dönemdi. Afgani ve
Abduh arasında sağlam ilişkiler, bağlar yoktu.
‘Benim fikri
tavrım gittikçe el-Camiatu’l-İslamiyye’nin yani
Afgani ve Abduh okululun,
gelişen uzantısı haline geldi. Allah’a hamd olsun, bu
düşüncenin hizmetinde çok çaba harcadım. Lakin bununla beraber
Afgani’nin açıklanması gereken tarafları, açıklığa
kavuşması gereken yönleri vardır. Umulurki ileriki zamanlarda
bu çalışmalarımı tamamlarım. Onun yazılarını getirttim.
Bazıları Farsça’ydı, Arapça’ya tercüme ettik. Önümüzdeki
aylarda hazırlamaya başlayacağız. Çalışmaların tümünü bir
araya getirmiş olacağız. Eksiksiz bir çalışma olacak. Şu anki
çalışmalar 2 cilttir. Bunun yanında Arapça’ya tercüme
edilmemiş çalışmaları da vardır..’ .
Mücadelesi:
Müslüman halkların hürriyeti ve ilerlemesi için şiddetli bir
dini gayretle tutuşan bir devrimciydi. Avrupa'ya yaptığı
seyahatler O'na İslam toplumlarının cehaleti ve geriliğini
göstermişti. Abdulhamid
(ö.1918) ile talihsiz dostluğu, O'nun yabancı
boyunduruğundan kurtulmuş bir "Birleşik İslam Hilafeti"
idealini kuvvetlendirmişti. Bu hedefin iptal edilmesine
rağmen, O'nun Pan-İslamizm ve Modernizme verdiği güç, O'nun
öğrencilerinin çalışmalarında ifadesini buldu.
Afgani gerçekte, sistemli bir düşünür, yahut Kelamcı
olarak önemli bir sima değildir.
O'nun aslen Farsça olarak yayınlanmış tek eseri olan
Naturalistlere Reddiye, bu tip polemik türü eserlerin
derinlik ve dirayetinden yoksun, şartların ortaya çıkardığı
bir eserdir. O'nun bu kitaptaki tenkit silahları, öncelikle
1879 da Hindistan ziyareti sırasında tanıdığı
Ahmed Han (ö.
1817- 1898)'ın senkretik Naturalistliğine yönelmişse de,
esasında O daha geniş bir alanı hedef alır. Sarahaten yahut
zımmen Allah'ın varlığını inkar etmeleri sebebiyle
Democritus
ve Darwin,
O'nun hucum ettiği Materyelistler arasındadır.
Ateist
Materyalizm ve Naturalizm felsefelerini iptal ettikten sonra
Afgani, dinin Medeniyet ve İlerme davalarına yaptığı
biçilmez katkıları göstermeye koyulur. Din insana 3 temel
hakikatı öğretmiştir:
1-Yaratıkların efendisi olan insanın meleki yahut ruhi
tabiatı.
Bu
hakikat insanda hayvani temayüllerin üstüne çıkma,
hemcinsleriyle barış ve uyum içinde yaşama ve hayvani
insiyaklarına hakim olma iştiyakı meydana getirmiştir.
2-Diğer bütün gruplara
üstünlükleriyle her dini topluluğun imanının..
Bu
hakikat milletler arasında rekabet doğurmuştur, çünkü
milletler bu hakikatı haklı çıkaracak bir hayatı istedikleri
ölçüde, devamlı bir şekilde kaderlerini ıslah etmeye, ilmi
teşvik etmeye ve medeniyetleşmenin gerçek alametleri olan
sanat ve marifetleri geliştirmeye çalışırlar.
3-İnsanın bu dünyadaki hayatının elem ve hüznün olmadığını ve
insanın nihai kaderi olan bir alemdeki daha yüksek hayata
hazırlıktan başka bir şey olmadığının idraki.
Bu
Hakikat insanda, sonunda gideceği daha yüksek aleme gözünü
dikme, nefsini insan tabiatının meyilli olduğu bütün
kötülüklerden temizlenme ve barış, adalet ve sevgi ilkelerine
göre yaşama arzusu doğurmuştur.
Bundan
başka din müntesiplerine 3 haslet aşılamıştır.
1-Onları çirkin davranışlarından koruyan ve onları tevbeye
götüren iffet
2-Cemiyeti ayakta tutan emanet
3-Hakikatte onsuz insan cemiyetinin imkansız olduğu doğruluk.
Şayet
bu tahlili , büyük milletler alemine tatbik edersek görürüz
ki, onların büyüklüğü her zaman onların bu hasletleri
geliştirmelerinin bir sonucu olmuştur. Bu yüzden Grekler
nisbeten küçük bir millet olmalarına rağmen, bu değerler
sayesinde büyük bir imparatorluk olan Perslere karşı
koyabilmişler ve sonunda onları bozguna uğratabilmişlerdi.
Ancak çok geçmeden
Epicuros'un
( MÖ 341-270 )maddecilik ve Haz Felsefesi (Hedonizm),
insanın değeri ve onun semavi kaderiyle ilgili Grek anlayışını
öldürdü ve bu Greklerin mahvolmasını hazırlayan ve nihayet
onları Romalılar'ın hakimiyetine sürükleyen değer tanımazlık
(sinisizm), ahlaki çöküntüyle sonuçlandı.
Keza
çok soylu bir halk olan antik Persler, Mazdeizm’in doğuşuyla
birlikte, ahlaki çöküş ve Arapların hakimiyetine girmeleriyle
sonuçlanan aynı iniş yolculuğuna başladılar.
Bizzat
İslam imp.da aynı sağlam ahlaki ve dini temel üzerinde
yükseldi. Ancak X. yy.da Batıni propaganda kılığında, Mısır ve
İran'da Materyalizm’in ortaya çıkışı, onların zihinlerine
şüphe tohumları ekmek ve bu tür sorumluluklar tabiilerini dini
ve ahlaki vecibelerden azad etmek suretiyle Müslüman halkın
imanını sarstı. Müslümanlar ahlaki temellerini kaybettikleri
için öylesine zayıfladılar ki, bir avuç Frenk onların
ortasında iki yy. botunca sağlam bir bina inşa edip orada
kalabildi. Daha sonra da Cengiz Han'ın ordusu bütün
İslam Memleketini çiğneyip, şehirlerini yağma etti ve halkını
kılıçtan geçirdi.
Roma
imp.nun düşmesinden sonra Fransızlar, ilim ve sanatlarda kesin
bir üstünlük sağladılar ve Avrupa'nın en ileri milleti haline
geldiler. 18.yy. tarihte aydınlanma ve eşitlik adına eski
Epicuros
Naturalizm’ini yeniden canlandırdılar. Dini inançları
bütünüyle hurafe sayıp reddettiler. Allah'ın varlığını inkar
edip, O’nun yerine Akıl Tanrısını ikame ettiler. Sonunda bu
sapık akıdeler Fransa'yı, Fransız İhtilali olarak bilinen
kanlı mücadeleye soktu ki, Napolyon bile bu ülkeyi bu
fitneden kurtaramadı. Bu genel inkıraz ve infisahı 19.yy.da
bilhassa Sosyalizm'in doğuşu ve Prusya'nın Fransa’yı işgali
gibi daha büyük felaketler takip etti.
Afgani, Avrupa tarihiyle ilgili bu düşüncelerine, aynı
ahlaki-felsefi kategorilerini 19.yy Nihilistlerine,
Sosyalistlerine ve Komunistlerine atfetmekle son verir.
Zayıfların ve mazlumların davasını savunma bahanesiyle onlar
bütün imtiyazların kaldırılmasını ve bütün özel mülklerin
kamulaştırılmasını telkin ettiler. Adalet ve Eşitlik adına bu
vetirede onların ne kadar kan döktüklerini ve fitneler
çıkardıklarını herkes bilir. Onların din ve otoritete
saldırmaları "bütün iktisadi mallar tabiatın hediyesidir ve
onların özel mülke dönüştürülmesi tabiat kanununu ihlaldir"
kaziyesinden kaynaklanır. Ajanları bütün Avrupa'da ve bilhassa
Rusya'da aktiftiler; Eğer güçlerini pekiştirirlerse insan soyu
yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. "Allah bizi onların
kötü söz ve amellerinden korusun."
Milletlerin doğuş ve çöküşlerinde etkin olan dini ve ahlaki
amiller hakkındaki bu tahlil insicamı ve dini hamiyeti
bakımından harukuladedeir. Gariptir ki, Afgani'nin
hucum ettiği 19.yy. Naturalistleri, Avrupa Nihilistleri ve
Sosyalistleriyle, onların Fransız ihtilali öncesinin serbest
düşünürleri olan selefleridir. Her ne kadar Urvetu'l-Vuska'da,
niyetinin Hindistan Naturalistleri’ni tenkit etmek olduğunu
ifade ederse de, Kitapta onlardan açıkca bahsetmez. Anlaşılan
Afgani genel bir nazariye olarak Naturalizm'i iptal
etmekle, Hind Naturalistleri’nin görüşünün nazari olarak
savunulmaz olduğunu göstermek istemiştir.
Tahlilinin ilgi çekici bir özelliği, O'nun dayandığı tarih
kuramı ve insanlığın terakkisinde etkili bir amil olarak dinin
rolüdür. Ancak gariptir ki Afgani dini herhangi bir
tabiat üstü içerikten öte, akılcı bir inançlar sistemine irca
eder. Gerçek din, inançların, şüpheli fanteziler, yahut
ataların zan ve vehimleri yerine sağlam burhanlar ve sahih
deliller üzerine kurulmasını savunur. İslamın üstünlüğü, onun
tabilerine delilsiz hiç bir şeyi kabul etmemeyi emretmesinde
ve heva ve hevesin onları yoldan çıkarmamasını ihtar etmesinde
yatar.
İslam'ın Hinduizm'den Hristiyanlığa ve Zerdüştlüğe kadar diğer
dinlere üstünlüğünün alameti O’nun temel inançlarından tamamen
akledilebilir ve herhangi bir gaybi unsurdan hali olmasında
yatar. Afgani'nin, akıdenin "akliliği" görüşünde
tamamen Modern olduğu açıkca görülür. Yine aynı şekilde O’nun,
özellikle Hanbeliler, Eş'ariler ve Sufi'lerce ifade edildiği
şekilde dini ibadetin tabiatüstü unsuruna dair geleneksel
anlayıştan ayrıldığı görülür. Macit Fahri'ye göre
İslam’ın ilk akılcıları olan Mu'tezile bile herhalde bunu
kabul etmezdi.
Modernizm:
Afgani’nin bir çok yazısını toplayan
Ammara O’nun şöyle dediğini
aktarır:’ Batı’nın bıraktığı, bittiği yerden başlamamalıyız.’
Görevimiz usulü korumamızdır. Her milletin mukallitleri
vardır. Bunlar sömürgeciliğin nufuz ettiği ve yerleştirmek
için kullandığı boşluklardır. O’nun Batı tarzındaki eğitim
hakkında eleştirisi vardır. Osmanlı tecrübesine ve Mısır
tecrübesine de eleştiride bulundu. Ben bu konudaki yazılarını
el-İslam beyne et-Tenvir ve et-Tezvir adlı kitapta
zikrettim. Bu konuyla ilgili bütün yazılarını İslam’da ıslah
ile Batı tarzlı Modernistliği açıklayıcı belgelerini
yazılarını topladım.
Batı’nın
Medeniyet örneğini taklit edenler, medeni hizmetçiler,
uşaklardır. Bu türleri ümmetin kapılarını sömürgeciliğe
açanlardır. Afgani nususiler gibi dar kalıplı, kapalı
biri değildi. Batılı anlamda Modernist de değildi. O farklı
Medeniyetlere açılan İslami orta yolu tutmak azmindeydi. Bu
düşüncesi farklı Medeniyetler,i limler ve insani genel
müşterekler olan gelişmeler ile kültürlerin,inançların,
felsefelerin arasını ayırdı. Kültür, inanç, Felsefe,
medeniyetin önceliklerindendir
‘Akılcılığın
İbnu Ravendi'den
Ebu'l-Ala el-Maarri'ye
kadar "bir seri münkir okuyucu" nun çizgisine düşmeden de
mümkün olacağını gösterdi. Din hakikatının, ferdi ahlakın
teşekkülünde ve beşeri kültür komplexinde zati unsur olduğunun
tamamen farkındaydı. Böylece islamın akliliği ve kültürel
boyutu 20. yy.da islamın Modernist yorumlarında hakim konular
oldu.
Cemaleddin
Esâdâbâdi /
Tacettin Şimşek