Ziyaeddin Mevlana Halid-i Bağdadî
1777-1826
Ebu’l-Baha Ziyaeddin Mevlana Halid ibnu Ahmed.
Kürd Caf
Aşireti’nden Yoksul bir Aile’nin Kolundandı. 1775 de (h.1192)
Süleymaniye’ye yakın Baban’a bağlı Karadağ’da doğdu.
(Musul'un
Şehrizor Kasabasında).
Sırasıyla
Karadağ, Kuy, Harir, Süleymaniye ve Bağdad’taki Çeşitli
Medreseler’de okudu.
Süleymaniye’de
Abdurrahim el-Berzenci gibi ünlü Bilginler’den Ders
aldı. Bağdat’ta Kelam, Fıqıh, Tefsir, Edebiyat, Hikmet
öğrendi. Hocası el-Berzencî’nin Ölüm’üyle (1798)
boşalan Müderrisliği üstlendi.
1809’da Musul-Şam Yolu’nda Hacc Ziyareti’ne giderken Hindistan
Delhi’’deki Habubullah Canı Canan Mazhar’ın
Halifesi olan Şah Abdullah Gulam Ali-i Dehlevî‘den
Nakşibendilik, Çiştilik, Kadirilik, Sühreverdilik ve
Kübrevilik gibi 4 Tariqat’dan İcazet aldı. Kendisi bu
Tariqatlar’ın Hırkasını giydirmeye; Muttasıl Senetle
Tefsir, Hadis, Tasavvuf, Evrad ve Ahzab okutmaya,
bunlardan İcadet vermeye Yetkili Halife Tayin etti.
1811 de Bağdat’a döndükten sonra Halidiyye Kolunu
kurdu. Süleymaniye’de Tariqat’ının 2.Merkezini Etkinliğe
geçirdi. Deniz yoluyla Irak’a döndü. Süleymaniye’de Coşkulu
Kitlesel Sevgi’yle karşılandı. Aynı zamanda Kadirîlerce
eleştirildi. Daha çok Cehrî Tariqarlar’a İlgi gösterilen
Irak’ta Hafî Nakşiliği getirdi. Irak, Suriye, Mısır ve
Anadolu’yu Tesiri altına aldı.
118
Halifesi vardı.Irak, Filistin, Hicaz, Anadolu, İstanbul vs.
Halifesi Ahmed el-Hatip el-Arabi, Şam’da Nakşibendİlik
Çevresinin Saygınlık ve Etkinliğni artırdı. Müftü de
Tariqat’ına girdi. Mevlana Halid de bizzat Şam’a
giderek orada Halidiye Merkezini oluşturdu. 150 Yıl’da
Tarikat Kürdistan’ın Bütününde Egemen hale geldi.
Kürdistan Halifeleri’nden es-Seyyid Abdullah eş-Şemdinî,
el-Hakkarî ile Kardeşi es-Seyyid Taha Ünlü’dür. Bu
ikisi Aracıyla tüm Kürdistan’a Nakşîlik yayıldı. Şeyh Halid
el-Ceziri Botan Cizresi Bölgesi’ne ve Şeyh İsmail el-Şirvanî’yi
Dağıstan Bölgesi’ne gönderdi. Karadeniz’deki Halifesi Şeyh
el-Hac Feyzullah el-Erzurumî, Urfa’daki ise Hortavizade
Şeyh Muhammed Hafız el-Ruhavî idi. Erzincan’da Şeyh
el-Bağdadî ile el-Erzincanî .
Nakşi Şeyhleri Varlıklı idiler, Qadrî Dervişleri’ne
benzemiyordu. Onlar gibi Tekkeler’e kapanıp kalmıyor
Medrese/Tekke ikilisini birleştiriyorlardı.
Düşünceleri Halifeleri aracılığıyla Osmanlı, Hindistan,
Afganistan, Maveraunnehir, Dağıstan, Umman ve Kuzey Afrika’da
yaydı. Şam’da Salihiye Dergahı’nı kurarak burayı
3.Merkez yaptı.
Necip
Fazıl’ın Kaleminde Biyofrafisi şu şekle bürünür:
Nesepleri Hz. Osman'a ulaşır.
(R.A) Bu Yolda Şahı Nakşibend, İmamı Rabbani gibi Köşe
Başları’ndan...
Musul'un Süleymaniye Kasabası’nda Bütün
İlimleri Tahsil ettiler, oradan Bağdat'a gidip Tahsillerini
ilerlettiler ve nihayet İl İl, Belde Belde dolaşıp Zahir
İlimleri’ni ve Batın İlimleri meczetme...
Hocaları, Büyük Alim Muhammed bin
Adem-i Kürdi'dir. Biri Faziletler Sahibi Salih-i
Kürdi'dir, Biri Üstünlükler Sahibi Abdürrahman-ı
Kürdi'dir. Biri de, Faziletli, İlim Deryası
Abdurrahim Berzenci'dir. Biri de, bunun Kardeşi
Abdülkerim Berzenci'dir. Bunlardan başka
Abdullah-ı Harpani'den ve daha bir çok Alimler’den
Ders almış, İlim öğrenmiş, Feyz ve Nur İktibas etmiştir.
Ve Dolaşmada bir Uğrak Yeri... Şam...
Burada bir aralık Qadiri Tariqatı ile ilgilenme... Ve sonunda
Mürşit bulma Ümidi ile de, Hacc Niyeti ile de Hacc’a gidiş...
Mekke... Bir Taş’a oturmuş
Kabe'ye bakmakta. Bir Adam da Sırtını Kabe'ye vermiş
kendilerine bakmakta.. Bu Münasebetsiz duruma bir Müddet
sabredip nihayet, dayanamadılar:
"Ben Allah'ın Evi’ne bakarken
siz niçin Sırtnızı dönmüş bana bakıyorsunuz?"
Cevap: "Bunu bana sormanızı
istiyordum da ondan."
Mevlana Halid
şaşırdılar. Acaba aradıkları Mürşit bu muydu? Ve Adam’ın
Ellerine yönelme... Adam gülümseyerek Cevap verir: Hayır! Ben
sizin aradığınız Mürşit değilim. Ama sizi Layık olana
göndermeye Memur Basit bir İnsan’ım... Sizin Mürşidiniz
Hindistan'da Dehlev Şehri’nden Abdullah Dehlevi...
Oraya gidin ve Adam dönüp gittiler. Kimdi bu Adam belli değil.
Bu Düşünceler içerisinde yüzerken,
aniden Veliler Ordusu’nun Kumandanı Şah Abdullahi
Dehlevi bir Talebesini Mevlana’ya gönderdi ve:
"Selamımızı söyle, bu tarafa gelsin" buyurdu. Mevlana
gelen Talebe ile bir Müddet İnziva’ya çekildi. İnsanlar’la
görüşmez oldu. Kitapları bırakıp, Medrese’ye gelmez oldu.
Hindistan'dan gelen Zat’la Hindistan'a
gitmek üzere Yol’a koyuldu. Talebesi gelen Zat’a kızmaya
başladılar. Fakat Mevlana, Gül’ün Kokusunu almış Bülbül
gibi kimseyi dinlemez olmuştu. Umulmadık bir Zamanda
Medrese’yi ve Talebe’yi bırakıp bu Acıklı Ayrılış’ına Valiler,
Kumandanlar, Alimler, Fadıllar, Büyükler, Salihler, Eminler,
Garibler, Faqirler, Talebeler, Erkekler, Kadınlar, herkes ve
herkes Üzüntülerini Beyan, Bağlılıklarını İzhar ve
Muhabbetlerini İlan ederek Teşyi eylediler, uğurladılar.
Ağlayarak :
Bizleri Hüzün ve Elem’e Gark ettiniz.
İnşaallah yine Huzurunuz ile Şerefleniriz dediler.
Arkadaşı ile Yaya giderek
Tahran'a ulaştılar. Burada Şii Mezhebi’ni kuvvetlendiren
Meşhur Şii Alimler’inden çok Talebesi bulunan İsmail Kaşî,
Mevlana Halid Efendimiz ile Uzun ve Çetin Münakaşa ve
Mubahese’ye girişti. Sonunda Bütün Talebesinin önünde Mahcub
oldu. Yenildiğini bildirmemeye çalışıyor, Talebesinin Gözü
önünde o duruma düşmek istemiyordu. Ama ne yapsın ki, Evliya
Aslanları’nın Kahredici, Ezici Pençesine düşmüştü. Sonuçta
Mahcup oluyor, siliniyordu. Ehli Sünnet’in Haqq olduğu Güneş
gibi meydana çıkıyor, Bozuk İtikat Zulmetleri dağılıyordu.
Sonunda söyleyecek Tek Söz bulamayıp, sustu.
Mevlana
birçok Şii Tefsir Kitapları okumuş, Qur'an-ı Kerim'in birçok
Ayet-i Kerimeler’inin Şiiler tarafından değiştirilmiş
olduğunu, Tahrif edilmiş bulunduğunu görmüştü. Mesela:
"Bedir Gazası’ndaki Esirleri
salıverdiğin için Allahü Teala seni afveyledi." Ayeti
Kerimesini, Hz. Ebu Bekr'i Sıddık (R.A) hakkındadır,
şeklinde Tefsir eylemişlerdir.
Mevlana, İsmail
Kaşi’ye hitaben, Peygamberler’in Masum olması hakkında
ne dersiniz? diye sordu.
Kaşi
Bütün Peygamberler Masum’dur, Günah işlemezler, dedi.
Mevlana buyurdu ki, peki Allahü Teala'nın: "Bedir
Gazası’ndaki Esirleri salıverdiğin Allahü Teala seni
affeyledi" Ayeti Kerimesi’nde Af söylendiğine göre, Günah
işlenmiş demektir, Manasına geliyor. Halbuki Peygamberler’deki
Günah olan bir İş Meydana gelmemiştir" deyince Kaşi, bu
Ayeti Kerime Ebu Bekr'i (R.A) azarlamaktadır,
onun hakkındadır. Peygamberimiz (SAV) hakkında değildir,
deyince Hazreti Mevlana, "Ey Şia Taifesi: Eğer sizin
dediğiniz gibi ise, Allahü Teala Sıddık'ı Azam'ı
(R.A) affeyledim, buyuruyor da, siz niçin affet miyorsunuz?"
deyince, Kaşi hiç bir Cevap bulamayıp Sükut etmiştir.
Artık Duruş yok, Aylarca kat edilen Yol,
ardından Dehlev, Tekke’nin Kapısı’ndan girdiler... Şeyh
sanki onu bekliyor:
-"Buyurun Safa geldiniz."
Ve hemen Halid'e Dergah’ın
Helaları’nı Temizleme Görevi verildi. Mevlana'da en
Ufak bir Teessür, İşaret yok, yalnız Dudaklar’ında Küçük bir
Tebessüm...
Bu Yeni Vazife’yi Aşk ve Şevkle
benimsediler... Bir ara Hela Temizliği için Su taşırken,
Şeytan Kulağına fısıldadı: "Sen, bunca İlmin ve Faziletinle,
bir takım Miskin Dervişler’in girip çıktığı Helaları
temizlemeye Memur edilecek İnsan mısın? düşünsene... Ve
Mevlana Halid cevaplıyor:
"Düşünüyorum, gerekirse oraları
Sakal’ımla temizlerim... Ve hazırım..."
Aradan tam On Ay geçer... Bir
Gün Mürşitleri Abdullah Dehlevi, Odasında oturmuş,
Pencere’den Bahçe’ye bakıyor. Mevlana Halid de İki
Elinde iki Su Kabı Çeşme’den Su taşıyor... 0 anda Mürşid’in
gördüğü Dehşet... Su Kaplarını taşıyan Mevlana Halid
değil... Mevlana Halid'in Eller’inde Tüy’den
Hafif iki Kap var... ve Ağzına kadar Su Dolu Kovaları taşıyan
Melekler’dir...
Hemen Abdullah Dehlevi
Hazretleri, Mevlana Halid'i At’a bindiriyor,
Üzengisini de Eliyle tutuyor.
"Aman efendim ne yapıyorsunuz?"
"Başlangıçta sana Helalar temizletmeye
Memur iken, şimdi de At’ının Üzengisini tutmaya Memuruz...
Şimdi git ve İklimleri İrşat et, Ruhları aç, Susuz İnsanlar
seni bekliyor. Artık hepimizden Üstünsün..."
Şah Abdullah
Dehlevi' nin Mevlana Halid'e yazdıkları
Hilafetname’dir:
"Rahman ve Rahim olan Allahü Teala’nın
İsmi ile başlıyorum. Allahü Teala’ya Hamd, Resul’üne Salat’tan
sonra;
Faqir Abdullah Nakşibendi
Müceddidi (R.A.Anh) der ki, Din Alimleri’nin başta geleni ve
Haq ve Yakin Yolu Talipleri’nin Seçilmişi Hazreti Mevlana
Halid Nakşibendi Tariqatı için Kürdistan’dan bu Faqir’in
yanına gelip, On Ay kadar, Halvet’te, Me'lufat’ı Terk ile
Zikir ve verilen Vazifeleri Edaya, son derece Gayret ile
çalıştılar. Allahü Teala’ya hamdolsun ki, onun Yardımı ve
Piran-ı Kibar’ın Tavassut’u ile, Tariqat’ın Derecelerine
yükselip, Huzur, Yad, Daşt Alem-i Emr Latifeleri’nin Tenzibi,
Fena, Beka ve Bihudiye kavuştular. Alem-i Halk
Latifeleri’ndeki seyrin Nurları ve Hazreti Müceddid’in
Tariqat’inde, Salik’in Heyet-i Vahdaniyye’sine Varid olan
Keyfiyyet ve Haller, Batın’ını nurlandırdı, hallendirdi.
Tariqat’te Kemal’e ulaşıp, İnsanlar’ı da Kemal’e Ulaştırma
Mertebesine ulaşınca, kendilerine İcazet, ve Hilafet verip,
Talipleri Terbiye etme, Yetiştirme Salahiyetini ve Vazifesini
verdim. Ayrıca Qadiri, Çeşti, Sühreverdi ve Kübrevi
Yolları’ndan da İcazet verdim. Nitekim bizim Yol’umuzda böyle
yapılmaktadır. Onun Eli, benim El’imdir. Kendileri benim
Pirler’imin Naib ve Halef-i Sıdqı’dırlar. Onun Rızası benim
Rıza’mdır. Onun Hilafı benim Hilaf’ımdır. Devamlı Zikir,
Teveccüh, Murakabeler, Sünnet-i Seniyye’ye İttiba, Bid'at’ten
İctinab, Sabr Tevekkül, Teslim, Rıza, İlim, Hadis ve
Tasavvuf’la İştigal ve Talipler’i Hidayet’le uğraşma
Hilafetname’nin Şarüdır. Ya Rabbi Onu, Muttaqiler’e İmam eyle!
Ve Sallallahü ala Seyyidina Muhammedin ve ala Alihi ve
sellem. Allah Yolu’nda olanlara Selam olsun!"
Bundan sonra Büyük İrşat Dönemi...
Bağdat'tan sonra Şam'a geçtiler ve orada
Salihiye Dergahı’nda Yirmi Yıl’a yakın İrşat Postu’na
oturdular.
Hazreti Şah Abdullahi Dehlevi:
"Ey Halid, şimdi Memleket’ine ve Bağdat'a git. Oradaki
Hakk Aşıklarını, sevdiklerine yani Allahü Teala’ya kavuştur"
buyurunca, Mevlana Hazretleri:
"Ey benim Sebeb-i Devletim, Yüksek
Sığınağım, Efendim, Mürşidim, orada Hayder ve
Berzenci Sadat’ı çoktur. İrşad’la nasıl Meşgul olurum.
Çünkü onlar Şöhret ve İtibar’da ve Alimler’in Sığınağı
Durumundadırlar. Böyle bir İş’e kalkışsam, diğer İnsanlar bile
beni Men ederler" diye Arz etti. Sen Memleket’ine git. İrşat
ile Meşgul ol. Bütün Seyyidler, senin Hak-i Payine Yüz
sürerler ve Şerefli Zat’ına Hizmetçi olurlar. Oranın Valileri,
Eminleri, Alimleri, Fadılları, Mübarek Ayağını öperler. Şimdi
ne istersen vereyim. îste ya Halid!" buyurdu. Din için
Dünyalık isterim, dedi. Git, her İstediğini verdim." deyip
Yol’da giderken Filan yerde Evliya’nın Büyüklerinden iki
Sene’den beri yemez, içmez, konuşmaz, Hakk’a Müteveccih, Ölü
gibi bir Zat var, ona Selam’ımı söyle; Hayırlı Duasını al ve
Şerefli Elini öp! Qudsi Nisbet’inin Celal Ateşi ile Etrafı
Harap olmuş, kendilerinden başka, Civarında hiçbir İnsan
kalmamıştır." buyurup bütün Halife Mürit ve Eshabı ile dört
Millik Mesafe’ye kadar, Hazret-i Mevlana
Efendimizi Teşyi edip, sonra; "Halid bürd" yani
Halid herşeyi aldı götürdü, buyurdu..
0 Veli’nin olduğu Belde’ye gelince,
yerini sordu. Uzaktan gösterdiler. Bulunduğu Yere doğru
yürüyünce, Veli’nin Celal’inden, Hazreti Mevlana’yı
bir Korku ve Dehşet kaplayıp, gidemedi. Olduğu yerde kaldı.
Hemen Şahı Dehlevi Hazretleri’ne Rabıta eyledi. Korkusu
gitti. 0 Zat’ın yanına gidip Farsça olarak, Şeyh’inin
Selam’ını söyledi. Başını Murakabe’den kaldırıp: "Aleyke ve
aleyhisselam" buyurdu. Sonra: "Ey Halid, senin
Fütuhat’ın ve İrşad’ının yayılma yeri Bağdat'tır." deyip,
tekrar Murakabe’ye daldı. Mevlana Efendimiz, o Zat’ın,
Nisbeti Muhammedi Deniz’ine gömülmesine, Feyz Nurları
içinde Müşahede Sahibi, bir an Cemal-i Hak'dan ve onun
Murakabe’den ayrılmamasına Hayran olarak, Bender denilen yere
gelinceye kadar elli altmış Gün ne bir Şey yedi, ne de bir Şey
içti.
Süleymaniyye'de iken, Berzenciler’den
200 Kişi silahlanıp Mevlana Halid Hazretlerini öldürmek
isterler. Silahlı olarak Cuma Günü Mescid’in Kapısının dışında
durup beklerler. Cuma’dan sonra herkes Cami’den çıkar.
Salihler’in Adeti olduğu üzere Cami’den en Geç çıkarlar.
Şeyh Abdullah Hayderi der ki, Namaz’dan sonra herkes,
Halifeleri ve ben, Cami’den çıktık. Hazreti Şeyhimize Sü-i
kasd eden Silahlı Kişiler’in beklediklerini gördük. 0
Güneşlerin Güneşi Cami’nin Kapısından çıkıp, silahlanmış
Kişiler’e Celal ile Göz Ucu’yla Nazar etti. 0 anda, o Kişiler,
Feryat ederek, bazısı Yüz üstüne düşerek, Heybetli
Nazarlanndan perişan oldular. Kendileri, Bütün Halife ve
Müritleri ile Hanekahı Cennet Misallerine geldiler.
Süleymaniye'nin Büyük Alimleri’nden
bazısı, Mevlana Hazretleri’ni, Aqli ve Naqli İlimler’in
en Mühim ve Zor, İnce Meseleleri’nde Mağlup etmek istedilerse
de, kendileri yenildiler. Yanlarında Cahil gibi kaldılar.
Çaresiz kalıp, Irak'ın her bakımdan en Büyük Alimi olan
Hüccet-ül İslam denen Şeyh Yahya Merveri İmadi
Hazretleri’ne Mektup yazıp:
"Süleymaniye Alimleri tarafından, Din ve
Dünya İlimleri’nin Allamesi, Müslümanlar’ın Hücceti,
Efendimiz, Üstadımız Yahya Mezveri İmadi
Hazretlerine’dir. Hak Teala Müslümanları Uzun Hayatınızla
bereketlendirsin. Şehrimizde Şeyh Halid İsminde bir Zat
Zuhur eyledi. Hindistan'a gidip geldikten sonra Vilayet-i
Kübra ve İrşad-ı Uzma Davasında bulunuyor. Bu Zat, Din
İlimleri’ni Mükemmel bir surette Tahsil ettikten sonra, Terk
eyledi. Sapıklık Yolu’nu tuttu. Bizler onu İlim’de yenemedik.
Büyüğümüz sizsiniz. Üzerinize Vaciptir ki, bu tarafa gelip,
Sapıklığını ve Maksatlarını def edip, onu yenesiniz.
Gelmeyecek olursanız, Sapıklığı Bütün İnsanlar’a ve diğer
Şehirler’e yayılacaktır.
Bu Mektup, Şeyh Yahya
Hazretleri’nin Eline geçince bazı Talebesi ile birlikte,
Süleymaniyye Yolu’nu tuttu. Şehre yaklaşınca, Bütün Alimler,
karşılamağa çıkıp El’ine, Ayağına yüz sürüp, her biri kendi
Ev’ine Davet ettiyse de, Kabul etmeyip; "Şu Saatte o Zat’la
görüşmem lazımdır" deyip, Mevlana Halid Efendimizin
Zaviye’sine doğru gittiler. O Devlethane’ye girince,
Mevlana Hazretleri, kalkıp, karşılayıp, Müsafaha ettikten
sonra, yanlarına oturttular. Şeyh Yahya
Hazretleri’nin Qalbinde bir takım İnce ve Zor Meseleler vardı.
Bunları sorup İmtihan edecekti. Daha Ağzını açmadan,
Hazreti Mevlana, Şeyhe hitaben: "Din İlimler’inde çok
Müşkül Meseleler vardır. İşte biri şudur ve Cevabı şudur"
buyurup Şeyhin Qalbindeki Bütün Soruların Cevaplarını İzhar
ettiler. Şeyh Yahya Hazretleri anladı ki, bu Mübarek
Zat, Evliya’nın Büyüklerindendir. Hemen Ayaklarına kapanıp
Özür ve Af diledi, Tövbe ve İnabe ile Mevlana
Hazretleri’nin Yolu’na girdi. Sonra Büyük Halifelerinden oldu.
Münkirler bunu duyunca Perişan oldular. Mevlana
Hazretleri, Şeyh Yahya'yı çok severdi. Yüz
Yaşında Bağdat'ta Vefat etti.
Alim, Fadıl, Şeyh AIi Süveydi Bağdadi,
Büyük Muhaddisler’den idi. Hadis-i Şerif Senetleri’nde Bilgisi
vardı. Bu hususda İmtihan Maksadıyla Mevlana
Hazretleri’ne gelip, Musafaha Esnası’nda bir Hadis okudu.
Mevlana Hazretleri de bir Hadis-i Şerif okuyup oturdular.
Aynı Zat, Kütüb-i Sitte Hadisleri’nden 3 Hadisi Senetler’iyle,
İmtihan Yollu okudu. Mevlana Hazretleri de bu
Hadisler’in Asıl Senetlerini Sahih olarak okuyunca, o Muhaddis,
hemen Mevlana'nın Ellerine kapanıp, Qalbine gelen
İmtihan Düşüncesi’nden İstiğfar edip Af diledi. İlim
Meclisleri’nde, Mevlana'nın en Büyük Veliler’den olup,
Zahir ve Batın İlimleri’nde Sonsuz bir Deniz, biz ise bir
Damla’yız derdi.
Mevlana
Hazretleri’nin 4 Oğlu vardı:
1.Şehabüddin Sabi: Urfa'da Vefat
eylemiş idi.
2.Muhammed Behaüddin Sabi:
Daha sonra Vefat eyledi.
3.Abdurrahman Sabi: Behaüddin
Sabi'nin ardından Vefat ettiler.
4.Necmüddin: Babasının Vefat!’ından
sonra Dünya’ya geldi. Onun da iki Oğlu Dünya’ya gelmiş ve
Temiz Soyu devam etmektedir.
Oğulları Muhammed Behaüddin Sabi,
daha 5 Yaşına girmeden, Qur'an-ı Kerim’i çok Güzel okurdu. Çok
Aqıllı ve Yüksek Yaratılışlı idi. Arapça, Farsça ve Kürdçe
bilirdi. Hocası Şeyh Muhammed Nasih idi. Her Haliyle ve
Şekli ile Yüksek Babasına benzerdi. O Yaşta iken, Şefkatinin
Çokluğundan, bir kimseye bir Bela ve Afet gelse, Def'ine
Himmet ve Gayret ederdi.
3 Hanımı vardı. Vefatından hemen sonra
2 Vefat etmiş. Hatice İsmindeki Hanımları yaşamış, hep
İbadet ve Taatle Ömrünü geçirmiştir.
Nihayet 63 Yaşlarında Sonsuzluk
Alemi’ne Yolculuk.
Mübarek; Uzun Boylu,
Siyah ve İri Gözlü, Dişleri Seyrek ve Güleçti. Sakalı Siyah ve
Gürceydi. Göğsü Geniş, Kolları Uzun idi.
Eserleri:
-Çoğu Peygamberi öven
Şiirlerini Divan’ında
topladı.
-Şerhu’l-Makamatı
Hariri,
-İrade-i Cüziyye,
-Celalu’l-Ekdar,
-Feraidu’l-Fevaid,