Hamid Can

(1959-2010)

 

     

 

1959 de Mardin'de Mardin Etnisitesi’ni taşıyan vir Genetik’le (Arap/Kürt) Dünyâ’ya. İlk, Orta ve Lise Öğrenimi’ni Derbesiye (Şenyurt) ve Mardin'de tamamladı. Mardin'in Küçük ve Şirin Beldesi Derbesiye'de 8 Yıl geçirdi.

 

İstanbul:

 

 

            1976 den bu yana İstanbul'da yaşaydı Hemşehri’si Ali Bulaç gibi. . 1978’de Sezai Karakoç’la tanıştı. Diriliş’te Çeşitli Yayınevleri’nde, Redaktörlük, Musahhihlik ve Yayın Müdürlüğü yaptı.

 

            Diriliş Ekol’ü’:

 

            Sezai Karakoç'un Kitapları’nı okudu., Diriliş Dergisi’nde Hikâye, Şiir ve Denemeler’i yayınlandı ve Karakoç'u "Üstadı" Qabul etti. 2007’de Yüce Diriliş Partisi'nde de Kurucu olarak yer aldı.

2010’da Son olarak Sezai Karakoç Belgeseli’ne Katkı’da bulundu. Evli ve 3’ü Erkek 3’ü Kız 6 Çocuk Babası’ydı.

 

            Yazılar’ı:

 

            Kültür, Sanat ve Edebiyat Dergileri’nde Yazılar’ı yayınlandı.

            Yeni Şafak‘da Editör olarak çalışıyordu.

 

            Eserleri:

 

-"Derbesiye Günleri" 2009, Erguvan Yayınları, İlk Kitabı. Babası’nın Memuriyeti dolayısıyla Çocukluk Günleri’ni geçirdiği Suriye ile Sınır Komşu’su olan Derbesiye'deki İnsanlar’ı anlattı. Bu Kasaba’daki İnsanlar’ın Yaşantıları’ndan Örnekler veriyordu.

Arka Kapak’tan:’ "Yazdıkça beni bir Heyecan sarıyor. Qalb Atışlarım hızlanıyor. Nefes Nefes’e kalıyorum. İçim, Med-Cezir’e tutulmuş, inen-çıkan, çekilen-kabaran Deniz’den Farqsız. Hafızam, Şimşek Hızı’yla parlayıp sönen Hayaller’le dolup taşıyor. Zihnim, Anılar’ın Akınları’yla allak-bullak. Gözüm’ün önünden binbir Renkli Resimler akıp gidiyor. "Derbesiye, sanki bir varmış, bir yokmuş. Târih’in herhangi bir Noktası’nda birileri bize bir Masal anlattı. Biz de tatlı tatlı dinledik... Kuş Cıvıltıları’nı dinledik. Hoş Sesleri’yle dinlendik. Hafif ve Serin Esinti, Yüzümüz’ü gülümsetti. Güneş’in Altın Sarı’sı İşıklar’ı selamladı bizi. Duyduk. İçimizde, dışımızda bir Dinginlik. Yüreğimiz’de bir Ferahlık ki, sormayın..."

Tam bir İstanbul aşığı. İstanbul'u anlatan Hikayeler Qalem’e alıyordu.

Sezai Karakoç'un sevdiği Yakın Dostları’ndandı. Cine 5 Televizyon’u tarafından hazırlanan Sezai Karakoç Belgeseli’nin hem Hazırlık Aşaması’nda hem de Metinleri’nin yazılmasında Görev aldı.

 

 

Wefat’ı:

 

12 Şubat 2010 Cuma Günü  Sabah Namazı sonrası Evi’nde geçirdiği Qalp Kriz’i Sonucu 51 Yaşı’nda Wefat etti.  İkindi Namazı’ndan sonra Çengelköy'deki İmam-ı Azam Camii'nde (Çengelköy Lisesi'nin yanı) kılınan Cenaze Namazı’ndan sonra Çengelköy Mezarlığı'nda Toprağa verildi Ölüm Haberi’ni alan Sevenler’i Çengelköy'deki Evi’ne Taziye için Akın etti.

 

Salat Yazılar’ı:Qubbe’de kalan Hoş Sedâlar:

 

Akif Emre[1], Yusuf Ziya Cömert.[2]Ali Murat Güven[3] Mustafa Kahraman[4] Yasin Doğru[5] Hakan Albayrak[6] Özlem Albayrak[7] Fatma K.Barbarosoğlu[8],Teodora Doni[9] Yaşar Süngü[10], Ömer Lekesiz [11]Ali Haydar Haksal [12]. Ali Ural (Yazar) [13] Tahir Yücel (Yazar) [14]Mehmet Nuri Yardım (Yazar)  [15] Mustafa Özçelik (Şair) [16]

Cenaze Yenişafak  Genel Müdürü Mehmet Ziya Gökalp, Yazı İşleri Müdürü Özcan Ünlü[17], Haber Müdürü Fatma Demircioğlu, Yurt Haberleri Müdürü Kadir Demirel[18], Fotoğraf Editörü Sabri Yılmaz, Yeni Şafak Yazarları Ali Bayramoğlu, Yusuf Kaplan,  İbrahim Karagül, Salih Tuna[19], Mehmet Şeker[20], Özlem Albayrak, Star Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Karaalioğlu, Yeni Şafak Eski Yayın Yönetmeni Selahattin Sadıkoğlu, Turkuvaz Medya Grubu Abonelik Genel Müdürü ve İdari İşler Grup Başkanı Abdulhalik Çimen, Ahmet Kekeç[21], Ali Bulaç[22] , Mevlana İdris, Mehmet Köşker, Rahmetullah Karakaya, Levent Gültekin, Cevat Özkaya, Şaban Abak, Cafer Turaç, Nurettin Durman ile çok sayıda Yazar, Şâir, Gazeteci Yayınevi Sâhibi katıldı.

            Oğullar’ı Cüneyt ve Sedat Can Tâziyeler’i Qabul etti.  Ebedi Yolculuğu’nda yalnız bırakmayan Dostlar’ı, Gözyaşları’na boğuldu. Cenaze’ye İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan’ı Kadir Topaş ile Üsküdar Belediye Başkanı Mustafa Kara ve Beyoğlu Belediye Başkanı Misbah Demircan Çelenk gönderdi.

            Uzak Doğu Gezisi Dönüşü’nde Cumhurbaşkan’ı Abdullah Gül Başsağlığı diledi[23]:

            Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Başsağlığı Mesaj’ı yayımladı. [24]

            Sezai Karakoç bir Taziye Mesaj’ı yayınladı. Uzun Yıllar birlikte çalıştıkları Hamit Can'ın Wefatı’ndan dolayı Büyük bir Üzüntü içinde olduğunu İfade etti. "Partimiz’in Kurucu Üyeleri’nden Yönetim Kurulu Asil Üye’si, Yazar ve Sanatçı Arkadaşımız Hamit Can Wefat etmiştir. Ömrü boyunca İdealimiz’in Tâkipçisi ve Diriliş Hareketi'nin Bilinçli Mensub’u olarak Hizmet’te bulunmuş, Gönüller’de silinmez bir yer tutmuştur. Kendisine Allâh’tan Rahmet, Kederli Ailesi’ne, Partimiz Üyeleri’ne ve Milletimiz’e Başsağlığı  dileriz."

            Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, CHP İstanbul Milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu, Albayrak Holding CEO'su Ömer Bolat, CHP İl Başkanı Gürsel Tekin, Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Enis Berberoğlu, Star Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Karaalioğlu, İHA Genel Müdürü Fevzi Kahraman, Medya Derneği Başkanı ve Karikatürist Salih Memecan, TİYEMDER Başkanı Selahattin Yazıcı ve Prof. Dr. Sami Şener Başsağlığı dilediler.

            DSP Genel Başkan’ı Masum Türker de Başsağlığı Mesaj’ı yayınlayanlardan.

            AK Parti İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu Yeni Şafak’a  Başsağlığı Ziyâreti’nde bulundu. Aziz Babuşçu, Can'ın Çocukları’na her türlü Maddi ve Mânewî Desteği vereceklerini söyledi. Dewlet Bakan’ı Hayati Yazıcı ve Oyuncu Kenan Işık Yeni Şafak’ı arayarak Başsağlığı dileğinde bulundu. Devlet Bakanı Zafer Çağlayan, Çetinkaya İcra Kurulu Başkanı Ömer Çetinkaya, TIRSAN Yönetim Kurulu Başkan’ı Çetin Nuhoğlu Taziye mesajları ilettiler.

 

            Şamil Kuçur: Sizi öyle özledik ki....

            Gazetemiz’in iki Can Ağabey’i vardı. Nusret Özcan ve Hamit Can. (22 Haziran 2007) Nusret Özcan Ağabey, ardından da Hamit Can (12 Şubat 2010) aniden geride Hoş Sadalar bırakarak bu Fâni Hayât’a Wedâ edip, ayrılığın Hasret’i-Wuslat’ın Lezzet’i ile bir An bile ayrı olmadıkları Haqq'a Wuslat eylediler. Geride kalan sevenlerine hoş bir Tebessüm ettirerek kimilerine de 'ah keşke...' diyerek gittiler. Edebiyât’ın, Fikr’in İlm’in yanında onları Farklı kılan ve de birbirlerine Yakın kılan Mütewâzî, Sâde, Samimi, Dürüst ve Edeb, Erkan, Ahlaq bilmeleri ve İrfan Çeşmeleri’nden içtikleri Su’yu, önce kendilerinde sonra da Âlem ve Âdem ile paylaşmaları idi. Dedik ya; Önce Nusret Özcan Ağabey bizlere de Hamit Ağabey Kardeşi’ne de Ewwel Weda etti. Hamit Ağabey ise Onun Hasret’i ile yaşıyordu. Çünkü o İrfan Çeşmesi’nden içenlerde Wefa ve Sadaqat esas’tı. Hamit ağabey bu Wefâ’nın ve Dostluğun Nişane’si olarak Cuma Günler’i Nusret Ağabey’in Eyüp Sultan'daki Qabri’ne gider, Dua’sı ile birlikte Onunla dertleşir ve halleşirdi. Hamit Ağabey, Nusret Ağabey’e olan Sevgi, Hasret ve Wefası’nı anlatan geçen Ay Yeni Şafak Gazetesi'nde 'Seni öyle özledik ki...' başlıklı Yazısı’nı Cenab-ı Haqq'a Wuslat eyleyen iki Can Dostumuz, Ağabeyimiz’in Aziz Hatıraları’na ve Rahmet Dualar’ı ile tekrar yayınlıyoruz. Sizi özledik ki....

 

HAMİT CAN (20.01.2010)

Fırsat buldukça onu Ziyaret ederim. İzinli olduğum Günler, Yolum’u Eyüpsultan'a düşürür, İkindi Namazı’nı Eda edip Parke Taşlı, Dik Yokuş’u ağır ağır çıkar ve Soluğu Qabri’nin başında alırım. Aziz Rûhu’na Fatihalar okuduktan sonra bir süre Ayak Ucu’nda oturup Derin Düşünceler’e dalarım. Daldıkça, Servi Dalları’nın Kımıltısı’nı ve Deniz’in Mavi Yüzü’nü görmez olurum. Gözüm’ün Önü’nden Tatlı Hatıralar akıp gider. Bambaşka İklimler’le karşı karşıyaymışım gibi bir Hisse kapılırım.

WEDALAŞAMADAN GİTTİN

"Sevgili Nusretciğim" diye başlarım Sohbet’e. İçimden ona böyle Hitap ederim. (Bazen sırf Muziplik olsun diye 'Nusretciğim' deyişime, ilkin şaşırmış gibi yaptığını ve ardından Kahkaha’yla gülüp 'Ah güzel Abim benim' gibi bir Cümle’yle konuşmasını sürdürdüğünü hatırladıkça hüzünlenirim. Gözlerim buğulanır). Sevgili Nusretciğim, wedalaşmadan gittiğin o Gün’ü hiç unutmadım. Unutacağım da yok. Mis Kokulu Güller açılmıştı Bahçeler’de, ama Yüreğimiz’deki Bahçeler Tarumar olmuştu. Bazen Arkadaşlar’la senden konuşurken, birbirimize "Keşke şimdi Nusret Ağabey çıkıp gelseydi" diyoruz, "O Tok Ses’i Ortalığı çınlatsaydı. Esprileri’yle, bu Durgun Atmosfer bir an’da değişir, canlanırdı." Yaz Akşamlar’ı bir Çay Bahçesi’nde veya Eski bir Külliye’nin Avlusu’nda bir Masa’ya kurulur, Tavşan Kan’ı Çaylar Eşliğinde Koyu Sohbetler’e dalardık. Başlardı tatlı tatlı anlatmaya. Göz Kamaştırıcı Kelimeler’le sanki Dünyâ’nın en Harika Tabloları’nı çizerdi. Bu kadar Yoğun ve İlginç ve Önemli Hawâdis’i nasıl bulur ve ustaca nasıl birbirine bağlardı, şaşardınız. Zaman’ın hızla geçip gittiğinin Farqı’na varmazdık. Onu dinledikçe, Eşya’nın Ses’i ve Rengi değişirdi sanki. Ölüm Hayat’a dönüşürdü. Hayatsa, olsa olsa ancak bir İmtihan’dan İbaret’ti. Yüreklerimiz Cennet’ten Esintiler’le titrerdi. Kimi zamanlar da susar, çıt çıkarmadan birbirimize bakar ve 'hiç konuşmadan' herşeyi konuşurduk.

HAYAT’A GÜZELLİĞİN PENCERESİ’NDEN BAKARDI

Hayât’a Güzelliğin Penceresi’nden bakar ve öyle görürdü. Qalb’i, bir Çocuğunki gibi Tertemiz ve Berrak’tı. İnsan’da Hayranlık uyandıracak derece’de Hassas’tı. Karşısındakinin Yüz Çizgileri’nden, Halet-i Rûhiyesi’ni Tahmin ederdi. Ki, Quwwetli Sezgi’ye Sâhip’ti.

Nusret Ağabey’le 1980'li Yıllar’ın Sonları’nda tanıştık. İlerleyen Yıllar’da Dostluğumuz artarak Dewam etti. Gazete’nin Çeşitli Dönemleri’nde aynı Birimler’de ve Odalar’da çalıştık.

Onunla ilgili öyle çok Hatıram var ki, bilmem hangisini naqledeyim? Mesela, 1994 Yılı’na ait şu Anekdot’u aktarsam mı?

Mevsimler’den Sonbahar’dı. Rahmetli Hilmi Oflaz, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Kanser Tedawi’si görüyordu. Onu bir Akşam Ziyaret’e gittiğimizde, Şiddetli bir Yağmur’a yakalandık, sırılsıklam olduk. Kendimizi Ufak, Köhne bir Çay Ocağı’na zor atıp karşılıklı bakışıp gülüştük. Üzerinde çalıştığı Hikâyesi’nden bahsetti. Üstad Necip Fazıl'ın çok sevdiği Hilmi Oflaz'ın, her Sıkıntı gibi Kanser Belası’nı da güle-oynaya karşıladığından ve Durumu’ndan hiç yakınmadığından Söz etti. "Hilmi Ağabey, İşleri’ni Allâh'a ısmarlayan tam bir Mü'min’dir" dedi. Yine 90lı Yıllar. Güzel bir Yaz Gece’si, Beyazıt'tan Edirnekapı'ya doğru yürüyorduk. Bir ara yorulunca 'dinlenelim' dedi. Atikali'deki Eski bir Taş Yapı’nın önünde soluklandık. Aheste aheste yürüyüşümüz boyunca Sanat’tan, Edebiyat’tan Söz ettik. "Pas" Adlı Uzun Hikâyesi’nde dile getirdiği "Pas"ların ancak Hazreti Mûsâ'ya verilen Mucizeler’den 'Yed-i Beyzâ'nın Nûru’yla cilalanabileceğini söyledi. "Mûsâ aleyhisselâm, Eli’ni Koltuğunun altından çıkardığında Bembeyaz parlarmış. Qalbler, onunla parlatılmazsa paslanmaya yüz tutar. O Hikâye’de Haqiqat’e Sırt çeviren Qalbler’in, gittikçe karardığını, yani Pas tuttuğuna dikkat çektim". Söz, Şiir, Tiyatro, Sinema ve Edebiyat Konuları’nda genişledi, büyüdü. Gece’nin Serinliğiyle bu Hoş Sohbet daha da güzelleşti.  Bir Gün demişti ki: "Yürüdükten Kısa bir Süre sonra Ayaklarım’ın altında Müthiş bir Yanma hissediyorum". Yıllarca Ayağı’ndaki Rahatsızlığı geçmedi. Wefatı’ndan üçbuçuk-dört Yıl önce Ayak Parmakları’ndan 3ünü "Kangren" İhtimali’ne karşı Feda etmek Zorunda kaldı. Aynı Dönemler’de Qalp Kriz’i geçirdi. Uzun Süre İstanbul'da ve İstanbul dışında birçok Doktora başvurdu.

SENİN ANA FİKRİN NEDİR

Bir başka Gün. Gazete’nin Yoğun Saatler’i. Merdiven’de karşılaştık. Gülerek dedi ki: "Sesim, Spikerler’in Sesi’ne benziyor, değil mi Qurban? Bu alan’da çok Yetenekli’yimdir". Yüzü’nde Çocuksu bir İfade vardı. Şakalaşma İsteği’yle, bir-iki kere aynı Soru’yu sorunca, "Yetenekli olup-olmaman bir yana. Bakalım 'Yetenek' seni kurtarmaya yetecek mi?" Niyetim sadece yaptığı Latife’ye Karşılık vermekti. Aradan 2 Gün geçti. Aşağı Kat’a inmek üzereyken, Fısıltı’yla "Hamit abi, sana 'Hususi' bir Şey sormak istiyorum" dedi. (Benden bir Yaş Büyük’tü, ama bana böyle Hitap etmekten hoşlanırdı). "Buyur Nusret ağabey" dedim. Bir Süre yüzüme baktı. Sonra yavaş bir sesle: "Geçen Gün, 'Yetenek' kurtarmaya yeter mi, falan dedin? Neyi kast etmek istedin acaba?" Birden beni bir gülme tuttu.

YÜZÜNDEKİ HÜZÜNLÜ İFADEYE BİR ANLAM VEREMEDİM

Günler’den Çarşamba (20 Haziran). Cam’dan dışarıyı seyrediyordum. Omzum’a dokunup kendine Has Üslubu’yla "Senin Ana Fikrin nedir?" diye sordu. Gülümsedim. "Sen daha iyi bilirsin... Ama yine de bir İpucu vereyim: Nusret Özcan'ı çok seviyorum..."

-Yarın ne yapıyorsun? İzinli misin?

-Evet, dedim.

-Ben de mi İzin yapsam acaba?

Birkaç Saniye geçmeden, dedi ki: "Allâh Şâhit’tir, ben de seni çok seviyorum." Yüzü’ndeki o Hüzünlü İfade’ye bir Anlam veremedim. Yalnızca Hayret ettim. Daha sonra "Cuma Günü seninle konuşmak istediğim bir Konu var" dedi...

Cuma Günü Sabah İşyeri’ne geldiğimde, Nusret Ağabey’in Hastane’ye kaldırıldığını duydum. İnanmak istemedim.

Tarih 22 Haziran 2007'di. Günler’den Cuma’ydı evet. Saat 11'i Çeyrek geç’e Rûhu’nu Teslim ettiğinde, bu kez öldüğüne de inanmak istemedim. Herkes gibi ben de Şok oldum.

Geçen Gün onu Ziyaret ettiğimde dedim ki: Sevgili Nusretçiğim, acaba Cuma Gün’ü benimle "hangi Hususi Konu’yu" konuşacaktın? Hani demiştin ya: Dostluğumuz Ebedi’dir, öbür Taraf’ta da Dewam edecek.. Buna Can-ı Gönül’den inanıyorum. Bu bir tarafa da Nusret Ağabey, seni öyle özledim ki...Gözüm’de tütüyorsun... Bilmem ki, nasıl anlatsam...

 

 

Mülâkat:[25]

 

Üstad’la ne Zaman tanıştınız? İlk Görüşme’nin İç Âleminiz’e Etkileri’ni sormak istiyorum?

Lise Son Sınıfta’yken (Mardin’de), Sezai Karakoç’un Adı’nı duymuştum. İstanbul’a, 1976 Yılı’nda geldim. Yaklaşık 2 Yıl Üstad’ın o Gün’e kadar yayınlanmış Kitapları’nı okuduktan sonra kendisini Ziyâret edip, tanışmaya gittim. Diriliş Yayınevi, o zamanlar Cağaloğlu’ndaki Üretmen Han’ın en Üst Katı’ndaydı. Üstad’la yakından tanışmadan önce de elbette Gönlüm’de çok Önemli bir Yer’i vardı. Tanışıp, Sohbetleri’ni dinledikçe, şunu gördüm ki, onu her Ziyâret’e gittiğimde yeni Şeyler öğrendim.

İlk Ziyaretleriniz nasıl oldu?

Tanıştıktan sonra Ziyâret etmeye çalıştım. O Dönemler’de Yoğun şekilde Yazılar ve Şiirler yazıyordu. Diriliş Dergisi bir Süreliğine çıkmıyordu. 1979 Yılı’nın Ekim Ayı’ndaysa yeniden, Aylık ve 64 Sayfa olarak çıkmaya başladı.

Diriliş Dergisi’nde yayınlanan ilk Yazınız’ı hatırlıyor musunuz?

Tabii hatırlıyorum. Dediğim gibi Dergi yeniden çıkmaya başladı. Ekim Ayı’nda. 61.Sayısı’nda ilk Yazım yayınlandı. Yazı’da, Vapur’la Anadolu Yakası’na geçerken yaşadığım bir Olay’ı anlatmıştım. Sonraki Sayı’da da bir Yazım yer aldı. İstanbul’a gelmeden önce bu Şehir’le ilgili çok Güzel Hayaller’i ve Düşünceler’i olan, Okuma ve Yazma’yı seven Aydın Aday’ı bir Genc’in İç Âlemi’ndeki gelgitleri, yaşadığı Hayal Kırıklıkları’nı Taswir etmeye çalışmıştım.

Diriliş’te yayınlanmasını Üstad mı Teklif etti, yoksa siz mi istediniz?

Her Genç gibi Yazım’ın yayınlanmasını elbette istiyordum. Hele bu Diriliş gibi çok Önemli bir Dergi’yse… Bir Daktilom vardı. Yazı yazmayı çok severdim. Bir Gün Üstad’a iki Tanesi’ni göstermeye Qarar verdim. Götürdüm. Okuduktan sonra, “bir daha yazmaya kalkışma, bu İş’i bırak” demesini bekledim. Ama hiç de düşündüğüm gibi olmadı. Üstad, dedi ki: “Sana söyleyeceklerimizi, çok az Kişi’ye söylüyoruz. Senin yazman lazım.” Doğrusu önce şaşırdım. Dedim ki: “Bu Yazılar’da Hatalarım yok mu? Onları söylemeniz Mümkün mü?” Üstad,  “Hataları’nı sen zaman’la görürsün, sen Dewam et” dedi. Birkaç Gün sonra kendisini yine Ziyâret’e gittiğimde, Dergi’nin yeniden çıkacağını söyledi. “Yazıları’nı getir, istersen tekrar Göz’den geçir. Ay’ın 15ine kadar Zamanımız var” dedi. Bu anlattıklarım, 1979 Yılı’nın Eylül Ayı’nın İlk Haftası’na ait Hatıralar’dır. Ekim’in Başları’nda da Dergi çıktı ve orada bir Yazım yayınlandı.

Üstad’ın Yayın Yönetmenliği’ni, Sâhipliğini yaptığı Dergi’de Yazılarınız’ın yayınlanması çok Önemli bir Olay tabii…

Evet, çok Önemli. Çok sevdiğiniz bir İnsan. Bu İnsan, sıradan bir Yazar değil. Çok Büyük bir Düşünür ve onun yönettiği Dergi Diriliş. Sizin orada Yazınız yayınlanıyor. Bu, 18-19 Yaşları’ndaki bir Delikanlı için elbette Önemli bir Olay.

Üstad, ruhen genç ve medeniyet iddiasını sürdürüyor, Diriliş ideali konusunda ısrarlı.

Üstad, dediğiniz gibi Rûhen Genç. Her Sohbet’i, her Konuşma’sı, her Yazı’sı, başlı başına bir Eser. Her Seferi’nde Yeni Şeyler öğreniyorsunuz. Birbirine benzeyen Konular’ı, birbirinin tekrarı olmadan, Özgün İfadeler’le her defâsı’nda İnsân’da Hayret ve Hayranlık uyandıracak şekil’de el’e alıyor. Medeniyet İddia’sı dediniz.  Bu, Yanlış anlaşılabilir. Belki şöyle demek daha Doğru olur: Üstad, İslâm Medeniyeti’nin her Alan’da yeniden Dirilişi’nin Şart olduğunu söylüyor. Bu sıradan bir İddia gibi algılanmamalı. Bütün Eserleri’nde, Fikir Kitapları’nda, Maqaleleri’nde, Şiirleri’nde ve diğer Çalışmaları’nda İslâm Medeniyeti’nin Dirilişi’nin kaçınılmaz olduğunun altını çiziyor. Bu Tez, Diriliş’tir. Özellikle Aydınlar’ın onu çok iyi okuyup, anlamalarına Dikkat çekiyor. Daha İlk Yazı Çalışmaları’nda Diriliş Düşüncesi’nin, Diriliş Akımı’nın İşâretleri’ni görüyoruz. Mesela, sıkça sorulan Şiirleri’nden Mona-Roza’ya bakın. Bu Şiir’i 19 Yaşı’ndayken yazmıştır. Yazılmasıyla, Bütün Sanat ve Edebiyat Dünyâsı’nı Ayağa kaldırmıştır. Çok Büyük Yankılar’ı olmuştur. Hâlâ da kendi Alanı’nda aşılamamıştır Mona-Roza. Hatıraları’nda diyor ki: “Gül, Bülbül gibi unutulmuş Semboller’i Şiir’e yeniden sokmak istedim.” İkinci Yeni ve Garip Akımı’nın Ortalığı kapladığı böyle bir Dönem’de her Yön’den Özgün bir Şiir yazıyor. Mona-Roza’nın Metafizik Yön’ü de çok Quwwetli’dir. Aynı zaman’da Hece’nin sona erip Serbest Şiir’e Geçiş’i de Temsil ediyor. Diriliş Akımı’nın da ilk Örnekleri’ndendir.

Üstad’la ilgili üretilen Efsaneler var… Güya Sezai Karakoç’a birisi Ziyâret’e gitmiş de, Üstad “Ben Türbe miyim, niye geldin?” demiş. Siz Üstad’ın yakınında bulundunuz, ilk defa duyacak olanlara ya da onu daha az tanıyanlara bir Üstad Portre’si çizer misiniz?

Üstad’ın Portresi’ni çizmek çok zor elbette. Bu, tabii Fikri Plan’da böyle. Fakat söylediğiniz Efsaneler’in Gerçekler’le hiçbir İlgisi yok. Son derece Sâde bir İnsan’dır Üstad Sezai Karakoç. Aynı zaman’da çok Nâzik ve Kibar bir İnsan’dır. Bu tür “Efsaneler’i” neden ve nasıl uyduruyorlar, doğrusu bilmiyorum.

Dış’ı Sükun ile Zâhir Derun’u Mahşer…

Evet… Çok Hassas ve Misafirperver. Sorulan Soru’ya nasıl gerekiyorsa öyle Cewap verir. Ne Eksik, ne Fazla. Konuşması kadar, susması da bir Üslup’tur âdeta. Bir Düşünce’de veya bir Olay’da birçok Kişi’nin hiç Dikkat etmediği, Arka Plan’ı Müthiş şekilde görüp en İnce Ayrıntıları’yla Gözönü’nde tutarak, Tahlil etmesi, yorumlaması gerçekten çok Çarpıcı. Bu, Konu ne olursa olsun, farqetmez. Gerek Edebiyât, gerek Düşünce, Felsefe, Ekonomi ve başka Alanlar’da olsun, en Net ve en Doğru Yorum’u yaptığını görürsünüz. Büyük Doğu’da hazırladığı Edebiyat-Düşünce Sayfası’nda Üstad Necip Fazıl’ın isteği üzerine “Tahlilci” İmzası’nı kullanıyormuş. Hatıraları’nda anlatır. Çünkü Necip Fazıl “senin Tahliller’in çok Quwwetli” diyormuş. Evet, Sezai Karakoç, bir İş yapılacaksa onu Ciddi’ye almanın Gerektiğini söyler. Sorumluluklarınız’ı çok iyi bilmek Zorunda’sınız. Aydın’a da Görev ve Sorumlulukları’nı hatırlatır. Popüler Kültür’e, yani daha Kolay’a kaçanlar, bu Sorumluluklar’ı yüklenmekten kaçındıkları için, demin dediğiniz Efsaneler’i uydurup en olmayacak Yakıştırmalar’da bulunuyorlar.

Sezai Karakoç, bu aralar neler yapıyor?

Bildiğiniz gibi Yayınevi var. Öğle’den Sonraları orada oluyor. Sezai Karakoç, aynı zaman’da Yüce Diriliş Partisi’nin de Genel Başkanı’dır. Hafta’da bir Cumartesi Günler’i Parti’nin İstanbul İl Binası’nda Sohbetler’i oluyordu. Zaman zaman yine oluyor. Bayramlar’da ve Kandil Geceleri’nde de orada Sohbetler’i oluyor. ( www.yucediriliş.org ) İnternet Sitesi’nden Hafta’da bir yapılan Sohbetler’e ulaşmak Mümkün.

Sezai Karakoç Allâh’a Şükür yaşıyor. Bizim bu Nimet’ten mutlaka faydalanmamız lâzım…

Aynen öyle. Özellikle Aydınlar, onun Kitapları’nı yeniden okusun. Okuyan, yazan ve düşünen İnsanlar, Diriliş’ten başlasın. Bugün’e kadar 57 tane Kitab’ı yayınlandı. Bu Sayı’ya, hiç Kitaplar’a alınmayan Yazılar’ı, Hatıralar’ı dâhil değil.

Onu okuyan, Kültür ve Medeniyetimiz’le doğrudan da İrtibat kurar, değil mi? Mesela, Sanat, Edebiyât ve Tasawwuf’la…

Sadece bunlarla değil.  Aynı zaman’da Doğu’yu ve Batı’yı tanır. Geçmişte yaşamış Medeniyetler’i görür, Kritik eder. İslâm Medeniyeti’nin ne kadar Büyük bir Medeniyet olduğunu ve bugünkü Durumu’nu, yeniden Parlak Dönemleri’ne kavuşması için nelerin yapılmasının gerektiğini düşünür ve bu Konu’da Projeler bulma, Hazırlama İhtiyac’ı hisseder.

Medeniyetler dedik. Mesela, bugünkü Batı Medeniyet’i hawwında neler düşünüyor Üstad?

Üstad, Yazıları’nda Batı Medeniyeti’nin kendini Öbür Medeniyetler’e pek sevdirmediğini söyler. Batı, İslâm Medeniyeti’nden çokça faydalanmıştır. İslâm Medeniyeti’nden beslenip kendine Mal etmiştir birçok şey’i. Buna rağmen İslâm Medeniyeti’ne hiç Tahammül’ü yoktur Batı’nın. İslâm Medeniyeti’ne ve diğer Medeniyetler’e hep Antipati ile yaklaşıyor  Batı Medeniyet’i. Bir Nevi, Wefâsız davranıyor. Dahası, Fırsat bulursa ortadan kaldırmak istiyor. Batı Medeniyeti’nde, Egoizm, Kıskançlık, Kibir ve buna benzer birçok Hastalıklar var.

Sezai Karakoç neden Parti kurdu diyenler var. Bu Konu’daki Cewâbınız’ı Merak ediyorum?

Sezai Karakoç’un Düşünür olduğunu söyledik. Aynı zaman’da çok çok İyi bir Şâir’dir de. Bunu da belirttik. Ama onun yalnızca Şâir Yönü’nü görüp değerlendirmeye kalkışırsak, söyleyeceklerimiz Eksik kalır. Sezai Karakoç, Düşünür’dür, Şâir’dir, Aksiyon Adamı’dır. Parti kurmuştur. 1990 Yılı’nda Diriliş Partisi’ni, 2007 Yılı’nda Yüce Diriliş Partisi’ni. Gençliği’nde Büyük Doğu Hareket’i içinde bulunmuş. Yazılar yazmış, daha sonraları Şiir Sanat’ı ve Diriliş Dergileri’ni çıkarmıştır. Çok zor Şartlar’da hem de. Sezai Karakoç, Diriliş’i bir Bütün olarak görüyor. Bu Bütünlüğün içinde Şiir, Edebiyât, Ekonomi, Bilim vs. olduğu gibi elbette Siyâset de vardır. İslâm, Siyâsetsiz olur mu? Edebiyatsız, Felsefesiz, Musıkisiz, Mimarisiz, Şiirsiz olamayacağı gibi, Siyasetsiz de olmaz tabii ki… Peygamber Efendimize bakalım. O, bizim için elbette Örnek’tir. Siyâset yapmadı mı? Yaptı. Toplum’u, Dewlet’i yönetmek için Siyâset’ten bir Bilim olarak yararlanmadı mı? Elbette yararlandı. Kendi Ashâbı’na karşı Siyaset yapmadı mutlaqa, ama o Dönem’in Süper Güçler’i sayılan Dewletler’e karşı yaptı tabii… Zaten Siyâset’i kendi Medeniyetimiz’de anlaşıldığı şekli’yle öğrenip uygulamalıyız. Bugün Siyâset, birçok Bilim gibi Amacı’ndan saptırılarak, Dejenere edilerek, Gerçek Anlamı’nı kaybetmişse bunda İslâm’ın ne Suç’u var? Suç onu İcra eden İnsanlar’dadır. Diriliş’e göre, nasıl ki, Sanat ve Edebiyât’ta ve başka birçok Alan’da bozulmalar, saptırmalar Sözkonusu’ysa Siyâset’te de aynı Bozulmalar yaşanmaktadır. Siyâset’in yeni baştan ele alınıp Asıl Anlamı’na ve İçeriği’ne kavuşturulması gerekiyor. Bunu da ancak Diriliş’le yapabiliriz. Müslüman Aydın’ın, bu Çağ’a söylenecek Söz’ü olmalıdır. Bu söylenecek Sözler’i, Projeler’i ortaya koymamız gerekir Aydınlar olarak. Bunun Siyâset’le ilgili kısmı’nı da ancak Parti ile Gündem’e taşımamız Mümkün’dür. Çünkü Siyâsî Parti, Dernek ve Waqıflar gibi değil, daha Geniş Alanlar’a Hitap etme İmkânı’na Sâhip’tir.

Bu Konu’ya Açıklık getirdikten sonra Sezai Karakoç’un Şiirler’i, Kitaplar’ı arasında Hamit Can’ı en çok etkileyen Kitap hangisidir? diye bir Soru sormak istiyorum.

Sezai Karakoç’un ilk okuduğum Kitâb’ı “Rûh’un Dirilişi”dir. Beni gerçekten çok etkilemiştir. Özellikle “Dağ Çağrısı” Bölüm’ü… O Kitap’ta Hegel, Nietzche, Schauppenhaur başta olmak üzere birçok Batılı Düşünür ve Filozof’un Kritiği de yapılıyor. Bunlara da o Kitap’ta rastlamış ve Merak etmiştim. Sonra da bulup okumuştum. “Yitik Cennet” de çok sevdiğim Kitaplar’dan. Bu demek değil ki, öbür Kitaplar’ı hiç sevmedim. Aksine, hepsini çok Büyük bir dikkat’le okumaya çalıştım ve çok faydalandım. Sezai Karakoç’un Kitaplar’ı, Aydınlarımız için gerçekten Hazine değerindedir. Mutlaka Kafa yorularak okunmalıdır. Şiirler’i de Düşünce Kitapları’ndan Farqlı değildir. Aynı Haqiqat’i Farqlı bir Üslup’la dile getiriyorlar…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



[1]           Ölüm’ün Koku’su var mıdır? Ölüm Koku’su, Ölüm Korkusu’yla Karışık Ürkütücü bir şey’dir pek çokları için. "Gönlü Buhurdan gibi yıllar’ca tüten"ler için başka bir İklim’den, ötelerden bir Renk, bir Koku taşır Ölüm. Çünkü ötenin tek Kapı’sı Ölüm’dür, oradan geçilir Ebedilik Yurdu’na. Bazen Ölüm’den çok Hayat küflenir. Hayatımız küflenmeye başlar. Ölüm’ün yanı sıra Hayât’ı anmaya başladığımızda o Çürük Koku’su gelir Burnumuz’a. Hayat’tayken çürümek Ölümlü olanı hatırlamamaktır. Ölü’nün arkasından Gözyaşı dökeriz. Aslında kendi Ölümümüz’dür Gözyaşı döktüğümüz. Başkasının Ölümü’nü algılayamaz Ölümlü olana takılıp kalan, yani küflenmiş Ruhlar. Bir 'Can' Dost’un Öte’ye Göçü’nün ardından Küf Kokusu’ndan Söz etmenin Espri’si ne olabilir? Bizar Espri Kelime’si bile onu İşaret ediyor aslında... Ondan kalan en çok iki Hatıra canlandı Ölümü’nü duyduğumda: Biri 'Espri', diğeri 'Küf Koku’su'...Sanırım 1979 Yılı’ndaydı ilk tanışmam. Ne konuşmuştuk, Ayrıntılar Aqlımda kalmadı. Diriliş Mektebi’nden oluşundan başka 'Espri' Kelimesi’ni kendine Özgü Tarzı’yla Telaffuz edişi... Özel bir Vurgu yapıyordu 'Espri' Kelimesi’nin her geçişinde. Yıllar geçti, Değişik Maceralar’dan geçtik, Farqlı Yerler’de bulunduk, aynı Mekanlar’da çalıştık, ayrıldık, buluştuk Hayât’ın seyri içinde. Ama Temasımız Uzak ve Yakın Mesâfe’den Dewam etti. Bu Temas’ı Dewam ettirmemizi sağlayan Temel "Espri" beslendiğimiz Ortak Fikir Ortamlar’ı olsa da Hayât’a bakışımızdaki Boşvermişliğe varan Telaşsızlık’tı belki de. Sık sık İş değiştirmek Zorunda kalması Hayâtı’nı hep zorladı. Hayât’tan Sürgün gibi yaşadı. Ve sanki Hayât Ağacı’nın Gölgeliği’nin her an çekileceğini bilerek bağlanmadı Hayât’a. Gerçi bağlanmasına İmkan veren de olmadı. 10 Yıl kadar önce Karlı bir Kış Gün’ü, Çengelköy Sırtları’nda Siteler’in, Apartman Blokları’nın bittiği, henüz Yüksek Katlı Apartmanlar’la İşgal edilmemiş Bölge’de, Telefon’da Tarif ettiği Gecekondu’yu arıyorum. İyice Rüzgâr alan bir sırt’ta, Ssfalt Yol’un bittiği Çamur Yol’dan ilerleyerek uzakta tek başına duran derme çatma Gecekondu’yu bulduğumda şaşırmıştım. Sırt sırta vermiş Baraka’dan biraz daha iyi durumda Ev’in Kapısı’nı çaldığımda her zamanki Tebessümü’yle karşıladı. Rengi Soluk, Mahcup bir hâli tüm Benliğini sarmıştı.Beni buyur ettiği Oda’nın Büyük kısmı’nı Kitaplar’ı İşgal etmişti. Rüzgâr Kapı ve Pencere’den Nemli bir Soğuk üfürüyor, Kırık Camlar’ın yerine gerdiği Naylonlar sadece yağan Yağmur’a Engel oluyordu. Oda’ya girer girmez, bu Alçak Tavan’ı akan Döküntü Ev’de Zengin Kütüphane’yle karşılaştığımda şaşırmıştım doğrusu. Yıllardır tanıdığım bir Arkadaşım’ın İlgileri’ni, Kitap’la, Okuma’yla ilgisini bilmeme rağmen adeta Şehr’in dışındaki bu Gecekondu’da böylesi bir Kitap Bolluğu’nu beklemiyordum. Ne de olsa Gecekondu İmajı’nın tersine bir durum...Kitaplar’la Dolu İnce Uzun Oda’ya girer girmez Yoğun bir Küf Koku’su geldi Burnuma. Her Taraf’tan Hava alan Gecekondu’daki Rutubet Kitaplar’ın olduğu Oda’da Küf Kokusu’na dönüşmüştü. Hazırlamayı düşündüğü Mardin Kitap Projesi’nden bahsetti. Belli ki Bütçesi’ni zorlayarak aldığı bir Banka Yayınevi’nin yayınladığı Mardin'le ilgili Prestij Kitab’ı açtı. Mardin Târihi’ni, Mimarisi’ni, Kültürü’nü Heyecan’la paylaştık. Ama Kitab’ın Sayfaları’nı çevirirken yayılan Küf Koku’su... Rutubet Yeni çıkan Kuşe Baskı Kitab’ın Sayfaları’nı bile nerdeyse hamurlaştırmış... Ayrılırken Evi’nin Etrafı’nı çevreleyen erimemekte direnen karla kaplı Alan’a kadar yürüyerek uğurladı. Uğultulu Tepe’de orda bırakıp döndüm. Bir İç çektim: Küflenmiş Hayât’a karşı...Onu Küflü Kitaplar’a Mahkum eden Wefa Yoksunluğu’nun Küf Kokusu’nu hala hatırlarım. Küf kokan Hayât’ı yaşamanın ne Espri’si olabilir ki...’ (Yeni Şafak/16.02.2010)

[2]           ‘Acı Haber’i Yurtdışı’nda aldım... Uzun Yıllar Mesai Arkadaşlığı’nın ötesinde, Can’dan Dostum’du. Cenazesi’ne katılamadım, Âilesi’ne, Dostları’na Sevenleri’ne, Yeni Şafak Câmiası’na Başsağlığı dilerim. Hamit, sadece Gazete Çalışanlarımız’ın değil, yeni tanıştığı Kişiler’in bile Ağabeyi’ydi. Peygamberimiz'in  "Müslüman, İnsanları’n Eli’nden ve Dili’nden Emin olduğu kimsedir" Târifi’ne göre yaşadı Hayâtı’nı. MüteWâzı bir Kişiliği vardı, İnsanlar’ı incitmemek için kılı kırk yarardı.’

            14 Şubat 2010 Yenişafak:’ "Saat 11 oldu" diyor Kadir Demirel, "Ben, Hamit'i bekliyorum. Yok, hâlâ gelmedi.""Geç geldiği zaman, iki Eli’ni açar, 'hepinizden Özür diliyorum' der, yerine geçerdi. Bugün, gelmedi."Yurt Haberler Servisi'ne uğradım, Başsağlığı için. Orası da, Gazete’nin başka Bölümler’i gibi, Sessiz, Issız. Hamit'in oturduğu, her geçiş’te Hamit'i gördüğüm, eğer bir şeye iyice dalmamışsa, Gözgöze selamlaştığımız Köşe’ye bakamadım. Gitti Hamit. Hamit Can gibi, Sessiz, Nümayişsiz, 'gidiyorum' bile demeden, gitti. 20 Yıl’dan fazla var. Sultanahmet'te, Kamil Eşfak Berki'nin 'Binbirdirek' Kitabevi'ne yakın bir yer’de, birkaç Dost’un arasında görmüştüm onu ilk kez. Ve garip’tir, o Gün tanışmamış olmamıza rağmen, 'Hamit Can' diye birisinden bahsedildiğinde, orada gördüğüm Munis, Mütewâzı Adam’dan bahsedildiğini hissediyordum. Sonuçta, Hayât’ın Doğal Akış’ı içinde, Merasimsiz, tanışmış olduk Hamit'le. İzlenim Dergisi'nde çalışırken, Mesai Arkadaş’ı olduk. Herhalde, bir Yıl’dan fazla bir Süre birlikte çalıştık. 'Diriliş'ti, bizi aynı Sokaklar’da, aynı Mekanlar’da buluşturan. Hamit, Hayâtı’nın Erken bir Dönemi’nde o 'Asil' kapıyı bulmuş, Erken’den orada Qarar kılmış, bir daha başka Taraf’a bakmamıştı. O, 'Aşk'la Bağlı’ydı Diriliş'e. Bana göre, 'Diriliş'te bir Cümle yayımlamış olmak bile, Onur olarak yeter bir Yazar’a. Hamit'in, Diriliş Dergisi'nde çok Güzel Yazılar’ı çıktı. Defalarca konuşmuşuzdur Hamit'le. "Hamit, şu Zeyrek çok Güzel Kitap olur, yaz şunu, tamamla." Hamit'e göre, 'tamam değil'di henüz. Bir kısmı Diriliş'te yayınlanan o Metinler, şimdi ne haldedir, bilmiyorum. Tamamlanamamış bir çok Şey vardı Hamit'in Hayâtı’nda. Sadece Yazı’ya dâir değil, hatta Yazı’dan daha çok Hayât’a dair bir çok şey. İnşallah, hiç olmazsa yazdıkları, çizdikleri bulunur, toparlanır da, bari Kitaplar’ı  Wesilesi’yle Hamit Can'la konuşmamız Mümkün olur. Bir 'Çile'ydi Hamit Can'ın Teryüzü’nde, 'iki Günlük Dünya Hayatı’nda' yaşadığı. Üzerinde Ağır bir Yük vardı ve elbette o, üzerindeki Yük’ün taşıyabileceği kısmından Mes'uldü. O kadarını taşıdı. Kazakistan'daydım, Özcan Ünlü Telefon’la bana Hamit Can'ın Ahiret'e göçtüğünü Haber verdiğinde. Hamit, Sabah Namazı’nı kılmış, İstirahat’e çekilmişti. O İstirahat, Dünyâ Çilesi’ne Nihayet veren 'Kamil' bir İstirahat’miş. Eş’i, Çocuklar’ı bir Müddet sonra yanına gittiklerinde, Hamit'in bu Dünyâ’dan göçtüğünü farqetmişler. Yani Hamit gibi gitmiş Hamit Can. Sessiz, Nümayişsiz, hatta Suskun. Sanki, kendi Ölümü’nü bile içine atmış...Haberi’ni aldıktan sonra, kendimle konuştum. Allâh, belki de bizi İmtihan ediyordu Hamit'le. Bunu düşündüm. Şu Dünyâ’da Doğru Dürüst bir Gün göremedi, bir Rahat Nefes alamadı Hamit. Bunu düşündüm. Kaybedilen bir İmtihan, Zil çaldıktan sonra ne kadar kazanılabilir? Bunu düşündüm. Çok Güzel, pırıl pırıl Çocuklar’ı var Hamit'in. Ben, Sedat'ı, Cüneyt'i, Zeynep'i tanıyorum. Bunların dışında da, gördüğüm, selamlaştığım Çocuklar’ı var ama, şimdi İsimleri’ni anmaya kalkarsam yanılabilirim. Onlar, Allâh'ın Emânetler’i. Gidenlerin Sorumluluğu’ndan, elbette, Dünyâ’da bir süre daha kalacaklara Hisse vardır. Allâh, Eşi’ne, Çocukları’na Sabır versin. Allâh, onları bir daha Mahzun etmesin. Allâh, Hamit'in Âhireti’ni Mamur etsin.’

[3]               (Yeni Şafak Sinema Editör’ü): Yeni Şafak'ın 15 Yıllık Yayın Serüveni’nin Simge İsimleri’nden biri olan, her Hal ve Tawrı’yla Müslüman Waqarı’nın Temsilci’si bir Ağabeyimiz’i qaybettik. Ad’ı gibi Güvenilir, Soyad’ı gibi candandı. Adı’ gibi Kısa ve Öz şekilde yaşayıp Erken’den Rabbi’ne gitti.’

[4]               (Yeni Şafak Gazetesi Sorumlu Yazı İşleri Müdürü): ‘İnanç, Taqwa, Sabır, Sebat, Fedakarlık, Sır, Sadaqat, Dostluk... İşte Hamit Can. "Dünyâ'da Rahat Yoktur" Hadisi’nin Hayatı’nı şekillendirdiği ama bir Gün olsun bundan Şikayetçi olduğu görülmeyen Rıza Timsal’i, Dawa Adam’ı. 'Kan Kussa Kızılcık Şerbeti içtim' diyen Wakur ve iç’ten Dostum, Arkadaşım, Kardeşim Hamit Can. Yol’un Açık olsun.’

[5]               (Şair): ‘Her Ölüm Erken’dir ama böyle Ölümler Çarpıcı oluyor. İyi bir Arkadaşımız’dı. Sezai Karakoç Üstadımız’a Bağlı biriydi. Sezai Karokoç Belgeseli’nin Metin Yazarı’ydı. Sezai Karakoç ile ilgili bir Eser bırakıp gitti. İyi bir Gözlemci ve Deneme Yazarı’ydı. Böyle olduğuna Şahadet ediyorum. ‘

[6]           ‘Sanki birisi bize bir Masal anlattı...Ev’den çıkarken yanıma Hamit Can'ın "Derbesiye Günleri"ni aldım, Cuma Namazı’ndan sonra Cami’nin yanındaki Kafeterya’da oturup okurum, sonra haqqında bir Şeyler yazarım diye. Perşembe Akşam’ı Wâdi Kitabevi'nde Ziya Ağabey Hediye etmişti. Arka Kapağı’ndaki Satırlar’la Mest olmuştum: .. Namaz’dan çıktım, Kafeterya’ya geçtim, daha Kitab’ı elime almadan o Haber geldi. Hamit Can ölmüş. İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râci'ûn. Onu her görüşümde, İsmi’ni her duyuşum’da veya okuyuşum’da Esenlik hissederdim; içimde, dışımda bir Dnginlik; Yüreğim’de bir Ferahlık ki, sormayın... İlk defa içim daraldı. İsmiyle-Cismiyle CAN Ağabeyimi kaybettim. Rüya gibi, Masal gibi Güzel bir Adam ayrıldı aramızdan. Allâh ganî ganî Rahmet eylesin. Mekân’ı Cennet olsun. Melekler onu Alnı’ndan öpsünler. Bir varmış, bir yokmuş...Sanki birisi bize bir Masal anlattı, biz de tatlı tatlı dinledik..   (Hakan Albayrak/Yenişafak 13 Şubat 2010)

[7]           "İyiler Erken ölür" Şekli’ndeki o Sav Söz’e şimdiye dek hep Seküler Hurafe Muamele’si çektim. İyiliğin, hepimizin bir yerleri’nde bulunduğu Yeryüzü Serüvenimiz’le İlişiği’ni kesmek, Güzel olan Herşey’i Âhiret Âlemi’ne ait kılmak gibi bir Gizli Ajanda’sı vardı bence o Cümle’nin. Oysa, "Öteki Taraf" Dünyâ’da yapıp etmelerimizin Sonuçları’na "Gebe’ydi" sadece. Dahası değil. Cennet ya da Cehennem Biletlerimiz’i Tayin ve Tespit eden Amel Defterlerimiz, burada yapmayı ve yapmamayı seçtiklerimiz’le dolardı. Hem, İyiler Erken ölür Cümle’si, Yeryüzü’nden Umudu’nu kesmek Anlamı’na gelmez miydi? İyiler Erken ölür Söz’ü bence kesinkes, Kötülüğün Gâlibiyeti’ni Maç bitmeden İlan etmekti. Ama anladım. İnadım sona erdi, İyiler Erken gidiyor gerçekten, inandım. Bir Yurtdışı Gezi’si Arefesi’nde Nusret Ağabey'in (Özcan) Ölüm Haberi’ni, Dizlerim’in Bağı çözülüp Havaalanı’nın Bankları’ndan birine çökercesine otururken öğrendiğim gibi öğrendim Hamit Can'ın Wefâtı’nı da... Daha yakınlar’da, Yüzü’ne bir kez baktığınızda Hayat’ı boyunca hiç kimseyi incitmediğini, tek Kötü bir Cümle kurmadığını düşünebileceğiniz kadar "Temiz" görünen, göründüğü gibi de olan, ikinci derece’den bir Yakını’mın Kanser olduğunu, 6 Aylık Ömrü kaldığını öğrenmişken... İlk ikisi Gencecik’tiler daha, 40'larında... Üçüncüsü’nün de ellisi’ne daha çok Uzun Yıllar var.. .İyiler Erken mi göçüyor gerçekten? Bilmiyorum. Bildiğim şu ki; hepimizin Borc’u var Hamit Abi'ye. Sürekli kendini silerek yaşamış bir Adam’dı o. Işıltı’ya dönen Gözler gibi, kendine çevrilmesin Dikkatler diye çok Çaba sarfetti. Dünyewî Aql’ın Algı Kapasitesi’nin dışına çıkabilmekti tüm Dileği, O, Mânewî olanın İtibarı’na Tâlip’ti. Varsa yani böyle bir Sıfat, onunki Çilecilik’ti. Uhrewî bir şey’di Hamit Abi'ninki, Göz’le görülemeyen, aynı "Aks"a geçmeden Sırrı’na erilemeyen, Sınırlar’ı kestirilemeyen bir Âlem. Bu Âlem’deki Varlığının giderek silikleştirme, görünmez kılma Çaba’sı belki de işte bu yüzden... O bizim Yüzümüz’e bakar bakmaz içimizi gören; gördüğü ama bilmediği açık Yaralarımız’a Merhem Cümleler sürebilen biriydi. Belki neyi iyileştirdiğini bile bilmezdi, ama Şifa’sı Şifa’ydı. Sanki bir Haqsızlığa Mâruz kalmış gibi... Sanki işlemediği bir Suç’un, sanki o Suç kendisine hiç İsnat edilmemiş bile olsa, sanki ille de Bedeli’ni ödemek istermiş gibi.. Sanki Stephen King'in Yeşil Yol'undaki John Coffey benzeri, Masum ve Tedâwi edici... Sezai Bey'in (Karakoç) Sohbeti’nde mi bulunmak istiyor birisi, ille de Paratoner nNyeti’ne Hamit Abi seçilirdi. Ya da belki de, Huzur’a O'nunla çıkmanın bir nevi Ayrıcalık olduğu kestirilirdi. Güzel Atlar’a binip, neden Erken gider Güzel Adamlar peki? Kötüler’e Hayat neden 'hem Şoför Mahalli, hem 50 Kuruş'tur da; İyiler’in "vermeyince Mabud, ne yapsın Mahmut?" Qıwâmı’ndadır Muaccel Ömürler’i? Sanırım, bu bizim Seküler Adalet Anlayışımız’la Wâkıf olabileceğimiz bir Sır değil. Belki de, Uzun Yaşam Fetişizm’i denilebilecek Modern Çağ Hastalığı’na, İnsan Egosu’nun Sonsuz Hırs’ı ve Özgüveni’ne Nanik yaparak 'İbret' Görevi’ni sessizce İfa eden 'Seçkinler' bu Erkenciler.. Bize düşen, Dua etmek, görülmüş-görülmemiş tüm Hesaplar’ı herşey’in Yaratıcı’sı olanın Merhameti’ne Hawâle etmek ve susmak. Karşılaşmış olmaktan Memnuniyet duyduğum biriydi Hamit Abi ve en son Gün Doğmadan Belgeseli’nin Galası’nda karşılaşmıştık. Ölüm bir Son değil ama. Umuyorum yine karşılaşacağız...  (Özlem Albayrak/ Yeni Şafak 13 Şubat 2010)

[8]           ‘Gençler’den birini söylediler. "Dünyâ bizim"de yazıyor bir bakar mısın diye. Bakarım dedim. Bakarım dediğimde Günler’den Perşembe idi. Derman’ım yoktu. Bakamadım. Cuma Günü tekrar söylediler. Cuma'nın Dinginliği’nde bakacaktım. Söylemesi ayıp Edebiyat çalıştığım zamanlar Gazete okumam. İnternet’e girmem. Eğer Yazı Günümse bir Suçlu gibi İnternet’e girip Yazımı gönderir sonra bir daha dönüp bakmam. O gün -ki artık 12 Şubat bizim için "o Gün" diye kalacaktır- Söz verdiğim için girmiştim dunyabizim.com'a. Hamit Can Wefat etti haberi. Ah bu Gençler niye Ölümler’den Şaka devşiriyorlar böyle diye düşündüm görür görmez. Daha bir iki gün önce Allâh Uzun Ömürler versin Asım Gültekin'in 90'lı Yıllar’daki Ölüm Haberi üzerine konuşulmuştu. Hamit Can öldü Haberi’nde gezinen Gözlerim, bakalım nasıl bir Şaka bekliyor bu defa diye Takip etti satırları. Söz’ün Sezai Karakoç Belgeseli’ne geleceğini Tahmin ederek ilerliyordum. Hayır! Sahiden Terk-i Dünyâ eylemiş Hamit Can. İki Şey Canımı acıtıyor işte o zaman. Hamit Can'ın Ölüm’ü ve Yeni Şafak'tan hiç kimsenin Haber vermiyor oluşu. Bu Uzaklık beni çok düşündürüyor. Gençler çok uzak. Ne Sevinçleri’ni paylaşıyorlar ne Üzüntüleri’ni. İnternet Sitesi’nde Haber yapılınca herşey tamam öyle mi? Okuduğum Ölüm Haberi’ni bir Dost ile paylaşmalıyım. Mustafa Kutlu'yu aramak istiyorum. Ama Mustafa Ağabey'i bir Ölüm Haber’i üzerinden üzeceğimi düşünerek vazgeçiyorum. Akif Emre'yi arıyorum. Akif Bey Şehir dışında olduğunu, Nusret Özcan'ın Wefatı’nda da Şehir dışında olduğunu ve kendisini tam da buradan sorguladığını anlatıyor. Belki diyorum, Rabbim Cenazesi’ne katılamadıklarımız için daha çok Duâ edelim diye Nasip etmiyor Son Wazifemiz’i yerine getirmemizi. Aristoteles her Ölüm’de kendi Ölümümüz’e ağladığımızı söylüyordu. Hem kendi Ölümüm’e ağladım Hamit Can'ın ardından, hem Hamit Can'ın Ölümü’ne. Her zaman bir Kardeş Samimiyeti’yle selamlaştık. İlk Öykü Kitabım "Acı Deniz" için Atatürk Kitaplığı'na Dawet etmişti. Belki Belediye Açısı’ndan Sorun olur 3 Kişi’ye konuşmak. İsterseniz başka birini Dawet edin, beni dinlemeye kim gelsin ki dedim. Merak etmeyin Gençler gelir dedi. Sahiden gelmişti Gençler. Akşam’ın o Dar Waqti’ne hiç bilmedikleri birini dinlemeye değil, Hamit Can'ın Misafiri’ni dinlemeye gelmişlerdi. Hamit Can nerede olursa olsun benim için dâima Mükrim bir Ev Sâhibi idi. Dâima Kardeşlik gördüğüm Kardeşim’di.Yeni Şafak'tan önce İz Yayıncılık'ta tanımıştım. Sakin, Durgun. İnsan’ı ağırlamaya Waqti olan bir Eski Zaman Eri idi. Sonra Yeni Şafak'ta Kültür Sanat Sayfası’nda Editörüm oldu. Yazdığım Yazılar’ı okuduğunu hissettirirdi. Konuşurken Eski bir Yazı’ya Atıf yapacak kadar Cömert davranırdı daima. Edebi Kamu’da çok az İnsan size Yazar olduğunuzu hissettirir. Genellikle insanlar size yokmuşsunuz Muamele’si yaparlar. Ben Cemiyet içine çok az çıktığım için, tanımadıkları için öyle Uzak davranıyorlar zannederdim.(Kötü Kelimesi’ni yazmaya el’im varmadığı için Uzak diyorum.) Bilhassa "tanıdıkları" için öyle davrandıklarını öğrendiğimde Yaşım 40'ı geçmişti. Bu "Gerçeği" bu kadar Geç görmemi 4 İnsan’a borçluyum. Yeni Şafak'ın 4 Mükrim Qalbi’ne. Yeni Şafak demek Nusret Özcan demektir, Hamit Can demektir. Allah Uzun Ömürler versin Mustafa Canbaz ve Ramazan Eren demektir. Onlar sizi ağırlar. Hoş geldin der. Hoş geldiğinizi anlarsınız. Dünyâ’yı Hoş bulmak için Nazar edersiniz. Birbirini tanımayanları birbirine Tanış ederler. Yoldaş ederler. Kimse kimse’ye Gözü’nün üstünde Kaş’ın var diye bakmaz onların İklimi’nde. Gelen’den giden’den Haber verirler. Geçen Gün Kulaklarınız’ı çınlattık derler. Geçen Gün şöyle yazmıştınız ya Arkadaşlar’la konuştuk da bir Qarar’a varamadık, en iyisi Fatma Hanım'a soralım dedik derler. Yazdıklarınızın okunduğunu anlarsınız böylece. Size Söz üzerinden bir İkram yapıldığını anlarsınız. En son Yeni Şafak'ta Asansör beklerken geçip gitti Hamit Can. Gazete’ye gidince bir Selam’ı esirgeyenlere, sanki yokmuşsunuz gibi Boşluğa bakanlara Âşina’yım. Bu Konu’da hiç kimse beni şaşırtmıyor artık. Gençler Canlar’ı isteyince size Selam veriyor. Görmek isterse görüyor. Çünkü onlar için orası bir Mekân. Başka bir Mekân’a gidebilirler. Oysa bizim için yani kurulduğundan beri "orada" onlar için Yeni Şafak bir Mekân değil. "Orası" bizim için bir Dünyâ. O "Dünyâ"nın Sâkin’i olarak Hamit Can Selam vermiyorsa görmediği için Selam vermemiştir. Arkasından sesleniyorum, Hamit Bey Merhaba. Dalgın dalgın Merhaba diyor. Aqlımda kalan son Kare bu Dalgın Selam. Sanki Rûh’u o zaman’dan yavaş yavaş Bedeni’nden çıkma Temrin’i yapıyormuş gibi. Mekân’ı Cennet olsun. Biz onu Dâima İyi bildik. (Yeni Şafak/15 Şubat 2010)

[9]              ‘Seni unutmayacağız Fırtına Adam seni de Can Ağabey.12 Şubat Gün’ü Değerli Yazar Hamit Can da aramızdan ayrıldı. 16 Şubat Gün’ü de Henç Yaş’ta aramızdan ayrılan Şâir Yazar Mehmet Sait Yakut'un Wefatı’nın 1.Yıldönümü ve ben onunla İlgili yazıyordum ki Hamit Can'ın Wefat Haberi’ni aldım. Hamit Can'ı, birçoğu gibi ben de Wefatı’ndan sonra daha iyi tanıyabildim. Yakın Arkadaşlar’ı onu çok Güzel anlatmışlar. Can Ağabey Sıfatı’na Fazlası’yla Lâyık, tam bir Mü’min ve Derviş olarak anılan Hamit Can haqqında yazılanlara ekleyecek bir Cümle bulamıyorum doğrusu. Diriliş Yolu’nda Hakk'a yürüdü. Kendisine Allâh'tan Rahmet, Yakınları’na ve tüm Arkadaşları’na Sabır diliyorum. Okuyanlar hatırlayacaktır, Mehmet Sait Yakut'u da Wefatı’nın hemen ardından birçok Yazar birer Yazı’yla anmışlardı. Geçen Sene ben de yazmıştım, Derviş ve Devrimci Şâir, Hüzün ve İsyan Yazar’ı bu Fırtına Adam haqqında, Timeturk'te. "Fırtına Adam" Başlıklı o Yazım’ı, Fırtına dindi, diye bitirmiştim. Evet, Rahmetli Mehmet Sait Yakut için Fırtına dindi ama geride kalanlar için aynı Durum’un Sözkonusu olduğunu sanmıyorum. Hele ki giden Kişi, Şâir Yazar ise geride kalanlar için o Fırtına hiç bir zaman dinmez ve o Şiirler’i, o Yazılar’ı her okuduklarında yeniden yakalanırlar Fırtına’ya. Ben de bu Yazı’yı yazmaya hazırlanırken birden kendimi o Fırtına’nın içinde buldum. Çünkü Mehmet Sait Yakut'un Kitap olarak yayınlanmak üzere hazırlanan ve şu an Baskı’da olan Bütün Şiirleri’ni ilk kez bir arada görüp okuyabildim. Bir aksilik olmazsa, Şiir Kitab’ı "Asia" Adı’yla, Öncü Yayınları’ndan Yarın Piyasa’ya çıkmış olacak. İnşallah Yazılar’ı da en kısa Zaman’da ayrı bir Kitap olarak yayınlanır. Kitap’ta, daha önce Haberdar olmadığım Şiirler’den biri Dikkatimi çekti. "Caney" Adlı bu Şiir’de Arkadaş’ı Şâir Yazar Sıtkı Caney'e seslenen Mehmet Sait Yakut, Şiir’in Son Dörtlüğü’nde, İlginç bir Wasiyet’te bulunmuş. Hem önden gideceğini de hissetmiş gibi. İşte o Şiir: CANEY

            Koptu kopacak bir Çıngar’ın Ortası’ndayım

            Mayın’a bastım Caney çağırma n'olur beni

            Bak dadanıyor Çaçlarım’a bir Soysuz Rüzgâr

            Bir Adım yürüyemem ne olur sen vur beni

            Bir Kuş en fazla kaç yerinden vurulur Caney

            Kanadı tutkallanmış Güvercin’e uç deme

            En fazla kaç Mermi alıyorsa bir Şarjör

            O kadarını boşalt bir Avuçluk Gövdem’e

            Ne çok yaktı beni Aşkın Yorgun Yalaz’ı

            Islak İzmaritler içinde kokuştu Ömrüm

            Anla ki çatlıyorum anla ki susamam ben

            Tanırsın beni Caney bağırarak ölürüm

            Bir Hayal’e yetecek zamanım kaldı Caney

            Mümkünse o kadarlık Ödünç ver Yüreğini

            Öfkem Sabrımı aştı Wefa etmezse Ömrüm

            Hayat’a Arz edersin Bilgi’nin Gereğini.

            Evet, "...Wefa etmezse Ömrüm / Hayât’a Arz edersin Bilgi’nin Gereğini" demiş Caney'e. Ancak, bir Şâir veya Yazar’ı yine bir başka Şâir veya Yazar ne kadar iyi anlatırsa anlatsın Dâima eksik kalır. Bir Şâir’i veya Yazar’ı anlamak için doğrudan yazdıklarını okumak gerekir öncelikle. Mehmet Sait Yakut'un Caney'e Wasiyeti’ni de, Eserleri’ni Okuyucu’yla buluşturmasını istemiştir, diye anlamak daha doğru olur. Bir Şâir’in Yazar’ın, M.Sait Yakut gibi giderken geride Küçük Çocuklar’ı kalmışsa Şiirleri’nin Yazıları’nın, o Çocuklar’ı için daha ayrı bir Önem’i var ve Çocuklar şimdi olmazsa bile büyüdüklerinde o Eserler’e bakıp o Şâir’in, o Yazar’ın Çocuğu olmaktan Onur duyacaklar. Bu Yazım’ı hem Rahmetli Mehmet Sait Yakut'un Sevgili Çocuklar’ı Hiram ve Sena için hem de unuttuğumuz bütün Şâirler’in, Yazarlar’ın Çocuklar’ı için yazıyorum. Unuttuğumuz derken elbette sadece aramızdan ayrılanlar değil kastım. Hayât’ta olanlardan da unuttuğumuz veya hiç tanımadığımız Şâirler Yazarlar var. Okuyucular bana, niçin sık sık Yazılarınız’da kimi zaman bir iki dize kimi zaman küçücük bir Paragraf’la Farqlı Farqlı Şâirler’den, Yazarlar’dan Alıntı yapıyorsunuz, diye soruyorlar. Hele Yurtdışı’nda yaşayanlar çoğu zaman o Şâir’in veya Yazar’ın İsmi’ni ilk defa benden duyduklarını söylüyorlar. Evet, ne yazık ki Değerlerimiz’i tanımıyoruz veya unutuyoruz, Değerlerimiz’e yabancılaşıyoruz ve bu Yabancılaşma’yı hızlandıran, daha da Katmerli hale getiren bir Medya Süreci’yle karşı karşıyayız. Bu Ruhsuzlaşma’ya, bu Kirlenme’ye karşı direnebilmek için; bütün Değerlerimiz’i bir bir tanıyalım, önden gidenleri unutmayalım, Eserleri’ni anlayalım ve yaşatalım. Bu yön’deki Çabamız’ı Heyecanımız’ı gidenlerin geride kalanları, Çocuklar’ı, Eş’i, Kardeşler’i, Arkadaşlar’ı ve okuyucuları’yla paylaşalım. Benim bu yazım’ı da böyle bir çaba ve heyecan’ın paylaşım’ı olarak qabul edin. Lütfen dualarınız’ı eksik etmeyin, tüm önden gidenler ve geride kalanlar için. Ve ben, Sewda'sı Eş’i, Çocuklar’ı, Kardeşler’i ve bütün Arkadaşlar’ı adına bir kez daha seslenmek istiyorum Mehmet Sait Yakut'a: Allâh Rahmet etsin sana ve tüm önden gidenlere. Seni unutmadık, ey deli dolu, yerinde duramayan, Hayât’ın bütün Rüzgârları’nı toplayıp önüne katan, sürükleyen Adam. Unutmadık o Çılgın Hayâli’ni de, hani "Bir Hayalim var" diyordun ya Şiiri’nde: İki Yıldız’ın arasına gerip bir Hamak Kâinat’ın Keyfi’ni çıkarmak... İnşallah Hayal’in Gerçek, Mekân’ın Cennet’tir şimdi. Unutmayacağız Şiirleri’ni de, Yazıları’nı da... Seni unutmayacağız Fırtına Adam, seni de Can Ağabey. Unutmayacağız tüm önden gidenleri... (Yeni Şafak/15 Şubat 2010)

[10]          ‘Bir Haftasonu Kızlarım’la geldiğim Gazete’de İşler’i bitirip Akşam Servis Arabası’yla Anadolu Yakası’na doğru Yol almaya başladık. Haftasonu olmasına rağmen Yağmur yüzünden oldukça Yoğun bir Trafik vardı. Uzun geçeceği belli olan Yol’da onları nasıl oyalayacağım diye düşünürken Hamit Can, ikisini de yanına aldı ve tam bir buçuk Saat boyunca onları öyle bir eğlendirdi ki Çocuklar Köprü’de Araba durup, Hamit'in inerken, "Hadi kKzlar yine gelin bir dahaki Sefer’e Oyun’a Dewam ederiz" demesiyle Köprü’yü geçtiklerinin Farqı’na vardılar. Çocuklar, İnsanlar’ı tanıma Ölçüleri’nden biridir. Onları seven ve onlarla Hayat’ı paylaşan İnsan, İyi İnsan’dır.13 Yıllık Mesai Arkadaşlığımız’da Hamit Can'ın tanıdığım tek Kötü Yanı çok Sigara içmesiydi. Sanki Sigara’yı da başa çıkamadığı Kötüler’i-Kötülükler’i bir an önce Duman etmek ister gibi içerdi. Onu her Sigara içerken gördüğümde öyle bir His duyardım. Ne kendimize ne de sevdiklerimize yakıştıramasak da Dünyâ Hayâtı’na başlama ile bitirme Qararı’nı biz vermiyoruz. Kalkış ve Varış Saati’ni de biz belirlemiyoruz .Buranın Geçici bir İstasyon olduğunu unutuyoruz, hep birilerini asıl Mekan’a uğurlarken hatırlıyoruz. Onun için Sınav bitti ama bizim için Âile’si ve Dostlar’ı için Dewam ediyor."Kişi sevdiği ile beraberdir" Hadisi’nce o uzun Zaman’dır Hasreti’ni çektiği sevdiklerine kavuştu. Onu Yolcu etmeye gelenleri görünce şaşırmış mıdır bilmiyorum, ancak Nusret abi’yle buluştuklarına eminim. Buradaki sevdiklerine Allâh Sabır versin, Mekan’ı Cennet olsun.Amin’ (Yeni Şafak /14. Şubat 2010)

[11]             Hamitcan da geçti...Ecel’in, ne Zaman, hangi Mekan’da, ne Taraf’tan ve nasıl yeteceği Meçhul...Hamitcan'a, Qalp Kriz’i olarak Yuvası’nda yetti Ecel’i...Söylerken ne kadar Basit, Sessizce düşündüğümüzde ne kadar Karmaşık...Belki de bunun için Gerekli Söz; Aqlımız’ın kavrayamadığını, onunla basitleştirerek kavranır gibi yapmak, avutmak kendimizi...Haqiqatle gerçek arasına söz’den bir Perde gererek, Meçhul olanın ürperticiliğini, güya Malûm’un Örtüsü’yle örterek Maqul hale getirmek...30 Yıl’ı aşan tanışıklığımıza, son 3 Yıl’da artarak büyüyen Dostluğumuz’a yaslanarak benim tanıdığım Hamitcan'ı konuşmak isterken, Haqiqat’le Gerçek ve Söz arasında böyle bocalayıp duruyorum işte...Haqiqat: Ebedî âlem... Gerçek: Hamitcan da bu Dünyâ’dan geçip, Ebedî Âlem’e gitti... Söz: Hamitcan yok artık..."Haqiqat’in Dil’i Mecâzî olamaz" der ibn Arabi... Oysa ki, Mecaz, Söz’ün Yolu’dur, onun geçebileceği yer’dir; Söz, Mecaz’ın Tarlası’nda verir Meyvesi’ni..."O İyi bir Müslüman’dı" diyerek, Mecaz’a dokunmadan susmalıyım aslında...Susmalıyım çünkü, Hamitcan'ın Kişisel Târihi’nin, benim Nazarımca ve Belleğimce belirlenmiş olan kısmı’nı anlatmaktan Âcizim... Birlikte yaşadıklarımızın, konuştuklarımızın, ortak Tanıklıklarımız’ın Dil’i, bana Nasip kılınan Söz Bilgisi’nin Fewki’ndedir... Örneğin, Genç bir Adam’ken, Beyazıt Camii'nin önü’nde onun Kolu’na girip, Çemberlitaş'a kadar birlikte yürüyerek konuşan Nurânî Yüzlü, Gümüş Sakallı Adam’ın ona verdiği Sırlar’ı ve o Sırlar’ın Hamitcan'ın Hayâtı’nın Son 30 Yılı’nı belirlediğini nasıl anlatabilirim... Ad’ı üstünde, Sır! Hangi Söz kuşatabilir ki, Sırr’ı? Ya da, Üstad Sezai Karakoç'la tanışmasının, ona Samimi bir Bağlanış’la bağlanmasının, Şehid Sedat Yenigün'ün, Merhum Nusret Özcan'ın Hâl ve Düşünceleri’nden beslenmesinin Neden ve Sonuçları’nı nasıl verebilirim. Veya, onun "Ben Rabbime Dua ederken, bana Hayırlısı’nı ver demiyorum, bana Yetecek Kadarı’nı ver diyorum. Sence bu Duam İsyan içeriyor mu?" Sorusu’nun, hangi Ezoterik Damar’dan aktığını nasıl söyleyebilirim; Garip olmayı Rabb’i tarafından karşılanmış bir İhtiyaç Bilişi’ni nasıl açıklayabilirim? Hâl böyle olunca, Mecaz’a dokunarak konuşmak Zorunlu oluyor işte... Hamitcan, Tarık bin Ziyad gibi Gemileri’ni yakarak çıkmıştı Sezai Karakoç Kıtası’na... Hamitcan, Üstad’ı gibi Ebû Zerr'in Meşrebi’ni benimsemişti...Hamitcan, her Derviş gibi Söz İzni’ni almadan konuşmadı, yazmadı... Hamitcan, Attar'ın Nesli’ndendi, Kelime’nin Özlemi’ni çeker, onun Doğum Sancısı’nı doyasıya yaşar, Kemâl Noktası’nı gözeterek aktarırdı Kağıtlar’a... Çok okudu, çok yazdı ama Az yayınladı... Üstad Sezai Karakoç'un Yazıları’nı ve Şiirleri’ni anlamanın Yitik Cennet’i bulmadaki Etkisi’ni, yaşadığımız Gün’ü kavramadaki Önemi’ni çok iyi biliyordu; bu Biliş’in verdiği Doygunluk’la kendi Yazıları’nı yayınlamayı Sürekli erteledi... Rüya Tadı’nda Anılar’a dönüşen Geçmiş Zaman Kayıtları’nı kitaplaştırması için, yayınlanınca onların Mahremiyetleri’nin kaybolmayacağına İkna edilmesi gerekiyordu... Çünkü, onları bir Rüya gibi Tabir ediyor, bir Masal Evreni’nde onlarla geziniyor ve Huşu içinde Yazı’ya aktarıyordu. Dostları’nın, "Hamit, bir 50 Yılımız daha olmayacak, Net Ortamı’nda yayınlaman Yeterli değil, kendi Denetimi’nde kitaplaştırman, seni daha Mutmain kılar" Şekli’ndeki Tatlı-Sert Israrları’ndan sonra, Mekki Yassıkaya'nın da Desteği’yle "Derbesiye Günleri"nin 1. Kitabı’nı yayınladı. Çekinceleri’nde Haqlı’ydı belki de Hamitcan, belki de yanılan bizlerdik... Derbesiye Günleri'nden, "Yazdıkça beni bir Heyecan sarıyor. Qalb Atışlarım hızlanıyor. Nefes Nefes’e kalıyorum. İçim, Med-Cezir’e tutulmuş, inen-çıkan, çekilen-kabaran Deniz’den Farqsız. Hafızam, Şimşek Hızı’yla parlayıp sönen Hayaller’le dolup taşıyor. Zihnim, Anılar’ın Akınları’yla allak-bullak. Gözüm’ün önünden birbir Renkli Resimler akıp gidiyor. Düşündükçe, o Günler bana Masal’mış gibi geliyor" Cümleleri’ni şimdi okurken, bu Çoşkusunun, Samimiyeti’nin Mahfuz kalmasını istemesindeki Neden’i daha iyi anlayabiliyorum. Hamitcan, Çocukluğu’nu hiç terketmemiş Basiretli bir Erişkin’di. Güçlü olmayı hiç mi hiç istemediği şu Dünyâ’da, Güçsüzlüğünün sömürülmesine karşı kazdığı bir Siper’di sanki Hamitcan'ın Çocukluğu... Hamitcan, Rabbi’ni zikredecek Dil’le, onun Zikr’i arasına girmeyi istemeyecek bir Bilinçli unutulmanın Tâliplisiydi... Dostları’ysa, onun Rabb’ini zikredemeyen bir Dil’e Zikir Wesilesi olabileceğini bildikleri için yazmasında Israrlı olmuşlardı... Bu Dünyâ’dan geçerken, geride işte böyle bir Portre bıraktı Hamitcan: Allâh'a Dost, Allâh'ı sevenlere Dost, Allâh'ı sevenlerce Dost! Dostum, Hamitcan'ım... Dile ki, Rabbimiz'den, uzamasın benim de Dünyâ Sürgünlüğüm... Seninle birlikte, Dünyâdakiler’den daha fazla oldu gittiğin yer’deki özlediklerim...’ (Yeni Şafak/15 Şubat 2010)

[12]         Hamit Bey sevdiğimiz, İlkeli birisi’ydi. Diriliş Düşüncesi’ne Sağlam bir şekilde Bağlı kaldı. Tartışılmaz bir Bağlılığa Sâhip’ti. Derbesiye Günleri İsimli Kitab’ı bizi hayli heyecanlandırdı. Ondan daha fazla nasiplenebilmek için daha fazla Kitap yazması Beklenti’si içerisindeydik. Ancak bazen Taqdir, Beklentileri’nin önüne geçiyor. O Güzel Duruş’u, Kişiliği’yle, Sevgili Efendimiz’in yanında yer alan Kişiler’den olacaktır.’

[13]         Gönüller’de Yer bulabilmek için, Gürültü çıkarmak gerekmiyor. Hamit Can, Yazarlığı’yla birlikte başka, Sessiz ve Wakarlı Hayatı’yla da Derin İz bıraktı. Rahmet’le anıyoruz. ‘

[14]         ‘İyi bir Delikanlı’ydı. O Dönem için Okur Yazar bir Genç’ti. Bir Gayreti de olmuştur. İslâmî Çizgi de bir Çalışması da olmuştur. 1978-1980 arası tanıştım kendisiyle. Allâh Rahmet eylesin ama acı oldu.’

[15]         ‘Sonsuzluk Âlemi’ne uğurladığımız Hamit Can, İyi bir Yazar, Değerli bir Gazeteci’ydi ama bunlarla birlikte çok Zarif bir İnsan’dı. Bir Gönül, Aşk ve Muhabbet Adamı’ydı. Mütewâzılığı ve Mahwiyetkârlığı ile Çevresi’nde çok seviliyor ve sayılıyordu. Diriliş Nesli’nin bu Zarif Qalem’i şimdiden Gönüller’de Taht kurdu bile.’

[16]         ‘Yazdıkları ve Hayâtı’ndaki Duruş’u ile 'Diriliş' Düşüncesi’ne, Ahlaqı’na, Hal, Hareket, Edeb ve Wakarı’na Sâhip bir İnsan’dı.’

[17]         Sevgili Hamit Can'ımızı nasıl anlatmalı ki... Haqiqi Dost, Haqiqi Mü’min, Haqiqi Gönül Adam’ı... Yanı başımızda duran ve bizim için her zaman Sağlam bir Kale olan Ağabey... Kaç Yıl oldu, hatırlamıyorum ama Qalu bela’dan beri Arkadaşız, Yoldaş’ız. Üstad Sezai Karakoç, onunla başka bir Anlam’a bürünmüştü bende, bir de Şaban Abak'la... İyi bir Gazeteci olmak istemedi, Yazma’yı da çok sevmedi ama hep okudu. Okuduğu en güzel Şeyler’i sanki üzerine giydi ve öyle gitti. Mekan’ı Cennet olsun.’

[18]              (Yeni Şafak Yurt Haberleri Müdür’ü): ‘Hamit Bey benim 30 Yıllık Dostum’du. Hiç bir Kötülüğünü görmedim. 10 Yıl’dır Yeni Şafak'ta birlikte çalışıyoruz. Dost Canlısı’ydı. Kimseyi Düşman edinmemiş, herkesi Dost Qabul eden bir Yapı’ya Sâhip’ti. Bildiği şeyler’i başkalarına da öğretmeye çalışırdı. Qalemi’ni Haq Yolu’nda kullanan bir Kişiliğe Sâhip’ti. Allâh Rahmet eylesin.’

[19]             ‘Sabah’ın Erken Saatleri’nde Yeni Şafak Gazetesi’nin İnternet Sayfası’nda gördüm Acı Haber’i. Kelimenin tam Anlamı’yla donakaldım! Neden sonra bana bunun Yalan olduğunu söyleyecek birilerini aramak için Telefon’a sarıldım. Akif Emre'ye, abi, dedim, Hamit Can vefat etti! Bekledim, bir şey desin; Yalan desin; "Olur mu öyle şey?.." falan desin! Şehir dışında olduğunu söyledi; Cenaze’ye katılamayacağının Derin Teessürü’yle. Ahmet Kekeç'i aradım sonra. Kalakaldı. Kötü bir Şaka olduğunu söyleyecek bir Kelâm bekler gibiydi o da. Cafer Turaç'ı aradım son bir gayret’le. Üzüldü... Sessizliğe gömüldü; "Amasya Mektupları"nın Şâir’i. Kamil'i aramak da geçti aklımdan. Lakin "Antik Sevgililer"in Yazarı’nı arasaydım, "Hamit Can..." diyecek, Dewam edemeyecektim... Çok değil, birkaç Yaz önceydi. Yeni Şafak'ın Kantini’nde Çayı’nı yudumlayan Kamil Doruk'un yanına gittiğimde, "Tanışıyor musunuz?.." diye sordu, yanındaki Adam’ı işaretle. "Hayır..." dedim."Hamit Can..." dedi. Demek Üniversite Yılları’ndan itibaren Adı’nı duyduğum, Ad’ı her geçtiğinde, "Diriliş"in yahut Sezai Karakoç'un da mutlaka anıldığı Adam buydu. Kamil kardeşim Adım’ı Telaffuz edince, "Hah..." dedi Hamit Can, Gök’te ararken Yer’de buldum Vurgusu’yla. Mültefit’ti. Yazılarım hakkında bir Yığın Övgü Dolu Cümle Sarf etmişti. Utanmış; Kulaklarım’a kadar kızardığımı hissetmiştim. Tanıdık Repertuarım’dan bol bol Adam silip Çöp Tenekesi’ne attığım bir Dönem’de, Atasoy Müftüoğlu Üstadımız’ın "Tanış olmak" haqqında yazdıklarının Gönlüm’e tekrar düşmesine Wesile olan bir Adam’la Gıyâbî tanışıklığımı Wicâhî’ye dönüştürmüş olmanın Mutluluğu’nu alabildiğine hissetmiştim. Yudum yudum, sindire sindire sürdürmeliydim bu Tanışıklığı. Ah nerden bilebilirdim bu kadar kısa süreceğini! Çengelköy'de, İmâm-ı Azam Camii'nin Avlusu’nda toplanmıştık. Mehmet Şeker'den Mustafa Cambaz'a, Kadir Demirel'den Hikmet Gök'e, Necat Çavuş'tan Nureddin Durman'a, Mustafa Karaalioğlu'ndan Levent Gültekin'e, Ali Bulaç'tan Selahaddin Sadıkoğlu'na, Ahmet Kekeç'ten Şaban Abak'a kadar herkes ordaydı. İmam "Nasıl bilirdiniz?.." diye sorunca, Kamil Doruk'un Cenaze Namaz’ı öncesi Kulağıma eğilip söylediği bir Söz’ün Etkisi’yle, "Asıl o bizi nasıl bilirdi?" Soru’su Aqlıma geldi...Mesut Uçakan'la yan yana Mezarlığa doğru yürüdük. Mezar hazırdı. Kenar’a yığılan taze Toprak’la birlikte Sâhibi’ni bekliyordu. Bir yanıyla Arap, bir yanıyla Kürt olan ve bir yanıyla da bize Türkçe'yi öğreten "Derbesiye Günleri"nin Yazar’ı demek burada yatacaktı. Derbesiye'de İp’le çekilen Sabah Ezanları’nın, Demiryolları’nın, Toros Ekspresi'nin, Sel Baskınları’nın, Yazın Damları’nda yatılan Kışın Pencere önü’nde Fetih Hayalleri’ne dalınan Evler’in, Bayramlar’da "Cıncık" oynayan Çocuklar’ın, "Kızgın Hindi’yi, ağlayan Bebeği, miyavlayan Kedi’yi" Taqlit eden Hafız Mecid'lerin, Yazlık Sinemalar’ın, Evler’in Saçakları’na Yuva yapan Kırlangıçlar’ın, Sınırlar’da bayramlaşan Aqrabalar’ın olağanüstü Tanığı Kutlu Yolculuğa çıkacaktı. Üzerine taze Toprak örtüldü. Başucu’nda Kocaman bir Ağaç vardı. Bu Gönüller Sultan’ı Ağabeyimiz’in Başucu’nda bulunmaya Müşerref olan Ağac’ın Keyfi’ne diyecek yoktu! Yusuf Kaplan'ı, Hamit Can'ın Oğlu’nun Yüzü’nü Sonsuz bir Şefkat’le Avuçları’nın arasına almış bir Şeyler söylerken gördüğümde, o Akşam Waqti’ni hatırladım. Gazete’den çıkmak üzereyken Hamit Ağabey’le karşılaşmıştık. "Nereye?.." dedi." İstanbul 2010 Avrupa Kültür Ajansı'nın Açılış Töreni’ne gidiyorum abi..." dedim. "Ben de Dawetli’yim ama İşim var..." dedi, "Görürsen Hayati Yazıcı'ya Selam söylersin..."Hayati Yazıcı ile ne İşin olur dercesine Yüzü’ne bakınca, Yakın Dostu olduğunu, Waqti’yle çok Ahbaplık ettiklerini falan söylemişti. Genel Yayın Yönetmenimiz Yusuf Ziya Cömert dün hepimizin düşündüğü şey’i yazdı: "Şu Dünyâ’da doğru dürüst bir Gün göremedi, bir Rahat Nefes alamadı Hamit. Bunu düşündüm..." Bu Dünyâ’da "Gün görmek" Uğru’na 3.Sınıf Yöneticiler’in önünde 40 Takla atanların yanında, bu Dünyâ’da "Gün görmeyen" Hamit Can, Devlet Bakanı’na karşı bile Nazen’in bir Müdânasızlık içindeydi. Bu Eda, bu Klas Duruş bir de Rahmetli Nusret Özcan'da vardı. Hamit Ağabey "Seni öyle özledik ki..." Başlıklı Yazısı’nda, Nusret Özcan'ın Wefâtı’ndan iki Gün önce kendisine, "Cuma Günü seninle konuşmak istediğim bir Konu var..." dediğini naqletmişti. Nusret Özcan Cuma Günü Wefât etti. Nusret Özcan'ın Mezarı’nı Ziyaret ettiğinde, Hamit Ağabey’in şöyle dediğini Mezkur Yazı’dan okuyoruz: "Sevgili Nusretciğim, acaba Cuma günü benimle 'hangi Hususi Konu’yu' konuşacaktın? Hani demiştin ya: Dostluğumuz Ebedi’dir, öbür taraf’ta da Dewam edecek...Buna Cân-ı Gönül’den inanıyorum. Bu bir taraf’a da Nusret Ağabey, seni öyle özledim ki..."Bu Özlem’in ‘Ateş’i bir Cuma Günü bitti. Hamit Can'ımız Cuma günü Wefat etti. Çanakkale'de Sarıkamış'ta koyun koyuna yatan Arap, Kürt ve Türk'ü "Biz" yapan Mânâ’nın Et’e Kemiğe bürünmüş hâliydi o." Bu bir taraf’a da"...Bu Nusret Özcan'ları, bu Hamit Can'ları birbirine bağlayan Bağ neydi? Yoksulluklar’ı, Yoksunluklar’ı; içlerine akıttıkları Gözyaşları mı? Bu Dünyâ’da bir Gün görmemenin Güngörmüşlüğü mü? (Yeni Şafak 15 Şubat 2010)

[20]          ‘Biz daha Nusret Özcan'ın Yokluğu’na alışamamışken, Hamit Can'ın Wefat Haber’i geldi. Böyle Âni Wefatlar İnsan’ı sarsıyor. Bir Gün önce beraberdik.  Biraz Rahatsız olduğunu İfade etti.  Halsiz görünüyordu. Doktor’a görünmesini söyledim, boş ver dedi. İlaç Teklif ettim, Ihlamur içtim iyi geldi, bir Bardak daha içip Ev’e gitmek istiyorum dedi. Araba ayarladık, Yolcu ettik, ertesi Sabah Acı Haber ulaştı. Şimdi Hastane için Israr etmediğime üzülüyorum. Fakat Ecel geldikten sonra, Wade bittikten sonra elden ne gelir? Yaklaşık 20 Yıl’ı bir arada geçirmiştik. Kimseye Kötülüğü dokunmayan, elinden geldiğince Faydalı olmaya çalışan çok Değerli bir İnsan’dı. Sağlam bir Qalem’i vardı. Canı sıkkın olduğu Zamanlar’da Çocukları’ndan Söz açardık, Moral’i düzelirdi. Böyle Âni’den gidiş, onun için Güzel ama, biz geride kalanları için, Çoluk Çocuğu için büyük bir Kayıp. Daha geçen Hafta Sevgili Ağabeyimiz Ömer Lütfi Mete'yi hep birlikte anmıştık. Şimdi de Hamit Can'ın aramızdan ayrılması, Yeni Şafak'ın Eskileri’nin birer birer göçmesi, bu Dünyâ’nın Fâniliği’ni gayet Net bir şekilde gösteriyor hepimize. Sık sık Nusret Özcan'ın Qabri’ne giderdi Hamit Can. Ayakkabıları’nda Çamur’u gösterir, "Tanıdın mı?" diye sorardı. Anlardık ki yine oradan geliyor. Soğuk Havalar’da sadece Ceket’le dışarı çıktığında uyarırdım, "Üşüyeceksin abi" derdim. "Birazcık üşümekle ölmeyiz be abi" derdi. Doğru’ydu, birazcık üşümeyle ölünmüyor ama başka türlü ölünüyor işte. Değeri’ni bilemediklerimizden biri olduğuna inanıyorum. Derviş Yapılı’ydı. Dedikodu’dan Uzak ve hep Toprağa Yakın yaşadı. Cenazesi’nde Bütün Sevenler’i bir aradaydı. Gözyaşları içinde çok sevdiği İstanbul'un Toprağı’na Emanet ettik onu. Boğaz'ı Çengelköy Sırtları’ndan seyredecek. Biz Gündelik hayhuy ile Meşgul’ken o sessizce aramızdan ayrıldı. Çok Sevgili Ağabeyimiz, Arkadaşımız, Hamit Can'ımız gitti. Şimdi bize arkasından Dua etmek düşüyor. Allâh Rahmet eylesin. Mekân’ı Cennet olsun.  (Mehmet Şeker/Yeni Şafak 13. Şubat 2010)

[21]           (Star Gazetesi Yazarı): ‘Hamit benim çok Eski Arkadaşım’dır. 1980'li Yılları’ndan itibaren tanışıyoruz. Bir süre aynı Mekanlar’da İqamet ettik. Çok iyi bir Öykü Yazarı’dır. Çok iyi bir İnsan’dır. Çok Fedakâr’dır. Çok Üzgün’üz. Ölümü’nü duyduğumda Şok oldum. Mekan’ı Cennet olsun.’

[22]             Çok Değerli, Mütewâzı bir İnsan’dı. Kendisini Yıllar önce tanıdım. Mardin'den İstanbul'a geldiğinde benim yanıma geldi. Birlikte Uzun Yıllar çalıştık. Edebiyat’a, Hikaye’ye Büyük İlgi duyuyordu. Qalem’e aldığı Son Kitab’ı Derbesiye'yi bana getirdi. Arkadaşlar’ı ile birlikte Sezai Karakoç Belgeseli’ne İmza attı. Hepimizin başı Sağ olsun.’

[23]          "Hamit Can'ın Wefatı’ndan dolayı çok duygulandım, üzüldüm. Haqqında yazılanlar beni çok etkiledi. Yazılanları okuduktan sonra Hamit Can'ı hatırladım. Bu tür Değerlerimiz’e, Değerli İsimler’e, Arkadaşlarımız’a Sâhip çıkalım. Düşünce ve Edebiyat Dünyâsı’nın bu Değerli Kaybı için hem Edebiyat Dünyâsı’na hem de Yeni Şafak Camiası’na ve Âilesi’ne Başsağlığı diliyorum"

[24]         "Değerli Yazar Hamit Can'ın Wefâtı’nı Teessür’le öğrenmiş bulunuyorum. Başta Sezai Karakoç Yönetimi’ndeki Diriliş olmak üzere Çeşitli Dergiler’de Hikaye, Şiir ve Denemeler yazan Hamit Can'ın, Kültür, Sanat, Edebiyât ve Düşünce Alanı’ndaki Çalışmaları’nı her Zaman Saygı’yla ve taqdirle hatırlayacağız. Merhum’a Cenâb-ı Allâh'tan Rahmet; Âilesi’ne, Yakınları’na, tüm Sanat, Edebiyat Camiası’na ve Milletimiz’e Başsağlığı diliyorum."

[25]         *Diriliş Dâwası’na Bütün Gönlü’yle katılan Değerli Ağabeyimiz Yazar Hamit Can'ı bu Sabah kaybettik. Ben onu Sağlam Karakter ve Üstün Ahlaq Sâhib’i olarak tanıdım. Mert Yiğit Soylu bir İnsan’dı. Yazı Dünyâsı’nın Zarif Qalemleri’nden biriydi. Son Görüşmemiz’de Kitap Projeleri’nden bahsetmiş ben de kendisine ilk Tanıtım’ı ben yazayım dediğimde çok Mutlu olmuştu. Yine Son Görüşmemiz’de Nusret Özcan'la yaşadıklarını paylaştıklarını anlatmış onu çok özlediğini İfâde etmişti. Yine görüşelim diye ayrılmış Muhabbetlerimiz’i biribirimize bildirmiştik. Görüşmek sonraya kaldı. Bugün Şâhitlik edecek bütün Dostlar’ı gibi ben de haykırıyorum: ‘Biz Şâhid’iz sen Sağlam bir Mü’min İyi bir Dost’tun.  Mekan’ın Cennet Rûh’un Şâd sevenlerin Mutmain olsun Aziz Ağabey. Eywallah.....’ Mahmut Bıyıklı www.haberkultur.net