Suade Humeyra
Özbaş
1918-19??
Dedesi
(Şahbabası) Vahdeddinin
tahtan indirildiği yıl İsmail
Hakkı Okdayın[1] kızı olarak
Kuruçeşme de bir Sarayda [2]dünyaya geldi.
Çocukluğum,
bugün kız lisesi olan Nişantaşındaki Sarayda geçti.
Şahbabamın gidişinden sonra 1 yıl İstanbulda
yaşadık. Şahbabam Vahdedin, annemi evlendirmek için
İttihat ve Terakkiye karışmamış temiz bir damat
aramış, babamı seçmiş, annemle nikahını
gıyabında kıymışlar. Babamın hiçbir şeyden
haberi yokmuş. Karaköyde vapurdan iniyormuş, haber verip tebrik
etmişler.
Babam,
İstiklal Davaşı başlayınca Anadoluya geçmiş, Mustafa Kemale katılmıştı. Annemle, birbirlerini çok
sevmelerine rağmen boşanmışlardı.
Humeyra İtalyaya sürüldüklerinde
5 yaşındaydı.
Hanedan
dışarı çıkartılınca, annemle önce San Remoya
gittik. Bir
otele yerleştik. Büyükbabam,
Şahbabamın maiyeti de onunla
beraberdi tabii. Hayatımın ilk korkusunu, orada geçirdim. Şahsi
doktoru Reşat Paşa, binalarından birinde
tapancayla intihar etti. Paşayı
Yaver Zeki beyin vurduğu da söylendi hep ama bir türlü ispat edemediler.
Paşanın öldüğü
yerde, halının üzerinde başından sızmış
kanın lekesi vardı. Bu manzarayı hayatım boyunca
unutamadım.
Sonra, hep beraber Villa Manolya diye
bir başka yere taşındık. Köşke benzer, çok büyük bir
binaydı. Balo salonu, tenis kortu falan da vardı.
San Remodaki hayatımızı gayet iyi
hatırlıyorum. Kapda Karabineriler nöbet beklerdi.
Şahbabamın çektiği para sıkıntısı,
başyaver Zeki Beyin elde-avuçta kalanları
nasıl harcadığı hep aklımda.
San Remoda bulunduğumuz
sırada, her akşam, yatmaya gitmeden önce şahbabam Vahdeddinin
elini öperdik. O da bize şeker verirdi. Ben, dayım Ertuğrul Efendi (d.1914) ile beraber büyüdüm. Gerçi benden birkaç yaş
büyüktü ama, çocukluğumuz birlikte geçti.
Şahbabamın, sürgündeyken Mustafa Kemal aleyhinde
çalıştığı zannedilir.. Bakın size
başımdan geçen çok enteresan bir hadiseyi anlayayım.
Refet
Paşanın
ordularının İstanbula girmesinden sonra, her tarafta bayram
yapılıyordu. Bu arada Yaşa Mustafa
Kemal Paşa diye bir marş
söyleniyordu. Ben de dayımla birlikte bu marşı
İstanbuldayken ezberlemiştim. Dışarı gitmemize kadar
hep söylerdik. Birgün Villa Manolyada, Şahbabamın penceresi
altında dayımla oynarken, yine bu marşı söylüyorduk.
Kalfalardan biri geldi, Şahbabanızı kızdırmak mı
istiyorsunuz? Hiç Yaşa Mustafa Kemal Paşa olur mu, kahrolsun diye söyleyin dedi. Çocukluk
işte.. İnandık, öyle söylemeye başladık. Birden,
Şahbabamın üst kattaki dairesinin penceresi açıldı.
Dışarıya sarkarak, Çabuk buraya gelin diye
bağırdı. Çok kızgındı, Onu ilk defa böyle
görüyorsum. Dayımla beraber korka korka yukarı çıktık.
Şahbabamın,
ciğerlerinden biri yoktu. Ama üstüste sigara içer, birini söndürmeden
diğerini yakardı. Kehribar bir ağızlığı
vardı. Masasının üzerinde hep büyük bir Regie Turc sigara paketi durur, içtiği sigaraların
külleri de Bergama işi, içi su dolu bir kaseye atardı. Odasına
girdiğimizde, rendi kıpkırmızıydı. Hiç kimseye
yüksek sesle bile söz söylemeyen şahbabamı, ilk defa böyle hiddetli
görüyordum. İzmariti su dolu kaba attı. Cızz diye çıkan
sesi, aradan 60 seneden fazla geçmesine rağmen, hala unutmam.
Bize, Bu marşın sözlerini
kim değiştirdi? diye sordu. Dayımla titreye titreye
olanları anlattık. Cahil kalfa dedi. Elleriyle göstererek , Bana
bakın! Böyle bir şey söylediğinizi bir daha duyarsam,
ağzınızı böyle tutar, kulaklarınıza kadar
ayırırım. Mustafa Kemal
bir Türk askeridir. Türk Paşasıdır. Benim Paşamdır.
Hiçbir Türk askerine hakaret edilmesine izin vermem dedi.
Sultan
Abdulazizle (1830-1876), Sultan Abdulmecid (1823-1861) soyu başka
karakterdedir. Aziz çocukları
şaşaaya düşkün, daha sert kişilerdir. Mecid çocukları ise zarif ve mütevazidir, yumuşak
başlıdır. Şahbabamda öyleydi. Kimseyi kırmak
istemedi, gayet yumuşak başlı bir adamdı. Dayımla bana
o gün bağırmasının dışında, hiç kimseye
yüksek sesle hitap ettiğini bile duymadım..
Şahbabamın
öldüğü geceyi de (1926) dün gibi hatırlarım. Saraylı kadınlar,
ortalığı velveleye verdiler. Çığlıkları
duyunca, hemen birinci kata indik.. Şahbabam başkadını ve
4.haremiyle beraber 1.katta otururdu. Büyüklerin arasından
sıyrılıp odasına girdim.. Bütün harem halkı
etrafında ağlıyordu.
Tabutu, günlerce binanın girişinde
bekletildi. Başyaver Zeki Bey, borçları ödemeyi ihmal
etmişti. Artık Şahbabamın zaten 3-5 kuruş olan
parasını kumarda kaybetmişti, başka yerlerde mi
harcamıştı, yoksa hakikaten ödemeyi ihmal mi etmişti,
başka mesele.. San Remo esnafı, tabuta haciz koydurdu. Borçlar
Halifeden, Irak ve Hicaz krallarından gelen parayla ödenebildi de cenaze
kaldırıldı. Hatta Sabiha
Sultan teyzem, [3] mücevherlerini
satıp para dağıtmıştı.
Daha sonra, annemle Monte Carloya
gidip 3 sene kaldık. Annem, babamdan ayrılmıştı.
İkimiz yalnızdık. Derken bir yangın, bütün
eşyalarımızı aldı götürdü. Aile yadigarları,
benim çeyizim, her şey gitti.. Buradan İtalyayla Fransa hududundaki
Montronda gittik.
Dolaşmalarımız sırasında yaşayabilmemiz
için, elimizde ne varsa, ev eşyası, cevahir, herşeyi satarak
geçindik. Annemin Hanedan nişanını bile sattık. Bir tek
benim nişanım kaldı. Annem, bu arada Zülküflü İsmail Paşanın oğlu Ali Haydar Germiyanoğlu
ile evlendi.
Montronddan, Mısıra geçtik.
Ecdadımızın Mısırda vakıfları vardı,
elimize belki birkaç kuruş geçer diye düşündük.. Ama hepsi hayrat
vakfı çıktı. Birşey almamızın imkanı yoktu. Kral Fuadın yardımıyla yaşadık.
Mısır Hanedanı da arada bir yardım ediyordu.
O sırada babam, Türk
Hariyecisinde çalışıyordu. Moskovadaydı. San Remodan
beri mektuplaşıyorduk. Mustafa
Kemal Paşa ile, İstiklal Savaşı yıllarından
beri mektuplaşıyorduk. Mustafa
Kemal Paşa ile, İstiklal Savaşı yıllarından
taşınırlardı. 1936 da, Paşadan, benim Türkiyeye
girebilmem için izin vermesini istedi. Mustafa
Kemal Kızını
pasaportuna yazdır, götür.. Ama kimseye birşey söyleme.. Bir hadise
çıkarsa, bana haber ver demi, Moskova sefirine de talimat vermiş.
Birkaç ay sonra, babam, Moskovadan, Sofyaya tayin edildi. Ben de Mısırdan
Bulgaristana gittim, oradan Türkiyeye girdim.
Mektebim Kahiredeydi. Türkiyede
devamlı kalamazdım. Hariciye, bu sefer sadece benim adıma
çıkartılmış bir diplomatik Pasaport verdi. Artık
müstakil Pasaportum da var ya, Kahireden Sofyaya gidiyorum, Mısıra
dönüyorum, Türkiyeye giriyorum.. Hatta Park Otelde Atatürkle dans bile ettim. [4]
Hanedandan, dışarıya
gittikten sonra Türkiyeye girebilen 2.kişi oluyordum. Benden önce Sultan Reşadın(1844-1918)[5] torunu Emel Hodo, (1925-19??) [6]kundaktayken
Istanbula getirilmiş, kalması sağlanmıştı.
Ama diplomatik Pasaportla
yaptığım seyahatlar Milli istihbaratın dikkatini
çekmiş, İstanbulda beni alıp Emniyete götürdüler.
Hırsızı, canisi, katili, hepsi orada.. Parmak izlerim
alındı, fotoğraflarım çekildi.. Bir de numara verdiler..
Düşünün 19 taşındayım.. Ne kadar ağrıma
gittiğini ifade edecek kelime bulamıyorum...
Suçumu sordular, Memleketime girmek
dedim, hespi şaşırdı. Pasaportum, evrakım,
herşeyim tetkik edildi. Mustafa
Kemal, Dolmabahçe Sarayında hasta yatıyor, babamın Gazinin tavassutunu istemesi
imkansız.. Yardım edecek kimsem yok.. Ama nasıl olduysa,
pasaportumu almadılar, Haydi git, bir daha da gelme.. deyip
sınırdışı ettiler..
Hümeyra
Hanımsultanın önünde iki seçenek vardır. Ya diplomat olan
babasıyla beraber diyar diyar dolaşacak, ya da evlenerek Amerikaya
gidecektir. Atatürkün ölümünden
hemen sonra Fahir Beyle evlenir.
New Yorka gider. 3 yıl sonra 1942 de ayrılırlar.
Amerikaya gidişimden 6 ay sonra,
New Yorkta Dünya Fuarı açıldı. Tanıdıklarımız,
fuardaki Türk pavyonunda bana iş buldular. Amerikalı gazeteciler,
fuarda bir Padişah torununun çalıştığını
haber almışlar. Her yerde beni arıyorlar, ben de Sultan
şimdi buradaydı, az önce çıktı, sonra gelecek.. diye
adamları atlatıyordum. Sadece bir gün, radyoda bir konuşma
yaptım...
İşte o yıllarda , Enver Paşanın kardeşi Nuri Paşayla
babam, hem benim, hem de Enver Paşanın
çocuklarının Türkiyeye girebilmesinin yollarını
arıyordu. Başvekil Refik Saydam, babamın yakın
arkadaşıydı. Hiç merak etme, halledeceğim demiş. Bir
sabah fuara, işime giderken baktım, Ahmed Emin Yalman bey,
refikasıyla beraber İstasyonda kollarını açmış,
bana koşuyorlar... Müjde, kanun çıktı.. diyorlar. Haberi
böyle aldım.
Fuar bittikten sonra, VOAe
(Amerikanın Sesi Radyosu) girdim. Hem spikerlik, hem tercümanlık
yapıyordum. O sırada harp çıktı. Radyonun adı,
savaş yıllarında Office
of War Informatıon dı. Sabahtan geceyarısına kadar
çalışıyorduk. 3-4 saat uyuyor, yeniden mikrofonun
başına geçiyordum. Harp devam ediyordu. Ne annemle, ne babamla
haberleşemez olmuştuk. Annem sadece radyodan sesimi dinleyebiliyordu.
Nöbetim olmadığı günlerde benim sesimi duyamayınca,
Mısırdan Amerikaya telgraf çekerdi. Ne oldu, niçin konuşmadın,
hasta mısın? diye sorardı.
Yorgunluktan 43-44 kiloya
düşmüştüm. Daha fazla dayanamayacağım dedim. Princeton
Üniversitesine transferimi istedim. Üniversitede, Amerikan subaylarına
Türkçe dersleri veriliyordu. Beni de hoca yaptılar. Princetonda,
hocalık yapan Halil Özbaş adında Sökeli bir
gençle tanıştım. 1944 de evlendik.
1944 yılı çocukuğu
birlikte geçen dayısı Mehmed
Ertuğrulun ölüm
yılıdır.
Kanun çıkınca Türkiyeye hemen
gelemedik. Harp yüzünden yollar kapalıydı. 1945 e kadar bekledik, bir
gemi konvoyuyla yola çıktık. Tam bir maceraydı dönüşümüz.
Karartmalar, denizlatı korkuları filan.. Gelirken, oğlum Halime 3 aylık hamileyimdim..
-İzmirde
çalıştığı günlerde rıhtımda gümrükcülerle
beraber Asım Efendiyi çaya davet etselerde
hayır der, Geleceğim ama, pasaportumla öıkacağım..
Türk olarak geleceğim.. İstenmeyen adam olarak değil... [7]
11
Ekim 1977 de babası 96 yaşında öldü.
Murat Bardakçıya şöyle anlatır. [8]
Kuşadasında,
Egenin en güzel turistik tesislerinin birinde, Kısmet Otelinde, otelin
Sahibesi Hümeyra Özbaş ile beraberiz.
Konuşurken,
Otelin geniş baçesine, birkaç
Amerikan askeri arabası geldi. Hümeyra
Hanımsultan, Sizi biraz
yalnız bırakacağım dedi. Öğle yemeğine
Ameriklaı bir Generalle askeri heyet gelecekti. Sofrayı kurdurup
mutfağa talimat vermem lazım. Kalkıtı, heyeti
karşıladı, bir müddet onlarla ilgilendikten sonra döndü,
anlatmaya devam etti...
Ben,
eşim ve çocuklarım, hepimiz otelcilik yaparız diyor. Çok
çalıştık ve Kısmet Otelleri zincirini kurduk. Şimdi,
aile şirketiyiz. İki
çocuğum oldu.. Kısmet Otellerini kurmak için çok
uğraştık. Şimdi aile şirketi halinde
çalıştırıyoruz. Ailede herkes bu otellerde
çalışıyor.
Bu
işe başladığım zaman neler söylediler neler.. Vay
efendim, Padişah torunu otelcilik yapar mıymış?
Hiçbirşey yapmayıp da aç mı kalsın Padişah torunu?
Bizim
için aile mukaddestir. Büyükbaban ve bizler için söylenenleri, bir yerde
affediyoruz. Çünkü böyle konuşmaya mecburdurlar. Türkiyeye bir sembol
gerekiyordu, Atatürk sembol yapıldı. Başka bir sembol yok.
Ailemiz,
Komunizm dışında, memlekete faydalı olacak her rejime
saygı duyar. Büyükbabam için söylenen vatan hainliği
suçlamasını asla kabul etmeyiz. Bir başka konuda hain olanlar
çıkabilir ama, vatan haini asla çıkmaz.
Şahbabam
İngilizlere inandı, Bu , onun hatası oldu. Bir saltanatın
diğerini yıkacağını tahmin edemedi. Şimdi bizim
aile, susmak zorunda. Türkiye bazı gerçekleri kabul etmeye hazır
değil henüz. Şimdi Evren
büyükbabam için vatan haini diyor, çok inciniyorum..çok
kırılıyorum.. Geçenlerde Kuşadasına da geldi, oteli
ziyaret etti. beni takdim ettiklerinde Hanımefendiyi tanıyorum.
Daha önceki gelişimde, beni misafir etmişti dedi. Benim kim
olduğumu elbette biliyor. Askerlerin bilmedikleri şey mi var? Ama ben
Evren Paşayı çok eviyorum. Memlekette herşeyi söyleyemezsiniz.
Ticanilerin şimdiki halini
görüyorsunuz. Mesela ben Hilafete inanmıyorum. Ne Araplar sadık oldu
bizim hilafetimize, ne de başka Müslümanlar.. Sembolik ruhani lider gibi
birşey olabilir, sadece o kadar..
[1] Son
Sadrazam Ahmed Tevfik Paşanın
oğlu.
[2] Yerinde
birkaç yıl öncesine kadar kömür depolarının ,bugün (1991)bir
Parkın olduğu yer.
[3] Bak: Sultan Abdulazizin (1830-1876) Halife oğlu Abdulmecidden (1868-1944) torunu Ömer Faruk(1898-1969) un biyografisine.
[4] O
zaman otel babamın ailesinindi, daha satmamıştık. Bir gece
biz büyük salondayken Mustafa Kemal arkadaşlarıyla beraber
geldi, bir masaya oturdu. Sahnede Bianco orkestrası çalıyordu. Ben,
pistte dansediyordum. Paşa dansı durdurdu. Hepimiz pistin yanına
dizildik. Masasından kalktı, herkesin damıyla birer tur
dansetmeye başladı. Sıra bana geldi.. Kalbim küt küt
atıyor.. sen kimin nesisin? diye soracak olsa ne cevap vereceğim?
Gerçi Türkiyeye geldiğimi biliyor
ama yemekte içki içilmiş, ya hatırlamazsa ne olacak?.. Çok şükür
birley sormadı, bir tur da benimle atıp bıraktı.
[5] Soyu 2
oğlundan devam eder.
1.Mehmed Ziyaeddin (1873-1938)
Onun Çocukları:
-Behiye (1900-1950). Oğlu oldu.
-Düriye (1905-1922)
-Rukiye (1906-1927)
-Hayriye (1908-1943)
-Lütfiye (1910-19??). Çocukları Reşit 193?, Reşat
193?, Perizat 193? da doğdu.
-Mehmed Nazım Osmanoplu (1910-1984). Önce bir Türk
hanımla, sonra Abdulhamidin
yakın çevresinden Ebulhudanın
torunu Ürdünlü Halime Lima ile
evlendi. Nazımın
çocukları Cengiz (1943) ki Ayşe ve Ziyanettin onun çocukları, Hasan (1948) ve bir kızı olan Ziyanettin 1950 de doğdu.
-Ömer Fevzi (1912-1986)
-Mihrimah Naif (1923). Ürdün Prenslerinden Naif ile evlendi. Oğlu Ali
onun oğlu Abbas oldu. Mihrimah
Naifin diğer oğlu Ebubekirin de çocukları var. 1990
larda Mihrimah sağ olarak
Ammanda idi.
2.Ömer Hilmi (1886-1935).Sürgünden sonra fazla yaşayamadı.
Cenazesini, Mısır Prensi Ömer
Tosun Paşanın yattığı türbeye defnettiler. 1952
İhtilalinden sonra Abdunnasır,
Tosun Paşanın
mezarını ortadan kaldırmak için, türbeden yol geçirdi.
Kızı Emine babasının kemiklerini eliyle topladı, bir
torbaya koydu, başka bir mezara defnetti.
Onun çocukları:
1-Emine Mukbile Osmanoğlu (1911-19??). V.Muradın soyundan Ali
Vasıbla evlendi. Babasıın
ölümünden sonra kocasıyla yalnız kalmıştı. Daha küçük
bir ev aradı. Yeni evlerinde 1838 de oğlu Osman Salahaddin doğdu. (Onun çocukları Ayşe, Murad, Selim)
(Ha bugün, ha yarın affedileceğiz diye bekledikleri
yasayı 1952 de Menderes
çıkarttı. Yıllarca -İzin bugün çıktı, yarın
çıkıyor diye bekledik. Bizler için, -Hacı-Hoca
takımıyla birleşip ihtilal yapacaklar bşle dendi.
Söğütten elde kılıçla çıkıp Vinayaya kadar gidenlerin
torunuyduk. Türkiyenin fenalığını nasıl
düşünürdük? Ama memlekete 600 sene hizmet ettikten sonra, bir gecede
kovulduk. Diş değiştirirken kovuldum, saçlarıma ak
düştüğünde dönebildim. Fakat emin olan, birimizin aklından beri
, bir gün kötü birşey geçmedi. Mustafa
Kemalin muvaffakiyetlerini
işittikçe sevinir, Türkiye iyiye gidiyor derdik. Aslında Mustafa kemal sağ olsaydı,
1952de, 1974 de çıkan aflar çok daha önce gelirdi. 150 likleri
affettikten sonra, bizleri de mutlaka memlekete alırdı. Zaten
işittiğimize göre Mustafa Kemal dönmemize müsaade edecekmiş
ama İsmet Paşa mani olmuş..
Hiçbir ülkeden
vatandaşlıkları yoktu. Tasa çıkınca Emine hemen İstanbula geldi.
Eminönü Nufus memurluğuna vatandaşlık başvurusu yaptı.
Oğlu Osman ve kocası Vasıb Şehzade
olduklarından yasa onları affetmiyordu. O Hürriyet Muhabiri Doğan Uluçla Mayıs 1970 de konuşurken şöyle anlatır:
İskenderiyeden Hayfadan Denizcilik Bankasının
şilepleriyle Akdeniz gezilerine çıkarım.. Maksadım gezmek
değil.. Demiler Türk limanlarına da uğruyor.. Kamoratlarla, Türk
yolcularla konuşurum.. Limanlara yanaştığımızda,
toprağımıza basmanın yasaklandığı
vatanımı güverteden seyretmek, kor gibi yanan yüreğime
ferahlık verir..
Emine 3 yıl vilayetten nufus idaresine, vergi dairesinden
Adliyeye koşusşturdu ve Türk vatandaşı oldu. Osmanoğlu soyadını
aldı. 22 yıl sonra 1974 de çıkan aftan sonra (Cumhuriyetin
50.yılı Nedeniyle Bazı Suç ve Cezaların Affı
Hakkında Kanuna eklenen ek maddeyle) Vasıb
Türkiyeye geldi. Kocam, vatanını 50 yıllık aradan sonra
görebiliyordu. İstanbulda yaşamaya başladık. Nereye gitsek
, kapılar yüzümüze kapanıyordu. Cihangirde küçük bir dairede
oturuyorduk. Ev sahibi, başkasına kiralayacağını
söyledi, bizi evden attı. Boğazda ufacık bir ev kiraladık,
Burası askeri bölge oldu dediler, kovdular. Yeniden İskenderiyeye
döndük.. Hayatta hiçbir şeyden pes etmeyen Emine, kardeşi Namık Efendinin ölümünde sarsılır: Balkona çıktım..
Kendimi atacaktım. Gözümğm önüne biran oğlum Osman geldi. Benden sonra, onun için
neler söyleneceğini düşündüm. Dedesi Sultan Murad, zaten deli.. Anası da deliymiş ki, intihar
etti diyeceklerdi. Sırf oğluma da deli yaftası
yapıştırılmasın diye intihardan vazgetim. Vasıb Efendinin 1984 de ölümünden sonra o İskenderiyenin Ramle
semtindeki bir binanın 5.katındaki kira evde oturuyordu. Murat Bardakçının tasviriyle evinin dubarları,
baştan başa eski fotoğraflarla kaplı. Dostlarına, 48
yıllık hayat arkadaşından kalan püroları ikram ediyor,
Şehzadenin ölüm yıldönümlerinde de, onun sevdiği çikolatalı
kekten yapıp eşe-dosta gönderiyor.
2-Mahmut Namık (1914-1965)
Onun oğlu:
-Ömer (1940) ve Onun oğlu
Mahmud.
[6] Rukiye binti Mehmed Ziyaeddin nin
(1906-1927) kızıydı. Yurtdışına
çıkışlarından 1 yıl sonra Beyrutta doğdu. Sokollu
ailesinden İhsan Beyin
kızıydı. Babam İstiklal Savaşına
katılmış, Cumhuriyetin ilanından sonra Beuruta
gitmiş. Annemle Beyrutta tanışmışlar. Ben 6
aylıkken annem hastalanmış. Tedavi için Maceristana
gitmişiz. Annem orada sadece birkaç ay yaşamış. 19
yaşında ölür. Gülbaba Türbesine gömülür. 1,5 yaşıma
geldiğimde babam beni Türkiyeye getirdi. Annem hayatta
olmadığı için babam istediği zaman Türkiyeye girebilirdi.
Ama benim için yasak vardı. 3 gün karakolda kalmışız.
İstiklal Savaşına katıldığı için, galiba
Ankaradan özel bir izin verilmiş. O zamandan beri İstanbulda . . Emelle 1990 lara<doğru Murat Bardakçı Ortaköydeki
Emin vakfı Korusundaki evinde konuştu: Türkiyeye çok küçük geldim.
Görüştüğüm birkaç akrabamın dışıda, aileden hemen
hemen hiç kimseyi tanımıyorum. Sadece adlarını
işittim der. Genç kızlığıma kadar kim olduğumu
öğrenemedim. Bana Annenin adı Behiye.
Sen çok küçükken öldü, dediler. Başka bir şey söylemediler. Ne annem,
ne de ailesi hakkında birşey bilmiyordum. Ortaokulu bitirdiğim
gün, babamın ailesi beni karşısına alıp kim
olduğumu anlattılar. Annen, nir Osmanlı Sultanıydı.
Sen de bir Hanımsultansın.
Dediler. Uğradığım şaşkınlığı
düşünün.
1951 de evlendi. Çocukları Banu 1952, Bala 1955, Nazım
1958 de doğdu. Bir ara
Mısıra gitti, oradaki akrabalarıyla tanıştı.
Mısırda geçirdiği iki ay dışında hep
İsyanbulda yaşadı. Fransa Niceye ancak 1985 de gidebildi.
[7] Osmanlı
ailesi, 1974 affının şeklini hiçbir zaman
kabullenememiştir. Türkiyeye dönüşmelerinin, 1952 deki gibi özel bir
yasaya dayandırılmasını istemiş, genel af
kapsamına alınmayı hoş
karşılamamamıştır. Bazı sultan ve
şehzadeker, bugün bile Katil, cani ve esrar kaçakcıları için
çıkarılan kanunda yer almamız, ailemiz için zuldürdemektedir.