Suade Humeyra Özbaş

1918-19??

 

         Dedesi (Şahbabası) Vahdeddin’in tahtan indirildiği  yıl  İsmail Hakkı Okday’ın[1] kızı olarak  Kuruçeşme ‘de bir Saray’da [2]dünyaya geldi.

         ‘Çocukluğum, bugün kız lisesi olan Nişantaşı’ndaki Saray’da geçti. Şahbabam’ın gidişinden sonra 1 yıl İstanbul’da yaşadık.  Şahbabam Vahdedin, annemi evlendirmek için İttihat ve Terakki’ye karışmamış temiz bir damat aramış, babamı seçmiş, annemle nikahını gıyabında kıymışlar. Babamın hiçbir şeyden haberi yokmuş. Karaköy’de vapurdan iniyormuş, haber verip tebrik etmişler.

         Babam, İstiklal Davaşı başlayınca Anadolu’ya geçmiş, Mustafa Kemal’e katılmıştı. Annemle, birbirlerini çok sevmelerine rağmen boşanmışlardı.’

         Humeyra İtalya’ya sürüldüklerinde 5 yaşındaydı.

         ‘Hanedan dışarı çıkartılınca, annemle önce San Remo’ya gittik. Bir otele yerleştik. Büyükbabam, San Remo’daydı. O’na ‘Şahbaba’ derdim. Bahçe içerisinde, iki ayrı binadan müteşekkil bir yerde yaşıyordu artık. Bazen ziyaretine giderdik. Hemşiresi Seniha Sultan’la beraber oturuyorlardı. Büyükannem Emine Nazikeda Kadınefendi de oradaydı. ‘

         ‘Şahbabamın maiyeti de onunla beraberdi tabii. Hayatımın ilk korkusunu, orada geçirdim. Şahsi doktoru Reşat Paşa, binalarından birinde tapancayla intihar etti. Paşa’yı Yaver Zeki bey’in vurduğu da söylendi hep ama bir türlü ispat edemediler. Paşa’nın öldüğü yerde, halının üzerinde başından sızmış kanın lekesi vardı. Bu manzarayı hayatım boyunca unutamadım.’

         ‘Sonra, hep beraber Villa Manolya diye bir başka yere taşındık. Köşke benzer, çok büyük bir binaydı. Balo salonu, tenis kortu falan da vardı.

         San Remo’daki  hayatımızı gayet iyi hatırlıyorum. Kapda Karabineriler nöbet beklerdi. Şahbabamın çektiği para sıkıntısı, başyaver Zeki Bey’in elde-avuçta kalanları nasıl harcadığı hep aklımda.

         ‘San Remo’da bulunduğumuz sırada, her akşam, yatmaya gitmeden önce şahbabam Vahdeddin’in elini öperdik. O da bize şeker verirdi. Ben, dayım Ertuğrul Efendi (d.1914) ile beraber büyüdüm. Gerçi benden birkaç yaş büyüktü ama, çocukluğumuz birlikte geçti.

         Şahbabamın, sürgündeyken Mustafa Kemal aleyhinde çalıştığı zannedilir.. Bakın size başımdan geçen çok enteresan bir hadiseyi anlayayım.

         Refet Paşa’nın ordularının İstanbul’a girmesinden sonra, her tarafta bayram yapılıyordu. Bu arada ‘Yaşa Mustafa Kemal Paşa’ diye bir marş  söyleniyordu. Ben de dayımla birlikte bu marşı İstanbul’dayken ezberlemiştim. Dışarı gitmemize kadar hep söylerdik. Birgün Villa Manolya’da, Şahbabamın penceresi altında dayımla oynarken, yine bu marşı söylüyorduk. Kalfalardan biri geldi, ‘Şahbabanızı kızdırmak mı istiyorsunuz? Hiç Yaşa Mustafa Kemal Paşa olur mu, kahrolsun diye söyleyin’ dedi. Çocukluk işte.. İnandık, öyle söylemeye başladık. Birden, Şahbabamın üst kattaki dairesinin penceresi açıldı. Dışarıya sarkarak, ‘Çabuk buraya gelin’ diye bağırdı. Çok kızgındı, Onu ilk defa böyle görüyorsum. Dayımla beraber korka korka yukarı çıktık.

         Şahbabam’ın, ciğerlerinden biri yoktu. Ama üstüste sigara içer, birini söndürmeden diğerini yakardı. Kehribar bir ağızlığı vardı. Masasının üzerinde hep büyük bir ‘Regie Turc’ sigara paketi durur, içtiği sigaraların külleri de Bergama işi, içi su dolu bir kaseye atardı. Odasına girdiğimizde, rendi kıpkırmızıydı. Hiç kimseye yüksek sesle bile söz söylemeyen şahbabamı, ilk defa böyle hiddetli görüyordum. İzmariti su dolu kaba attı. ‘Cızz’ diye çıkan sesi, aradan 60 seneden fazla geçmesine rağmen, hala unutmam.

         Bize, ‘Bu marşın sözlerini kim değiştirdi?’ diye sordu. Dayımla titreye titreye olanları anlattık. ‘Cahil kalfa’ dedi. Elleriyle göstererek , ‘Bana bakın! Böyle bir şey söylediğinizi bir daha duyarsam, ağzınızı böyle tutar, kulaklarınıza kadar ayırırım. Mustafa Kemal bir Türk askeridir. Türk Paşasıdır. Benim Paşa’mdır. Hiçbir Türk askerine hakaret edilmesine izin vermem’ dedi.

         Sultan Abdulaziz’le (1830-1876), Sultan Abdulmecid (1823-1861) soyu başka karakterdedir. Aziz çocukları şaşaaya düşkün, daha sert kişilerdir. Mecid çocukları ise zarif ve mütevazidir, yumuşak başlıdır. Şahbabam’da öyleydi. Kimseyi kırmak istemedi, gayet yumuşak başlı bir adamdı. Dayımla bana o gün bağırmasının dışında, hiç kimseye yüksek sesle hitap ettiğini bile duymadım..’

Şahbabam’ın öldüğü geceyi de (1926) dün gibi hatırlarım. Saraylı kadınlar, ortalığı velveleye verdiler. Çığlıkları duyunca, hemen birinci kata indik.. Şahbabam başkadını ve 4.haremiyle beraber 1.katta otururdu. Büyüklerin arasından sıyrılıp odasına girdim.. Bütün harem halkı etrafında ağlıyordu.

         Tabutu, günlerce binanın girişinde bekletildi. Başyaver Zeki Bey, borçları ödemeyi ihmal etmişti. Artık Şahbabam’ın zaten 3-5 kuruş olan parasını kumarda kaybetmişti, başka yerlerde mi harcamıştı, yoksa hakikaten ödemeyi ihmal mi etmişti, başka mesele.. San Remo esnafı, tabuta haciz koydurdu. Borçlar Halife’den, Irak ve Hicaz krallarından gelen parayla ödenebildi de cenaze kaldırıldı. Hatta Sabiha Sultan teyzem, [3] mücevherlerini satıp para dağıtmıştı.

         Daha sonra, annemle Monte Carlo’ya gidip 3 sene kaldık. Annem, babamdan ayrılmıştı. İkimiz yalnızdık. Derken bir yangın, bütün eşyalarımızı aldı götürdü. Aile yadigarları, benim çeyizim, her şey gitti.. Buradan İtalya’yla Fransa hududundaki Montrond’a gittik.  Dolaşmalarımız sırasında yaşayabilmemiz için, elimizde ne varsa, ev eşyası, cevahir, herşeyi satarak geçindik. Annemin Hanedan nişanını bile sattık. Bir tek benim nişanım kaldı. Annem, bu arada Zülküflü İsmail Paşa’nın oğlu Ali Haydar Germiyanoğlu ile evlendi.

         Montrond’dan, Mısır’a geçtik. ‘Ecdadımızın Mısır’da vakıfları vardı, elimize belki birkaç kuruş geçer’ diye düşündük.. Ama hepsi hayrat vakfı çıktı. Birşey almamızın imkanı yoktu. Kral Fuad’ın yardımıyla yaşadık. Mısır Hanedanı da arada bir yardım ediyordu.

         O sırada babam, Türk Hariyecisi’nde çalışıyordu. Moskova’daydı. San Remo’dan beri mektuplaşıyorduk. Mustafa Kemal Paşa ile, İstiklal Savaşı yıllarından beri mektuplaşıyorduk. Mustafa Kemal Paşa ile, İstiklal Savaşı yıllarından taşınırlardı. 1936 da, Paşa’dan, benim Türkiye’ye girebilmem için izin vermesini istedi. Mustafa Kemal ‘Kızını pasaportuna yazdır, götür.. Ama kimseye birşey söyleme.. Bir hadise çıkarsa, bana haber ver’ demi, Moskova sefirine de talimat vermiş. Birkaç ay sonra, babam, Moskova’dan, Sofya’ya tayin edildi. Ben de Mısır’dan Bulgaristan’a gittim, oradan Türkiye’ye girdim.

         Mektebim Kahire’deydi. Türkiye’de devamlı kalamazdım. Hariciye, bu sefer sadece benim adıma çıkartılmış bir diplomatik Pasaport verdi. Artık müstakil Pasaportum da var ya, Kahire’den Sofya’ya gidiyorum, Mısır’a dönüyorum, Türkiye’ye giriyorum.. Hatta Park Otel’de Atatürk’le dans bile ettim. [4]

         ‘Hanedan’dan, dışarıya gittikten sonra Türkiye’ye girebilen 2.kişi oluyordum. Benden önce Sultan Reşad’ın(1844-1918)[5] torunu Emel Hodo, (1925-19??) [6]kundaktayken Istanbul’a getirilmiş, kalması sağlanmıştı.

         Ama diplomatik Pasaportla yaptığım seyahatlar Milli istihbarat’ın dikkatini çekmiş, İstanbul’da beni alıp Emniyet’e götürdüler. Hırsızı, canisi, katili, hepsi orada.. Parmak izlerim alındı, fotoğraflarım çekildi.. Bir de numara verdiler.. Düşünün 19 taşındayım.. Ne kadar ağrıma gittiğini ifade edecek kelime bulamıyorum...

         Suçumu sordular, ‘Memleketime girmek dedim, hespi şaşırdı. Pasaportum, evrakım, herşeyim tetkik edildi. Mustafa Kemal, Dolmabahçe Sarayı’nda hasta yatıyor, babamın Gazi’nin tavassutunu istemesi imkansız.. Yardım edecek kimsem yok.. Ama nasıl olduysa, pasaportumu almadılar, ‘Haydi git, bir daha da gelme..’ deyip sınırdışı ettiler..’

         Hümeyra Hanımsultan’ın önünde iki seçenek vardır. Ya diplomat olan babasıyla beraber diyar diyar dolaşacak, ya da evlenerek Amerika’ya gidecektir. Atatürk’ün ölümünden hemen sonra Fahir Bey’le evlenir. New York’a gider. 3 yıl sonra 1942 de ayrılırlar.

         ‘Amerika’ya gidişimden 6 ay sonra, New York’ta Dünya Fuarı açıldı. Tanıdıklarımız, fuardaki Türk pavyonunda bana iş buldular. Amerikalı gazeteciler, fuarda bir Padişah torununun çalıştığını haber almışlar. Her yerde beni arıyorlar, ben de ‘Sultan şimdi buradaydı, az önce çıktı, sonra gelecek..’ diye adamları atlatıyordum. Sadece bir gün, radyoda bir konuşma yaptım...

         İşte o yıllarda , Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa’yla babam, hem benim, hem de Enver Paşa’nın çocuklarının Türkiye’ye girebilmesinin yollarını arıyordu. Başvekil Refik Saydam, babamın yakın arkadaşıydı. ‘Hiç merak etme, halledeceğim’ demiş. Bir sabah fuara, işime giderken baktım, Ahmed Emin Yalman bey, refikasıyla beraber İstasyon’da kollarını açmış, bana koşuyorlar...’ ‘Müjde, kanun çıktı..’ diyorlar. Haberi böyle aldım.

         Fuar bittikten sonra, VOA’e (Amerika’nın Sesi Radyosu) girdim. Hem spikerlik, hem tercümanlık yapıyordum. O sırada harp çıktı. Radyonun adı, savaş yıllarında ‘Office of War Informatıon’ dı. Sabahtan geceyarısına kadar çalışıyorduk. 3-4 saat uyuyor, yeniden mikrofonun başına geçiyordum. Harp devam ediyordu. Ne annemle, ne babamla haberleşemez olmuştuk. Annem sadece radyodan sesimi dinleyebiliyordu. Nöbetim olmadığı günlerde benim sesimi duyamayınca, Mısır’dan Amerika’ya telgraf çekerdi. ‘Ne oldu, niçin konuşmadın, hasta mısın?’ diye sorardı.

         Yorgunluktan 43-44 kiloya düşmüştüm. ‘Daha fazla dayanamayacağım’ dedim. Princeton Üniversitesi’ne transferimi istedim. Üniversite’de, Amerikan subaylarına Türkçe dersleri veriliyordu. Beni de hoca yaptılar. Princeton’da, hocalık yapan Halil Özbaş adında Söke’li bir gençle tanıştım. 1944 de evlendik.’

         1944 yılı çocukuğu birlikte geçen dayısı Mehmed Ertuğrul’un ölüm yılıdır.

         ‘Kanun çıkınca Türkiye’ye hemen gelemedik. Harp yüzünden yollar kapalıydı. 1945 e kadar bekledik, bir gemi konvoyuyla yola çıktık. Tam bir maceraydı dönüşümüz. Karartmalar, denizlatı korkuları filan.. Gelirken, oğlum Halim’e 3 aylık hamileyimdim..’

         -İzmir’de çalıştığı günlerde rıhtımda gümrükcülerle beraber Asım Efendi’yi çaya davet etselerde hayır der, ‘Geleceğim ama, pasaportumla öıkacağım.. Türk olarak geleceğim.. İstenmeyen adam olarak değil...’ [7]

         11 Ekim 1977 de babası 96 yaşında öldü.

         Murat Bardakçı’ya şöyle anlatır. [8]

         ‘Kuşadası’nda, Ege’nin en güzel turistik tesislerinin birinde, Kısmet Oteli’nde, otelin Sahibesi Hümeyra Özbaş ile beraberiz.

         Konuşurken, Otel’in geniş baçesine, birkaç  Amerikan askeri arabası geldi. Hümeyra Hanımsultan, ‘Sizi biraz yalnız bırakacağım’ dedi. ‘Öğle yemeğine Ameriklaı bir Generalle askeri heyet gelecekti. Sofrayı kurdurup mutfağa talimat vermem lazım’. Kalkıtı, heyeti karşıladı, bir müddet onlarla ilgilendikten sonra döndü, anlatmaya devam etti...

         ‘Ben, eşim ve çocuklarım, hepimiz otelcilik yaparız’ diyor. ‘Çok çalıştık ve Kısmet Otelleri zincirini kurduk. Şimdi, aile şirketiyiz.’   ‘İki çocuğum oldu.. Kısmet Otellerini kurmak için çok uğraştık. Şimdi aile şirketi halinde çalıştırıyoruz. Ailede herkes bu otellerde çalışıyor.’

         ‘Bu işe başladığım zaman neler söylediler neler.. Vay efendim, Padişah torunu otelcilik yapar mıymış? Hiçbirşey yapmayıp da aç mı kalsın Padişah torunu?’

         ‘Bizim için aile mukaddestir. Büyükbaban ve bizler için söylenenleri, bir yerde affediyoruz. Çünkü böyle konuşmaya mecburdurlar. Türkiye’ye bir sembol gerekiyordu, Atatürk sembol yapıldı. Başka bir sembol yok.

         Ailemiz, Komunizm dışında, memlekete faydalı olacak her rejime saygı duyar. Büyükbabam için söylenen vatan hainliği suçlamasını asla kabul etmeyiz. Bir başka konuda hain olanlar çıkabilir ama, vatan haini asla çıkmaz.

         ‘Şahbabam İngilizler’e inandı, Bu , onun hatası oldu. Bir saltanatın diğerini yıkacağını tahmin edemedi. Şimdi bizim aile, susmak zorunda. Türkiye bazı gerçekleri kabul etmeye hazır değil henüz. Şimdi Evren büyükbabam için ‘vatan haini’ diyor, çok inciniyorum..çok kırılıyorum.. Geçenlerde Kuşadası’na da geldi, oteli ziyaret etti. beni takdim ettiklerinde ‘Hanımefendi’yi tanıyorum. Daha önceki gelişimde, beni misafir etmişti’ dedi. Benim kim olduğumu elbette biliyor. Askerlerin bilmedikleri şey mi var? Ama ben Evren Paşa’yı çok eviyorum. Memlekette herşeyi söyleyemezsiniz. Ticaniler’in şimdiki halini görüyorsunuz. Mesela ben Hilafet’e inanmıyorum. Ne Araplar sadık oldu bizim hilafetimize, ne de başka Müslümanlar.. Sembolik ruhani lider gibi birşey olabilir, sadece o kadar..’’

 

 

 



[1]          Son Sadrazam Ahmed Tevfik Paşa’nın oğlu.

[2]          Yerinde birkaç yıl öncesine kadar kömür depolarının ,bugün (1991)bir Park’ın olduğu yer.

[3]          Bak: Sultan Abdulaziz’in (1830-1876) Halife oğlu Abdulmecid’den (1868-1944) torunu Ömer Faruk’(1898-1969)  un biyografisine.

[4]          ‘O zaman otel babamın ailesinindi, daha satmamıştık. Bir gece biz büyük salondayken Mustafa Kemal arkadaşlarıyla beraber geldi, bir masaya oturdu. Sahnede Bianco orkestrası çalıyordu. Ben, pistte dansediyordum. Paşa dansı durdurdu. Hepimiz pistin yanına dizildik. Masasından kalktı, herkesin damıyla birer tur dansetmeye başladı. Sıra bana geldi.. Kalbim küt küt atıyor.. ‘sen kimin nesisin?’ diye soracak olsa ne cevap vereceğim? Gerçi  Türkiye’ye geldiğimi biliyor ama yemekte içki içilmiş, ya hatırlamazsa ne olacak?.. Çok şükür birley sormadı, bir tur da benimle atıp bıraktı.’

[5]          Soyu 2 oğlundan devam eder.

            1.Mehmed Ziyaeddin (1873-1938)

            O’nun Çocukları:

            -Behiye (1900-1950). Oğlu oldu.

            -Düriye (1905-1922)

            -Rukiye (1906-1927)

            -Hayriye (1908-1943)

            -Lütfiye (1910-19??). Çocukları Reşit 193?, Reşat 193?, Perizat 193? da doğdu.

            -Mehmed Nazım  Osmanoplu (1910-1984). Önce bir Türk hanımla, sonra Abdulhamid’in yakın çevresinden Ebulhuda’nın torunu Ürdünlü Halime Lima ile evlendi. Nazım’ın çocukları Cengiz (1943) ki Ayşe ve Ziyanettin onun çocukları, Hasan (1948) ve bir kızı olan Ziyanettin 1950 de doğdu.

            -Ömer Fevzi (1912-1986)

            -Mihrimah Naif (1923). Ürdün Prenslerinden Naif ile evlendi. Oğlu Ali’ onun oğlu Abbas oldu.  Mihrimah Naif’in diğer oğlu Ebubekir’in de çocukları var. 1990 larda Mihrimah sağ olarak Amman’da idi.

            2.Ömer Hilmi (1886-1935).Sürgünden sonra fazla yaşayamadı. Cenazesini, Mısır Prensi Ömer Tosun Paşa’nın yattığı türbeye defnettiler. 1952 İhtilalinden sonra Abdunnasır, Tosun Paşa’nın mezarını ortadan kaldırmak için, türbeden yol geçirdi. Kızı Emine babasının kemiklerini eliyle topladı, bir torbaya koydu, başka bir mezara defnetti.

            O’nun çocukları:

            1-Emine Mukbile Osmanoğlu (1911-19??). V.Murad’ın soyundan Ali Vasıb’la evlendi. Babasıın ölümünden sonra kocasıyla yalnız kalmıştı. Daha küçük bir ev aradı. Yeni evlerinde 1838 de oğlu Osman  Salahaddin doğdu. (Onun çocukları Ayşe, Murad, Selim)  (‘Ha bugün, ha yarın affedileceğiz’ diye bekledikleri yasayı 1952 de Menderes çıkarttı. ‘Yıllarca -İzin bugün çıktı, yarın çıkıyor’ diye bekledik. Bizler için, -Hacı-Hoca takımıyla birleşip ihtilal yapacaklar’ bşle dendi. Söğüt’ten elde kılıçla çıkıp Vinaya’ya kadar gidenlerin torunuyduk. Türkiye’nin fenalığını nasıl düşünürdük? Ama memlekete 600 sene hizmet ettikten sonra, bir gecede kovulduk. Diş değiştirirken kovuldum, saçlarıma ak düştüğünde dönebildim. Fakat emin olan, birimizin aklından beri , bir gün kötü birşey geçmedi. Mustafa Kemal’in muvaffakiyetlerini işittikçe sevinir, ‘Türkiye iyiye gidiyor’ derdik. Aslında Mustafa kemal sağ olsaydı, 1952’de, 1974 de çıkan aflar çok daha önce gelirdi. 150 likleri affettikten sonra, bizleri de mutlaka memlekete alırdı. Zaten işittiğimize göre Mustafa Kemal dönmemize müsaade edecekmiş ama İsmet Paşa mani olmuş..’

Hiçbir ülkeden vatandaşlıkları yoktu. Tasa çıkınca Emine hemen İstanbul’a geldi. Eminönü Nufus memurluğuna vatandaşlık başvurusu yaptı. Oğlu Osman ve kocası Vasıb Şehzade olduklarından yasa onları affetmiyordu. O Hürriyet Muhabiri Doğan Uluç’la Mayıs 1970 de konuşurken şöyle anlatır: ‘İskenderiye’den Hayfa’dan Denizcilik Bankası’nın şilepleriyle Akdeniz gezilerine çıkarım.. Maksadım gezmek değil.. Demiler Türk limanlarına da uğruyor.. Kamoratlarla, Türk yolcularla konuşurum.. Limanlara yanaştığımızda, toprağımıza basmanın yasaklandığı vatanımı güverteden seyretmek, kor gibi yanan yüreğime ferahlık verir..’

Emine 3 yıl vilayetten nufus idaresine, vergi dairesinden Adliyeye koşusşturdu ve Türk vatandaşı oldu. Osmanoğlu soyadını aldı. 22 yıl sonra 1974 de çıkan aftan sonra (Cumhuriyet’in 50.yılı Nedeniyle Bazı Suç ve Cezaların Affı Hakkında Kanun’a eklenen ek maddeyle) Vasıb Türkiye’ye geldi. ‘Kocam, vatanını 50 yıllık aradan sonra görebiliyordu. İstanbul’da yaşamaya başladık. Nereye gitsek , kapılar yüzümüze kapanıyordu. Cihangirde küçük bir dairede oturuyorduk. Ev sahibi, başkasına kiralayacağını söyledi, bizi evden attı. Boğaz’da ufacık bir ev kiraladık, ‘Burası askeri bölge oldu’ dediler, kovdular. Yeniden İskenderiye’ye döndük..’ Hayatta hiçbir şeyden pes etmeyen Emine, kardeşi Namık Efendi’nin ölümünde sarsılır:’ Balkona çıktım.. Kendimi atacaktım. Gözümğm önüne biran oğlum Osman geldi. Benden sonra, onun için neler söyleneceğini düşündüm. ‘Dedesi Sultan Murad, zaten deli.. Anası da deliymiş ki, intihar etti’ diyeceklerdi. Sırf oğluma da deli yaftası yapıştırılmasın diye intihardan vazgetim.’ Vasıb Efendi’nin 1984 de ölümünden sonra o İskenderiye’nin Ramle semtindeki bir binanın 5.katındaki kira evde oturuyordu. Murat Bardakçı’nın tasviriyle evinin dubarları, baştan başa eski fotoğraflarla kaplı. Dostlarına, 48 yıllık hayat arkadaşından kalan püroları ikram ediyor, Şehzade’nin ölüm yıldönümlerinde de, onun sevdiği çikolatalı kekten yapıp eşe-dosta gönderiyor.

            2-Mahmut Namık (1914-1965)

            O’nun oğlu:

            -Ömer (1940) ve O’nun oğlu  Mahmud.

[6]          Rukiye binti Mehmed Ziyaeddin ’nin (1906-1927) kızıydı. Yurtdışına çıkışlarından 1 yıl sonra Beyrut’ta doğdu.  Sokollu ailesinden İhsan Bey’in kızıydı. ‘Babam İstiklal Savaşı’na katılmış, Cumhuriyet’in ilanından sonra Beurut’a gitmiş. Annemle Beyrut’ta tanışmışlar. Ben 6 aylıkken annem hastalanmış. Tedavi için Maceristan’a gitmişiz. Annem orada sadece birkaç ay yaşamış. 19 yaşında ölür. Gülbaba Türbesine gömülür. 1,5 yaşıma geldiğimde babam beni Türkiye’ye getirdi. Annem hayatta olmadığı için babam istediği zaman Türkiye’ye girebilirdi. Ama benim için yasak vardı. 3 gün karakolda kalmışız. İstiklal Savaşına katıldığı için, galiba Ankara’dan özel bir izin verilmiş. O zamandan beri İstanbul’da . . Emel’le 1990 lara<doğru Murat Bardakçı  Ortaköy’deki Emin vakfı Korusu’ndaki evinde konuştu:’ Türkiye’ye çok küçük geldim. Görüştüğüm birkaç akrabamın dışıda, aileden hemen hemen hiç kimseyi tanımıyorum. Sadece adlarını işittim’ der. ‘Genç kızlığıma kadar kim olduğumu öğrenemedim. Bana ‘Annenin adı Behiye. Sen çok küçükken öldü, dediler. Başka bir şey söylemediler. Ne annem, ne de ailesi hakkında birşey bilmiyordum. Ortaokulu bitirdiğim gün, babamın ailesi beni karşısına alıp kim olduğumu anlattılar. ‘Annen, nir Osmanlı Sultanı’ydı. Sen de bir Hanımsultan’sın.’ Dediler. Uğradığım şaşkınlığı düşünün.

1951 de evlendi. Çocukları  Banu 1952, Bala 1955, Nazım 1958 de doğdu.  Bir ara Mısır’a gitti, oradaki akrabalarıyla tanıştı. Mısır’da geçirdiği iki ay dışında hep İsyanbul’da yaşadı. Fransa Nice’ye ancak 1985 de gidebildi.

[7]          Osmanlı ailesi, 1974 affının şeklini hiçbir zaman kabullenememiştir. Türkiye’ye dönüşmelerinin, 1952 deki gibi özel bir yasaya dayandırılmasını istemiş, genel af kapsamına alınmayı hoş karşılamamamıştır. Bazı sultan ve şehzadeker, bugün bile ‘Katil, cani ve esrar kaçakcıları için çıkarılan kanunda yer almamız, ailemiz için zuldür’demektedir.

[8]          Son Osmanlılar, 1991, İst,Gri Yayın.