İbnu Bacce
Ebu Bekir Muhammed ibnu
Yahya ibnu es-Saiğ
Avenpace/Avempace
ö.533/1138
İyi bir
hekim, yetkili bir edebiyatcı ve usta bir udi idi. Meşşai
idi, Tasavvufla ilgilendi. Tedbiru'l- Mütevahhid
orjinal bir eserdir.
İbnu
Hallıkan bu ismin frenkçede gümüş anlanına geldiğini
söyler. İbnu's-Saig (Kuyumcunun oğlu) demek. Endülüs'ün
Saragossa ( Sarakosta) şehrinde doğdu. Fas’ta öldü.
Ebu
Bekir İbrahim önce Gırnata, sonra Sarakosta'da O'nu vezir
olarak görevlendirdi. Fas'ta dinsizlikle suçlandı. İbnu
Zuhr adında doktor tarafından zehirlendiği söylenir.
İbnu Tufeyl,
Hayy ibnu Yakzan'ın önsözünde İbnu Bacce'nin
vezirlik ve saray doktorluğu yaptığını ve bu işlerle
uğraşırken asıl felsefi görüşlerini ortaya koymaya fırsat
bulamadığını, eşsiz bir bilgi hazinesini kendisiyle birlikte
götürdüğünü hayıflanarak anlatır. Gerçekten de İbnu Bacce,
Ebu Bekir ibnu Tefşin'in nezdinde vezirlikte
bulundu. Ebu Bekr yenilince Fas'a gitmek
isteyince yolda Murabıtlar yakalanıp tutuklandılar. Daha önce
de bir diplomatik gezi esnasında İşbiliye'de hapsedildi.
Önemli eserlerini bu hapis yıllarında kaleme aldı. İspanya'dan
Fas'a gelince daha çok tıpla uğraştı. Genç yaşta vefat etti.
İbnu Ebi Useybia O'nun halktan da zulum gördüğünü söyler.
Feth ibnu Hakan el-Kaysi (ö.1140) Kalaid el-İkyan ve
Mehasin el-A'yan da O'nun hakkında oldukça ağır şeyler
yazmakta, dinsiz olmakla suçlamaktadır. Ancak kaynaklar , bu
ağır suçlamaları O'nun hazırladığı şiir antolojisine İbnu
Bacce'nin katılmamasına bağlamaktadırlar.
Güçlü bir
Nahivciydi. Edebiyat ve antik felsefe alanında derinlemesine
bir bilgiye sahipti. Tardiye adlı manzumesiyle avcılığa
meraklıydı. Kur'anı ezbere biliyor, Ud/ Luth çalıyordu.
Farabi'nin Müzik kitabı Doğu'da ne kadar meşhursa, Batı'da
da İbnu Bacce'nin müzik kitabı o kadar meşhurdur. Bu
kitap bugüne gelmedi.
Felsefe,
Tıb, Hukuk, Astronomi, siyasi felsefe, ahlak ve Sosyoloji
alanlarında yazdı. İbnu Tufeyl
ve
el-Bitruci gibi O da Pythalamius'un teorisini
çürütmek üzere astronomi alanında araştırmalar yaptı.
İbnu Tufeyl
ve
el-Bitruci'nin, İbnu Bacce'nin fi'i-Hay'a
adlı astronomiyle ilgili kitabını esas alarak Pythlamius'un
gökyüzü ve gezegenlere ilişkin teorisini çürütmeye
çalıştıklarına İbnu Meymun da tanıklık eder
Mantık'ta
Aristotelesci
olduğu söylenir. Öğrencisi Ebu'l-Hasan ibnu el-İmam'a
göre ise
Aristoteles'i anlamada Farabi'yi
rehber seçti. Ancak
Aristoteles'in
birçok eserini şerheden İbnu Bacce'nin
Platon'la
da ilgisi vardır.
İfadelerinin oldukça karmaşık, muğlak görmüş, bundan dolayı
etkisinin bugüne gelmediği öne sürüldü. Tedbiru'l-Mütevahhid
O’nun zor anlatımlı eserlerinden. Bu onun felsefi derinliğini
gösterir. Önemli eserleri Batı kütüphanelerinde kayboldu.
E.Renan O’nun
İbnu Rüşd'ün hocası gösterir.
O öldüğünde İbnu Rüşd 12
yaşında idi. İbnu Rüşd,
Şerhu Risaletu'l- İttiaslu'l-Akl bi'l-İnsan li İbn Saiğ i
yazdı.
Yahudi
filozof Narbonnelu Moses'in 14.yy. da yazdığı eserlere
de etki etti. Moses, hisler ve ihtirasların faaliyeti (
hayvani faaliyet) ile mücerret akıl tarafından telkin ve idare
edilen (insani faaliyet) arasındaki ayrımını doğrudan İbnu
Bacce'den aldı. Latin yazarlar onu münfasıl cevherler
fikriyle yakından tanır. Spekülatif ilimler sayesinde münfasıl
cevherlerin bilgisine götüren idealardan, imajlardan
sözedebileceğimiz görüşündedir. "Kazanılmış akıl" fikriyle
Albertus
Magnus ve
Thomas Aguinas'ı
da etkiledi. O'nun fiziğin felsefi yönü açısından Batı'da çok
iyi bilindiği bir gerçek. Kitapları latinceye çevrilmiş olmasa
bile, İbnu Rüşd vd.lerinin
geniş alıntılarıyla,
Galileo'nun
eserlerinde bile görülen bir etki bıraktı. İlk Pisan Diologue'da
iki önemli öğe vardır: hız (impetus) teorisi ve İbnu Bacce'nin
dinamiği . Bu ikisinin de temeli geç ortaçağ- Latin Filozof ve
bilginlerin geliştirdiği şekliyle İslam kaynaklarında vardır.
Risaletu'l-İttisal'de insan aklının Faal-Akıl ile
birleşmesi ve külli bilgiyi anlatır.
Risaletu'l-Veda'da el-Gazali'nin
görüşlerini derinlemesine ele alır ve kimi görüşlerini
eleştirir. Yer yer hayranlığını belirterek O'nu över.
Tedbiru'l- Mütevahhid'te
ise siyasi felsefe, toplum ve ahlak düzeni ile Münzevi Adam
kuramını işler.
- el,Vukuf
ala Akl el-Faal
- Fi'l-
Gayeti'l-İnsaniyye
-
Kitabu'n-Nefs
- Kelam
fi'l-Burhan
- Kelam
fi'l-Ustukusat
- Kitab
İntisar el-Havi li'r-Razi
Macid
Fahri bir kısım Risalelerini bir araya getirip "Resail
İbnu Bacce el-İlahiyye" adıyla yayınladı.
O'Leory,
İbnu Bacce'in, salt felsefenin hiç bir zaman vahy öğretileri
ile uzlaşamayacağını müdrik olduğunu söyler. Bu çarpıtmadır.
el-Gazali bile yanlızca meşşai
felsefesine karşı idi.
İbnu Bacce'nin
nihai amacı ittisaldi. O'nun felsefesinde ittisal
ile Faal Akıl'a ulaşmak ve Allah'a yakınlaşmaktır.
Ulaşmak istediği Hikmetin kaynağı bütün Peygamberlerin diliyle
ifade edilenden temelde ayrı değildir. Ancak o Hikmet’in özel
bir dili olan elsefenin duyarlı ve özel bir bilgi edinme
yöntemi olduğunun tamamen bilincindedir." Kimi insanlar
Felsefe’nin kadim toplumlar ve Cahiliyyeye ait bir şey olduğunu
sanır. Oysa insanın mahiyetini araştıran ve bizi Allah'ın
marifetine götüren Hikmet İlimleri maddi yarar sağlayan bütün
tabii ilimlerden daha üstündür. Felsefe’nin ne işe yaradığını
sorguya çekenler gülünç olmaya mahkumdurlar. Çünkü onlara göre
herşeyin maddi bir yarar ve lezzet sağlaması gerekir."
Bu
tartışma din, dinsizlik tartışması değil selefilere, fakihlere
cevaptır. Tabiyat bilimcilerinden yakınır. Felsefe’yi basit
bir araç görenleri hor görür.
Meşşailik
Fas'a O'nunla geldi.
Aklı İkiye
ayırır:
1-Teorik
akıl: Bireysel nitelik taşır. Biyolojik bir terkip olup insan
ve akılla kavranabilir olanlara konu olan eşya ile ilgilidir.
Öncesiz değildir, fesada uğrar. Beşeridir. Bu
Magnus'a
Phantasia içinde Phantazma olarak geçti. Bu etkinin
izleri St.
Thomas'ta açıkça görülür.
2-Faal
Akıl: Tecridi tayin ve temin eder. İlkeler halinde yalnız
başına küllilere ulaşabilme gücüne sahiptir. Öncesiz ve
sonrasızdır. İlahidir.
Aklı üçe
ayrılır:
1.
el-Aklu'l-İnsani
2.
el-Aklu'l-Faal
3.
el-Aklu'l-Külli
Faal
Akıl, İnsani aklı etkiler, böylece İnsani Akla intikal
eder, ölümden sonra ise bilgiler Faal Akl'a döner.
Kimilerine göre, o, Dehr’i sonu gelmeyen devirler olarak
görüyordu. İnsan da, bitki ve hayvan gibidir, ölüm her şeyin
sonudur, demekle İslamın temel inanç, ilkelerine aykırı düşer.
Bir varlık
mükemmelliğine ulaştığında zaman içinde sona erer; fakat dehr
denilen süre içinde ebedi olarak var olmaya devam eder oysa.
Görüşüne ünlü "Dehr" hadisini referans gösterir. Çünkü
İnsani Akla intikal eden bilgilerin ölümden sonra Faal
Akl'a döndüğünü ve Felsefesini ,insanın Allah'a varması
temeline fayandıran İbnu Bacce'nin genel Felsefi
doktrini yukarıda sözü geçen iddia ile uyuşmaz.
Metafiziği
Ahlak’la sıkı bir bağ içinde düşünen ve hayatı boyunca mutluluğa
ve huzura bir türlü kavuşamayan o mutluluk kavramının ne olduğu
sorusunu sordu. Mutluluk, tedrici olarak, aklı zatı itibariyle
idrak etmektir. Bunun sonucunda akıl ve makul
birleşir. O, bu sorunun cevabını ararken yalnızca bireyin
değil, toplumsal hayatın da sorunlarına köklü bir takım
çözümler arıyordu. İttisal'in doğuracağı sonuçta
kişinin mutluluğu gerçekleşir. Şu halde mutluluk, insanın
herşeyden önce Allah'a bağlanmasından başka birşey değildir.
Ancak bu sonuca varılırken el-Farabi'den
ve özellikle el-Gazali'den
kendini ayrı bir Felsefi çizgide göstermeye dikkat eder.
İbnu Bacce'nin vardığı sonucu önleyen önemli bir süreç
vardır ve bu süreç de tedrici bir tekemülle tamamlanır. Akli
Meşşai Felsefe ile kalbi temel alan Sufi öğreti arasındaki
çelişki yokolur.
el-Gazali el-Munkız’da
kendi Hakikat arayışını anlatırken kelamı, Felsefe ve
Talimiyye dokdirini eleştirir, bunların bizi Hakikat Bilgisine
ulaştırmaya güçlerinin yetmediğini ifade eder. O’na göre
Hakikatı arayan ve Allah'a varmak isteyen kişi için en
güvenilir yol kalbin yol göstericiliğidir.
Halvet,
insanın kendi içinde ve kendisiyle birlikte manevi bir
yolculuğa hazırlanması şeklinde tanımlanabilir. Bu hazırlık
doğal olarak bir süre "münzevi" yani yalnız başına,
insanlardan uzak yaşamayı gerekli kılar. Halvet halinde ve
münzevi yaşamaya başlayan kişi, ruhi bir takım cehdler, büyük
ve altından kalkılması güç olan çabalarla "murakabe"
aşamasına girer. Sürekli teemmül ve zikr halinden sonra bu
murakebe hali, kişiye ve onun zihnine makulat aleminin
kapılarını açar, ona öyle apaçık şeyler (zahir) olur ki, bu
kimse onun üstünde başka bir lezzet ve zevk duyamaz olur.
Tasavvuf dilinde bu sürece, çeşitli isimler verildi. Söz
gelimi süreci sülük sonucu keşf veya mükaşefe
ifade edebilir.
İbnu Bacce'ye göre
el-Gazali
kendisiyle birlikte başkalarını da aldatmaktadır. O'na göre
insanın akıl güçleri ancak İlim ile derece derece tekamül eder.
Bu sürecin sonunda ittisal gerçekleşir ki, anlamı
Hakikatı arayan insan ile Hakikat'ı temsil eden Faal
Akl’ın birleşmesidir. Halvet’le hiç bir şey elde
edilemez ve el-Gazali'nin
önerdiği yöntem tümüyle boştur. Oysa insan teorik bilgiyle
kendini bilebileceği gibi Faal Aklı da bilebilir.
el-Gazali
"halvet, zihne makulat alemini açar. Teemmülde bulunan
kimseye öyle ilahi şeyler zahir olur ki, teemmülde bulunan
kimse onun üstünde başka bir lezzet duyamaz. İşte teemmülde
bulunanların çalışıp çabaladıkları amaç budur" demekle hem
kendini hem başkalarını yoldan çıkardı.
M. Sagir Hasan
el-Ma'sumi ise, İbnu Bacce ile ilgili kaleme aldığı
yazısında İbnu Bacce'nin
el-Gazali'ye hayran
olduğunu, O'nun önerdiği yolun kişiyi marifetullaha
götürdüğünü kabul ettiğini ve bu yolun Rasulullah'ın
öğretisine dayandığını beyan ettiğini söyler.
el-Gazali'nin anlayışını
vehimle itham eder. Başka Sufilerde görülen bazı idrak ve
tasavvurlar mahsus türden hayallerdir. Onlar bunu insanın
asıl amacı sanırlar. Sufilerin Hakikatın Bilgisi’ni öğrenme
ile elde edilemeyeceğini öne sürmeleri de büyük bir hatadır.
"Bize Ebu Hamid
el-Gazali denen adamın
kitapları ulaştı; insanlardan itizal ederek büyük zevklere
ulaştığını söyler. Bunların hepsi birer zandır; hak yerine
ikame ettiği şeylerdir."
Bu görüş ayrılığı, özünde
ahlaki ve toplumsal bir takım sorunlar karşısında takınılan
tavırları içermekten geri kalmaz; çünkü amaç yalnızca soyut
anlamda biri diğerine karşı bir tezi çıkarmak değil, bireyi ve
toplumu ilgilendiren çözümlerin hangi kavramsal çerçeveye
oturulacağını açıklığa çıkarmaktır.
Madenle bitki, bitkiyle
hayvan ve hayvanla insan arasındaki hiyerarşi düşüncesine
katılır: Hayvani, insani ve ilahi davranışlar vardır. İnsani
hayvani davranış biçimlerinden kurtulup ilahi davranışlar
düzeyine yükselme başarısını gösterdiği zaman mutluluk
sorununu da çözmüş olur.
Çünkü şehvani nefsin
yönlendirmesiyle yapılan şey, öznenin sadece kendisi için
yapıldığı fiildir; oysa düşüncenin yönlendirmesiyle yapılan
şey başka bir amaçla işlenen fiildir. Şu var ki, bununla da
yetinilmez ve asıl olan ilahi yönlendirme sonucu insanın
giriştiği işler, sergilediği davranışlardır. Bu, kuşkusuz
Makulat'ı son gaye bilmekle gerçekleşebilir. Eşyada modeli
olmayıp kendisine varılması üstün zihni çabalarla mümkün olan
Fizik ötesi aşkın yüce değerler insana ilahi bir nitelik
kazandırır. Zaten insan, tabiatı ile ulvi ve ilahi varlıktır.
Öyleyse, manevi hayattan gaye, akil olan nefsin hayvani
nefse üstün gelmesinden, adalet ve istikameti bütün
aşağılık çıkar ilişkilerinin önüne geçirmesinden başka ne
olabilir? İnsan ilim ve fFelsefe ile tabiatı kavrama gücüne
sahiptir, Allah’ın yardımı ile kendini bilebilir ve Faal
Akılla ittisal eder.
Gerçeğe Sufilerin önerdiği
keşf ile değil arzuların ve ihtirasların denetiminde
olmadan saf düşünce ile varılabilir. Bilgi duygu ve kıyaslarla
elde edilir ama aklın sağlıklı eleştirisinden geçmeyen hiçbir
bilgi kesinlik derecesine ulaşmaz. Bilgi için aklı-kemal'e
gerek vardır. Bu, Sufilerin gördüğü hayallerle değil, akli
bilgiyle bulunabilir. İnsanların çoğu karanlıkta kalırlar,
bunlar sadece şeylerin hafifçe gölgelerini görürler.
Bazılarının ışığı ve dünyadaki renkli şeyleri gördükleri
doğrudur; fakat bunlardan pek az bir kısmı gördüklerinin
gerçeğini idrak eder. Bu sonuncular da mutlu insanlardır ki
fiilleri akılla yönetilir ve kayıtlar dışında akli
kuvvetlerini kullanırlar.
İnsanlık, gerçek
amaçlarına genel ve kapsamlı bir olay olan taakkul ile
ulaşılabilir. Bundan dolayı Tasavvuf bir hatadır ve kişiye
ucuz bir mutluluk vadeder. Oysa Filozoflar bundan kaçınmalıdır.
Yalnız saf, duru, sağlıklı, hissi ve heyecani arzularla
bozulmamış olan tefekkür, Allah'a varma kudretini taşır.
el-Gazali ile amaçta bir,
yöntemde ayrıdırlar. Hakikat'ın Bilgisi'ni elde ederek Allah'a
varmak, insanın hayvani davranışlarından kendini kurtarması
ile " adalet ve istikamet" le hareket etmekle birleşirler.
Tedbiru'l-Mütevahhid
adlı eserinde siyasi Felsefe’ye yer verir. Burada ilginç
bir toplum biçimini tasvir eder ve böyle bir toplumda
doktor ile hakimin yer almayacağını, çünkü
herkesin aldığı bilgi ve irfanla bunlara muhtaç olmayacağını
yazar. Olgunluk ve erdem böyle bir toplumu meydana getiren
bireyler için asgari müşterektir. Birbirlerine sevgi ve
erdemle bağlı olan bireyler niçin Hakimlere ve Mahkemelere
ihtiyaç duysunlar? İnsanı yaygın ilişkiler biçiminde dejenere
eden her türlü alışkanlık, tutum ve davranışları toplum, bilgi
ve düzenli yaşama tarzıyla yenerse, hata ve şaka yolunu
bırakıp manevi Doktor olarak yalnız Allah'ı seçerse; insanı
dışarıdan denetleyen Hakim ve doktorlara ihtiyaç olmaz.
el-Farabi'nin Fazıl Medine ve
es-Siyasetu'l-Medeniyye''sindeki siyasi Felsefe ileri
boyutlarda geliştirilip ütopikleşir. Yine de bu sınıf farkını
tanımaz. Bir adım daha atarak, insanların aldıkları üstün
bilgi ve kültürle kendi kendilerini yönetebilecek duruma
gelmelerini tasavvur edecek ve biraz da devlete düzeni ayakta
tutan, uygulayan "zorba" gözüyle bakacaktır. Ancak
kendisi de bunun zorluğunu veya ütopik yanını kavramış olacak
ki, insan ve toplum için bir amaç değil, doğrudan bir araç
telakki ettiği devleti, hiç değilse bu üstün bilgi ve kültüre
sahip erdemli kimselerin elinde bulundurulmasını öngörür.
Devleti tanımlaması,
yönetilen erdemli bir eğitim süreci sonunda kendi kendilerini
doğrudan yönetecek duruma gelmeleriyle artık Devletin de
işlevini kaybettiğine işaret eder. Toplumun bireyleri arasında
köklü sınıfsal ayrımlara gitmeden , insanı, bahçıvana ihtiyacı
olmayan bir açık hava fidanına benzetir. Gerçekte dışarıdan
yönlendirilmeye mahkum olması gereken insanın kendi bilgisiyle
yeterliliğe sahip olabileceğini ona çok görmemeliyiz. İnsanda
bir bakıma potansiyel halde varolan bu güçleri ve yetenekleri
geliştirmek onun amacı olmalıdır. Ama bunların kendiliğinden
su yüzüne çıkıp gelişeceğini beklemek akıllı bir tutum olmaz.
Çünkü en başta toplumun kendisi ve kişiye dikte ettiregeldiği
şartlar buna izin vermez. Bunun için erdem, Hakikat'ın
Bilgisi ve ahlaki kemal arzusunu taşıyan insan, zaman zaman
kendini toplumdan tecrid etmek zorundadır.
Münzevi Adam kimdir?
Toplum içinde yaşamasını sürdürerek kendini toplumdan tecrid
eden ve denetleyebilen insandır. İbnu Bacce
Felsefesinde hayatın güzelliklerinden yararlanan,
kötülüklerinden sakınan Münzevi Adam, fikri
kuvvetlerini geliştirmeyi başarabilirse ittisali
sağlayabilir. Bu ittisal kudretine yalnızca Münzevi
Adam sahiptir. Bu, her aşaması dikkatle izlenen bir
süreç boyunca insan teki için nasıl mümkünse, aynı düşüncelere
ve amaçlara sahip insan toplulukları için de mümkündür. Şu
halde bilginlerden ve erdemlilerden oluşmuş bir Devletin
geçici yönetimini meşru ve kaçınılmaz kılan gerekçeler de
bundan başkası değildir. İnsanı en son ve üstün amaca
ulaştıran eylemlerin tümü akıl alemindedir. Münzevi adam
bu akıl alemine kesintisiz teemmülle ulaşır. Makulat, insanın
kendi öz varlığını doğrulamasıdır. Faal Akl'a en yakın
mertebede ondan sadır olan Mukteseb Akıl'dır. İşte
insan ancak Faal Akıl vasıtasıyla kendi varlığını "akli
bir mevcut gibi anlayabilir"
Münzevi Adam ile
Münzevi hayat arasında ince bir ayrım yapar. Münzevi hayatı,
toplumdan bütünüyle kopuşu, kısaca Sufilerin genel tutumu
önerme amacında olmayan Filozof, kendi başına bu sürece
bırakılmış insanın nasıl bir zihni gelişmeye uğrayacağını
araştırır. Bu yol, bir toplum içinde nasıl bir zihni gelişmeye
uğrayacağını araştırıyor. Bu yol, bir toplum içinde yaşanan
insanlardan her biri tarafından da, sanki yanlızlarmış gibi
izlenebilir. Münzevi Adam, başkaları arasında bedeniyle
yaşamalı, cismani faaliyetlerine devam ettirmelidir. Ancak
bedeni eylemleri kendileri için değil, ruhi-nefsi eylemleri
kendi amaçları için gerçekleştirmelidir. Kısaca Münzevi
Adam, toplum içinde garip ve yalnız olmalı ve öyle
yaşamalıdır. Bu yalnız Adam profili, dünya hayatını sürgit
gurbet telakki eden Tasavvuf'un profilini çizdiği "garib
adam"ına çok benzer. Halk arasında ama kalbi Allah ile beraber
yaşamak.
Nübüvvet:
Peygamber, kendisiyle Faal
Akıl arasında bütün perdelerin kalktığı kimsedir. Üstelik
bu, bu dünyada gerçekleşir. Tanım gereği sıradan insanlardan
başka, Hakikat'in Bilgisi'ni arayan Filozoflardan daha
üstündür.
İnsan akıl sahibi bir
varlıktır ve insan aklı İlk Akl'a en uzak mesafede durmaktadır.
İttisal, bir tür çevrimin tamamlanması olduğuna göre,
amaç da ilk yaratılan İlk Akıl'la ondan hayli uzağa
düşen insan aklının birleşmesidir. Şu var ki akılların
mertebeleri var; sözgelimi bazı akılların doğrudan İlk
Akıl'dan türemişken, bazıları ise diğer akıllardan
türemişlerdir.
el-Gazalinin kalp
gözü’ne karşı o akıl gözü’nden bahseder.
İnsandaki Bilgi, Allah'ın bağışı olan Kalb Gözü
aracılığıyla varlıkları, aklındaki mükemmel varlıklarıyla
görmesi demektir. Elbette Allah'ın bu bağışı, her insanda
farklı farklı derece ve nisbetlerde tecelli eder.
Kimdir
havas? Havasul Havas kim olacak? Peygamberdir bu.
Peygamber' dedi Akıl Gözü, en yüksek derecede tezahür eder;
bundan dolayı Allah'ı ve yaratıklarını kamilen ve hakkıyla
ancak Peygamberler bilebilir; onlar öğrenmeden ve öğretmek
için de bir çaba sarfetmekten, kendi kusursuz Akıl Gözleriyle
ruhlarındaki latif bilgiyi idrak edip haz alırlar.
Peygamber’in hemen aşağısındaki mertebede en seçkinleri
Sahabeler olan Veliler gelir. Sonra Filozoflar.
Aristoteles’inde
içinde yer aldığı bu topluluk sayıca azdır. Filozoflar Burhan
Ehli olup, burhana dayalı bilgiler sayesinde insan aklı ile
İlk Akıl arasında yakınlaşma sağlarlar. Sufiler ise,
öğrenme ve kazanılmış bilgiye dayanmadan Marifetullah’a
ulaşırlar. Bunun en iyi örneğini
el-Gazali
ortaya koymuştur.
Şeriat:
Risaletu'l-Veda'da
şöyle der: " Beşeri kemale ancak Peygamberler’in Allah'tan
getirdikleri şey sayesinde ulaşılabilir. Allah'ın hidayetine
tabi olan asla sapıtmaz."
Alemin Kıdemi:
Aristotelescidir.
Ay-Altı ve Ay üstü varlıkların hareketlerine ilişkin
geliştirdiği düşünceleriyle
es-Sicistani'nin görüşleriyle büyük bir benzerlik
içindedir. Müfret olaylara bağlı ve mutlak olmak üzere
iki hareket vardır. Kuşun uçması, araçların sürülmesi, hayvan
ve insanların yürümesi, birinci kategoriye giren hareketlerdir.
İkinci kategoride olan hareketler ise başlangıçları ve sonları
olmayan sürekli ( dairevi) hareketlerdir. Örneğin aletleri
iten kuvvet, yıldızları, felekleri döndüren kuvvet vb. Bu tür
hareketler sürekli olmalarından dolayı şerefli ve yücedirler.
Bu düşünce daha sonraları
İbnu Tufeyl'de
de tekrarlanacaktır. Bu sürekli olan hareketler de dairevi ve
düz olmak üzere ikiye ayrılır. İbnu Bacce burada
varlığın kozmik düzenini genel bir ilke içinde düşünen
geleneksel İslam Astronomisini ilgilendiren feleklerin ve gök
cisimlerinin uzaydaki hareket şekillerini geometrik olarak
çizmiş ve gezegenlerin yörüngeleri üzerinde durdu.
Sonlu
fasid varlıklara gelince. Özellikle insan tipi varlıkların
ortaklaşa özelliklerini, niteliklerini ifade eden Genel
Ruhi Suret; buna Akli Suret de denebilir. İnsan
olarak her ferdin kendi özel tip ve karekterini ifade eden
Özel Ruhi Suret; buna şahsiyetlerin fertlerine göre
değişip farklılık gösterme olayı da demek mümkündür. Son
Cismani Suret de, biyolojik ve fizyolojik bir özelliktir
ki, herkesi diğerinden ilk bakışta kendine özgü bu dış
özellikle tanıyabiliriz.
Faal
Akıl ve Feleklerin Akılları düşüncesi
el-Farabi ve
İbnu Sina'nın feyz
teorisine dayanır. Ona göre ay-altı alem ve içindeki
olaylar sınırlı ve sonludur. Her birinin bir başlangıcı ve
sonu, itici güç ve dindirici, söndürücü etkeni vardır. Çünkü
bu alem, zaten kevn ve fesat dünyasıdır. Ancak
ikinci tip hareketlerin kendini gösterdiği varlık dünyası için
aynı özellik ve nitelikleri söz konusu etmez. Bu açıdan,
feleklerin ve yıldızların, yani üst-gök cisimlerinin
hareketlerinde başlangıç ve son kabul etmez, kendisi de kıdem
fikrini benimsemiş izlenimi verir.
el-Gazali
kritiğinde bir mukaddimedir o. Münzevi adamı ise
İbnu Tufeyl
için ilham kaynağı olmuştır. Ama o toplumdan soyutlanmış,
doğada yalnızdır.
Erdemler ve ahlaki tutumlar nefsi yüceltirse, bu insanı
hayvani nefse baskın kılar. Kişi toplumdan soyutlanmadan ve
fakat bir sosyal çevre içinde yalnız yaşayarak bu derin ruhi
tecrübeyi yaşayabilir.
Düşünceleri 17.yy.da
Spinoza
için arkaplan verdi.