İbnu Tufeyl

Ebu Bekr Muhammed ibnu Muhammed ibnu Tufayl el-Kaysi el Ebdulisi el Kurtubi el İşbili.   Abubacer

(1106-1185/6)

 

       Gırnata'da Vadi-i Aş'da doğdu. Muvahhidi sultanı Ebu Yakub Yusuf'un özel hekimliğini yaptı. Sultan’ın vezirliğini de yaptığı söylenir. Sultan’ın zengin Kütüphanesi’nde zamanının büyük kısmını kitap okumakla geçirdi. İbnu Rüşd'ü Sultan’a takdim etti. Ünlü kitabı Hayy bin Yakzan 14.yy.dan başlayarak dünyanın belli başlı dillerine çevrildi. [1]  Merakeş’te öldü.

       Felsefe, Tıp, Şiir ve Astronomi ile ilgilendi. Öğrencisi el-Bitruci'nin Ketebau'l- Hey'e adlı Kitabının önsözünde yer alan bir kaydına göre, Pythalamius'un Astronomiyle ilgili teorisini ciddi anlamda sarsacak bir takım gözlem ve düşünceler geliştirdi. İbnu Rüşd'de "Maverau't-Tabia" adlı eserinde benzer şeyler söyler:" İbnu Tufayl Astronomi konusunda özel ve seçkin bir görüş geliştirdi."

       Felsefe tarihçileri O'nu es-Suhreverdi ile birlikte İşraki Felsefe içinde anarlar. O'nun işrakiliği biraz farklıdır. es-Suhreverdi [2]eski iran kültürü ve dinlerinde var olan bir takım felsefi öge ve kavramları, İslami normların yardımıyla yeniden yorumlamaya çalışırken Hermes, Platon ve Zerdüşt arasında ifadesini yepyeni bir irfan felsefesinde bulan uzlaşmaya gitti.

       İbnu Tufayl'ın başta gelen amacına ulaşmak için bnu Sina, el-Gazali (ö.1111)ve İbnu Bacce'den yararlandı. Bir yandan  Aristoteles'i (ö.MÖ.322) Yeni-Platoncular’la, diğer yandan el-Gazali'yi İbnu Bacce ile uzlaştırmaya çalıştı.

       İbnu Tufayl Hayy da yüce alemlerin nuru ile aydınlanan tabii insan ruhunu şahıslaştırır ve ruh doğru anlaşıldığında, sözlerini mecazi olarak yorumlamamız gereken Peygamber'in nefsine tekabul eder.

       İbnu Tufayl'ın Hayy'ı tabiatla başbaşa ve toplumsal, beşeri-kültürel her türlü etkiden uzak bir çevrede Hakikat'ın Bilgisi'ni, varlığın sırrını keşfeder; bu vardığı sonuçlar Qur'an ve Sünnet'in ifade ettiği Hakikat’tir ve bunlar saf aklın kavrayışına açıktırlar. Ancak  halk yığınları hem bu bilgilere ulaşamaz, hem de uzak tutulmaları onların yararınadır.

       Ünlü Kitabını, İbnu Sina'nın Hikmeti Meşriki adlı eserinde [3]dile getirdiği bazı sırların açıklanması kendisinden istenmesi üzerine kaleme almıştır. Ona göre, İbnu Sina, akli muhakeme biçimini Hakikat'ın Bilgisini elde etmede tek geçerli yöntem kullanmaktan çok, sözünü ettiği durumlarda Allah'ı arayanların "zevk ve coşku yolu" ile ulaştıkları aşamaları gösteren bir filozoftur. Yoksa onu salt meşşai bir filozof olarak ele aldığımız zaman Aristoteles (ö.MÖ 322) ve el-Farabi gibi, İbnu Sina'nın eserleriyle gelen Felsefe’nin bu amaç için yeterli  olduğunu sanmak yanlış. Endülüs'te Felsefe ve Mantık yaygınlık kazanmadan önce, bir takım seçkin insanlar ömürlerini Matematik öğrenmekle geçirdikleri, sonra gelenler buna Mantık öğretimini ilave ettikleri halde yine de Hakikat'e ulaşacak düzeye yükselmediler.

       Felsefeciler’le kıyasalandığında Hakikat'ın Bilgisini elde etmede Sufiler'e öncelik tanır. "Bu hale ulaşan kimselerden bilgide derinleşmeyenler hadlerini aşarlar ve akılla bağdaşmayan, dinin dış yüzüyle uyuşturulması mümkün olmayan kimi iddialarda bulunurlar. İşte bu nedenle kimisi , Kendimi tesbih ederim, benim şanın ne büyüktür- kimisi - Ben Hakk'ım- kimisi - Cübbemin altında Tanrı'dan başkası yoktur- gibi sözler, şatahat söylediler."

       O'na göre el-Gazali, bu yüksek makama erişmekle birlikte ilimlerdeki yetkinliği sayesinde kendini bu sözlerden korumasını bildi. Ancak el-Gazali'de bir takım çelişkiler, birbirini tutmaz sözler tesbit edilebilir. Bir yerde küfrü gerektirdiğini söylediği bir şeyi başka bir yerde mubah kılar. Tehafut’ta cismani haşr'a ilişkin görüşlerinden dolayı Felsefeciler’i tekfir ederken, Mizan da Felsefeciler’in bu konudaki görüşleri ile Sufilerin görüşlerinin benzerlik gösterdiğini, Munkız'da ise kendi inançlarından Tasavvuf önderlerinin inançlarıyla uygunluk içinde olduğunu söyler.[4]

       el-Gazali'nin Cevahir, Makasıdu'l-Unsa ve Kitabu'l- Mişkat adlı kitapları konusunda da eleştirici düşünceler sergiledikten sonra İbnu Tufayl, bu anlattıklarından dolayı yine de el-Gazali'nin içinden çıkılamaz dipsiz bir kuyuya düştüğü vehbine  kapılmamak, el-Gazali'yi Allah'ın zatı konusunda çokluğa inanmış olmakla suçlamamak gerektiğini vurgular. Aksine el-Gazali mutluluğun en yüksek düzeyine ulaşmış, onurlu ve kutsal aşamalara erişmiştir. Bundan kimsenin kuşkusu olamaz.

       Akıl, zeka gücü ve duyu organları sağlam, fakat anadan doğma iki gözü kör bir adam düşünelim: Bir kör, içinde doğup büyüdüğü şehrin bütün sokaklarını, camilerini, han ve hamamlarını, hatta belli başlı insanlarını tam anlamıyla bilip tanıdıktan sonra gözleri bir gün aniden açılıverse, körken tanıdığı ve bildiği şeyler ile gözleri açıldıktan sonra gördüğü şeyler arasında salt bilgi açısından hiç bir farklılık bulmayacaktır. Çünkü herşey eskiden bildikleriyle tamı tamına uygunluk içindedir: Fakat bu yeni durumda kendisinde birir diğerine bağlı iki şey duyar: Birincisi, bu yeni bilginin öncekinden daha "açık" olması;  ikincisi de, bu bilgi nedeniyle büyük bir "tad ve zevk" almasıdır. İşte ikinci bilgi aşamasına ulaşamayan, bilgiyi akıl yürütmeler, çıkarsamalar yoluyla kazanan kimselerin durumu, anadan doğma körün görmezlik dönemindeki durumuna benzer.

       "Aralarını ayırmaya ve ayırımlarını belirtmete çalıştığımız düşünür ve Felsefeciler’in kavrayışı ile Sufilerin kavrayışından birincisiyle fizik evrene, ikincisiyle fizikötesine ilişkin kavrayışlar anlatılmak istenmemiştir. Çünkü bu iki bilgi arasındaki ayırım açıktır ve aralarında hiçbir benzerlik yokur. Bu iki kavrayış biçiminden amacımız her ikisinin de aynı soruna, yani fizikötesine ilişkin bilgilerdir. Bu her iki bilginin gerçek ve doğru olmaları bakımından bir benzerlik ortaya çıksa bile, yine de birbirinden ayırdedilmeleri zorunludur."

       "Eğer zevk ve müşahede ehlinden olmayı seçerek Allah ile huzur aşamasına ulaşmış ermişlerin yaşadığı durumu istersen, yapacağın şey onları izlemek ve görmektir. Yoksa o gerçekliği olduğu gibi yazıya dökmek mümkün değildir."

       " Çünkü Muhammedi yasalar sırların açığa vurulmasını yasaklamıştır."

       Roman kahramanlarını seçerken, her birini farklı bir bilgi mertebesini temsil edecek şekilde düşündü. Issız adada Hakikat'i arayan Hayy Filozof’u, Absal , Sufi’yi ve Salaman kurallara bağlı Din alimi tipini temsil eder; şu var ki her üçü de (Felsefe, Tasavvuf ve Şeriat) aynı ezeli Hakikat'in değişik versiyonlarıdır. İnsanı yetenek, algı ve kavrayış düzeyleri ile bunlara bağlı ifade biçimlerinin değişmesi, birden çok hakikat olduğu anlamına gelmez; tam tersine varlıktaki Birlik ilkesine çok sayıda yollar izlenerek ulaşılabileceği gerçeğini gösterir. Her biri Hakikat'e birer gönderme olan farklı anlatımlar ve bunlara bağlı teşekkül eden fırka, mezhep ve ekoller, kendilerini mutlaklaştırıp çatışmalara yol açmadıkça evrensel düzeyde zengin bir çoğulculuk gelişir, böylelikle herkesin önüne kendi yetenek ve zevkine uygun seçenekler konulmuş olur.

        İbnu Bacce'nin geliştirdiği Felsefe’nin düşünme ve akıl yürütmeye dayandığını, İbnu Bacce'nin kendisinin de bu düzeye vardığını, ne var ki orada kalıp daha yükseklere çıkamadığını söyler. İbnu Tufayl'in sözünü ettiği  bilgi ise İbnu Bacce'nin ulaştığı düzeyin çok üstündedir. İkisi aynı şey olsa bile, gözle görmek başka, dolayımlı olarak edinmek başkadır.

       İbnu Bacce'ye yetişemediğini ve onu görmediğini belirten İbnu Tufayl, O'nu aşan, O'ndan daha sağlam bir düşünceye ulaşan kimse yoktur, der. Ama taşıdığı büyük bilgi hazinesini kendisiyle birlikte İbnu Bacce'nin Münzevi Adam teorisini geliştirme iddiasını taşır.

       Kitabının girişinde el-Farabi'yi  sert bir dille eleştirir. Kendisine ulaşan Kitapların çoğu Mantık üzerine olduğunu belirttikten sonra Felsefe’ye ilişkin kitaplarında sayısız kuşkular olduğuna dikkat çeker. O'na göre el-Farabi'nin düşünceleri arasında açık bir çelişki gözlemlenebilir. Medinetü'l-Fazıla adlı Kitabında kötü ruhların öldükten sonra ebedi olarak acılar içinde kalacaklarını söylerken Siyasetu'l-Medeniye de bunların yokluğa karışacaklarını, ancak yetkin ruhların sürekli olacaklarını söyler. el-Farabi'nin ahlak görüşünü aktarıp insani mutluluğun yalnız bu dünya yurduna özgü olduğunu söylemekle temelsiz bir görüşe kapıldığını, hurafeye düştüğünü açıklar. Çünkü iyinin de, kötünün de sonu yokluksa, bu bütün yaratılmışları Allah'ın rahmetinden umutsuzluğa düşürmektir ki, bu bağışlanmaz bir yanlışlıktır.

       el-Farabi Peygamberliği yalnız tahayyül (imgeleme) gücüne özgü bir iş olarak nitelemiş, Felsefe’nin Nübüvvetten daha üstün olduğunu söylemiştir. İbnu Tufeyl'e göre bu asla kabul edilemez.

       O, İbnu Sina'dan ilham alan bir işrakiydi. İbnu Sina'yı Aristoteles'i (ö.Mö.222) yorumlayan, açıklayan biri göstermekle beraber Şifa'nın Mantık bölümüne dayanarak temelde İbnu Sina'nın kendi anlayışının Aristoteles'e muhalif olduğunu açıklar ve gerçeği arayanlara İşrakiye Felsefesi üzerine yazdığı esere başvurmalarını tavsiye ettiğini söyler. Bunu açıkça itiraf eder: "Bizim elde edebildiğimiz bilgi, el-Gazali'nin ve İbnu Sina'nın eserlerini inceleyerek, birbirleriyle karşılaştırarak, daha da açmaya çalışarak ve bunlara günümüzde çıkan görüşleri  ekleyerek edinebildiğimizdir."

       "İstediğin bilgileri Hayy ibnu Yakzan adını verdiğim bir hikaye aracılığı ile iletmeye çalışacağım. İbnu Sina'nın insanları yola girmek için isteklendiren, özendiren, akıl ve zeka sahiplerine ibret veren Hayy ibnu Yakzan ile Salaman ve Absal adlı mesellerinden ilham alarak kurduğum bu hikayeyi iyi izlersen Hayy ile birlikte istediğin gerçeklere ulaşabilirsin."

       İbnu Tufayl, önce düşünme yoluyla belli bir bilgiye ulaşır, sonra müşahede yoluyla belli bir zevke varır. Amacı, daha yüksek aşamalara ulaşmak, kendisinden bilgi isteyenleri taklitcilikten kesin bilginin doruklarına, düşünce ve akıl yürütme alanından "şuhud" alemine ulaştırmak ve gördüğü şeyleri göstererek onların bilgisini kendi bilgisine bağımlı olmaktan kurtarmaktadır.

       Hayy O'nun bize ulaşan tek eseridir. Felsefi görüşlerini bir olayı hikaye ederek anlattı. 14.yy.dan itibaren belli başlı bütün dünya dillerine tercüme edilerek, gerek felsefi içeriği gerekse edebiyat alanında  getirdiği anlatı, roman hüviyetiyle Avrupalıları etkiledi. Dünyada "Felsefi romanın olduğu kadar Robinsonad adasal roman türünün de önemli bir örneğidir.

 

       Hikaye'nin Özeti:

       Hayy, Ekvator'un altında Hint Adaları’nın birinde anasız ,babasız bir takım tabii şartların oldukça duyarlı yöntemler ve yollarla bir araya gelişiyle varolmuştur. Topraktan mayalanarak sıcak, soğuk, ıslaklık ve kuruluğun birbirine karışmasıyla. İkinci varsayım ise, geleneksel kültürlerde ve dinlerde çoğunlukla ittifakla savunulduğu gibi Hayy'ın bir anne ve babadan dünyaya geliş hikayesine dayanır. Bol miktarda Qur'ani motifin kullanıldığı bu ikinci varsayımın kendinden türemeye dayanan birinci varsayıma göre İbnu Tufayl'in tercihi olduğu anlaşılır.

       İbnu Tufayl'ın birinci varsayıma dönüşünün amacı, ruhun ,bedene girişini, ilahi bilgi, nur ve gerçeklikleri kabul edebilecek yüksek seviyelere gelişini adeta ilk insan Adem'in topraktan yaratılışından yola çıkarak anlatma, bu arada Tabiat Felsefecileri ile bu düşünce  arasında uzlaşma kurmak amacıyla bilinçle kullandığı bir malzemedir. Der ki: " Hayy'ın ortaya çıkışı üzerine iki varsayım olduğunu belirtmiştik. Buraya kadar bu iki varsayımı sergiledik. Bundan sonrası için bütün Filozoflar aynı görüşte birleşmektedir"

       Başlangıçta onu yavrusu sanarak anneliğini üstlenen Ceylanla olaylar başlar. Yırtıcı hayvanların olmadığı, fakat başta insan olmak üzere diğer canlıların yaşaması için oldukça elverişli tabii şartlara sahip olan bu ıssız adada anne-ceylan yavru-Hayy'ı iki sene bereketli sütüyle besler. Ceylan'ın koruyucu ve şefkat dolu kucağında yetişen Hayy, zamanla annesini taklid eder, onun gibi sesler çıkarır; ancak insan yaratılışının sahip olduğu özellikler ve yeteneklerle fazladan diğer hayvanların ve kuşların seslerini, kendi aralarında anlaşma tarzlarını öğrenir. Burada Süleyman'ın kuşların dilini bilmesi motifine dikkat edilmeli. Ama Hayy, zamanla hayvanlarla kendisi arasında temel bir ayırım olduğu bilincine varır. Onları daha yakından gözlemler, çevresi üzerinde düşünür. Adem'in cennetteki motifine uygun olarak onda ilk uyanan insani duydu utanma olur ve avret yerlerini örtme gereğini düşünerek onlardan farklılaşır.

       7 yaşına geldiğinde çevresinin kendisine sunduğu tabii malzemeleri kullanmayı öğrenir; sözgelimi sarmaşıklardan kuşak, ağaç dallarından sopa yapar, ellerini daha maharetle kullanır, becerilerini artırır.

       Anne Ceylan yaşlanıp güçten düşünce Hayy artık onu beslemenin, ona bakma sırasının kendisine geldiğini "akl" eder ve ona bir süre bakar. Ceylanın ölümü ile sarsılır. Annesini kaybetmiş bir öksüzün derin psikolojik sarsıntısı içinde ne yapacağını bilemez. Ceylanın ölü vucudunu araştırmaya girişir, onu hareketten kesen şeyin ne olduğunu öğrenmeye koyulur. Amacı hasta sandığı ceylanı iyileştirmek iken, ölüm denilen o müthiş gerçekle karşılaşır ve bu, onu canlılara can ve hareket veren temel, neden fikrine götürür. Hayy, cann/ruh'u keşfettikten sonra, salt cisim ve madde olan beden gözünde önemsizleşir. Demek oluyor ki, bedene güzelliği, canlılığı veren bedenin kendisi değil, kendince kalb'te olan, ama bedeni terkedince herşeyi de beraberinde alıp götüren şeydir. Zaman'la cana karşı değerini iyiden iyiye kaybeden cisim leş olur, üstelik kokuşur. Bu sırada Hayy'ın imdadına kavga eden, sonra biri diğerini öldürüp toprağı eşeleyerek öldürdüğünü çukura gömen iki karga yetişir. Bu, Adem'in iki oğlu motifidir. Hayy, gözlemlerine devam ederken, bütün canlı varlıklarda ve Ceylan'da olan  şeyin  ne olduğunu düşünmeye başlar. Bu, her hayvan ve bitki türünün çok sayıda bireyleri ve türevleri vardır fikrini uyandırır onda. Şu halde kendisi de bireylerden oluşan bir türden başkası değildir.

       Dış dünyada olup- bitenleri gözemler ve deney yoluyla tanımaya çalışırken, onun insani düşünce ve bilgi ufkunu kökten değiştiren bir başka olay da, adanın ormanlık kesiminde- muhtemelen yıldırım düşmesi sonucu olmalı bir yangının çıkması ve Hayy'ın  ateşi ilk defa görüp tanımasıdır. Ateş ona inanılmaz bir güç olarak görünür. Çeşitli yöntemlerle ateşle giriştiği ilişki sonucunda onun hem yakıcı, hem ısıtıcı ve hem aydınlatıcı olmak üzere üç özelliğini keşfeder. Ateşi, söndürmeden devam ettirmenin yollarını öğrendikten sonra, günün birinde kıyıya vurmuş cansız bir balığı içine atınca etin olağanüstü bir lezzet kazandığını öğrenir. Böylelikle ateşin dördüncü bir işevini öğrenmiş olur. Bu olay, onun  çeşitli hayvanları avlayıp- tabii kendince yenebilecek olanları- ateşte pişirme düşüncesine götürür. Kültürel antropoloji bakımından İbnu Tufayl'in toplayıcılığı avcılıktan önceye aldığını gösterir bu olay. Hayy'da ateş, korku yanında hayranlık ve sevgi duygularını uyandırır. Ama onun ateşle giriştiği ilişki, Hayy'da "ısı ve sıcaklık" kavramının canlılarda ki "can" ile "ateşteki nitelik" arasında dolaylı bir bağ kurulmasına yol açar ki, bu hayvanlarda gördüğü ve onlara canlılık katan sıcak şeyin ateşteki sıcaklıkla benzerlik kurmasının da temel nedenidir. Sonunda hayvanlar üzerinde yeni bir gözlem yapmaya başlar; hayvanların diğer organlarını, bunların durum ve düzenlerini, nicelik ve niteliklerini, canlılıklarını sürdürebilmek için kalbdeki "sıcak" buhardan yararlanma biçimlerini, gövdede kaldığı sürece nasıl kaldığını ve belli bir süre için tükenmediğini araştırmağa girişir.

       20 yaşına geldiği zaman, hayvansal ruh başta olmak üzere bu türden epey bilgi edinmiş olur.

       Hayvanları bu tabiatın canlı ortamında çok yönlü deney ve gözlemlerde bulunarak araştırırken, Hayy, onlardan daha üst bir aşamada yararlanmayı öğrenir; hayvanların derilerinden ayakkabı ve elbiseler yapar, kıllarından ipler, halatlar elde eder. Hayvanlar üzerindeki araştırma ve çalışmaları, çok geçmeden onları evcilleştirme düşüncesini doğurur onda. Hatta hayvan boynuzlarını ateşte kısmen eriterek ya da yontarak aletler, silahlar elde etmeyi öğrenmek de O’nun vaktini almaz.

       Hayy'da bu aşamada doğacak temel düşünce bütün canlılarda görünmeyenin birliğidir. Gündelik hayatını düzene koyup da teorik araştırmalarını gözlem ve deneylerle birleştirince,  kevn ve fesat olan maddi tabiatın varlık dünyasını, hayvan, bitki, maden, taş ve toprakları, bunların türlerini ve niteliklerini daha yakından ve bir takım sonuçlara varmak amacıyla araştırmaya başladığını görüyoruz. Artık Hayy'ın gözünde bütün nesneleri özgün kılan, birbirinden ayıran özelliklere baktığında evren sayılamayacak çoklukta yeni bir tezahüre kavuşur. Paradoksal bir şey ama doğru: bir yanda birlik, öte yanda çokluk. Kesret'te vahdet. Ancak varlıklar, yalnızca etkilerinin ayırımıyla birbirlerinden farklılaşıyorlardı. Kendi organları, çokluk olmakla birlikte, insani-ruh denen bir özde birlikte asıl ifadelerini bulmuyorlar mıydı? Bir adım daha atınca, türlerin bireyleri, iç ve dış yapıları, duyum ve davranışları bakımından benzeşiyorlardı. Ama türlerin bireylerinde ayrı ayrı bulunan ruh, aslında tek bir ruhun parçalarından başka bir şey değildi. Adeta değişik kaplara dökülen aynı su gibi, ruh da yüreklere dağılmış gibiydi. Şu halde ruha ilişkin çokluk, bulunduğu yerin çokluğudur.

       Hayy, tüm hayvan türlerini tek bir ruha indirgedikten sonra, ve defa bitkileri gözlemler. Bitkilerde de tıpkı hayvanlarda olduğu gibi ortak bir ruhun varolduğu sonucuna varır. Ancak burda da durmaz ve bu sefer iki cinsi birlikte düşünmeye başlar. Görür ki, bitki ve hayvanlar arasında ortak bir nitelikte ifadesini bulan bir birlik vardır; ama bu nitelik hayvanlarda belli bir yetkinlik kazanmışken, bitkilerde daha düşük bir düzeyde kalmıştır.

       Gözlem, akıl yürütme, kıyas ve mantıksal çıkarımlara dayalı araştırmalarını ve düşüncelerini ilerletir. Cansızları gözler. Bir uzama sahip olan cisimler, soğuk, sıcak, renkli ve renksiz gibi bazı özellikleriyle  yani nicelikleriyle birbirlerinden ayrılıyorlar. Ama aralarında sürekli bir değişme ve dönüşme de var. Ancak, "bitki ve hayvanları ilk bakışta kendiliklerinden kaynaklanıyor gibi görünen sözkonusu eylemlerden soyutlayarak düşününce  onların da sonuçta bir tür nesne  oldukları" görülüyor.

       Bu nesnelerin gerçekte tek bir varlık oldukları sonucunu doğurmaz mı? Demek oluyor ki tüm nesneler birdir. Aralarında hareket türünden farklılık varsa bile, bu özellik onların cisimliklerinden değil, ilave, artık bir nitelikten kaynaklanıyor olmalı. Bunun yanında her cisim kendine ait bir biçime (suret) sahiptir. Hayy'ın cisimlerin biçimlerine ilişkin vardığı bilgi, akledilebilir varlık dünyasında ulaştığı ilk bilgidir. ( Aristotelese gönderme olabilecek bir düşünce). Hayy, çok geçmeden madde kavramını da keşfeder ve her cismin madde ve suret'in birleşmesinden meydana geldiğini anlar. Madde hiç değişmediği halde, form sürekli değişiyor, kendine özgü etkilerle kendini gösteriyordu.

       Bu serüven O'nu Allah fikrine ulaştırır. Hayy, şimdiye kadar bir bakıma zaruri bilgilerle bu sonuçlara varmıştı; ama aslında yaptığı kesin ve kapsamlı gözlemler, tekrar etmekten bıkmadığı deneylerde onun bu sonuca ulaşmasında önemli pay sahibidir. Her yaratılmış olan için bir Yaratıcı varlığın bulunması kaçınılmazdır. O güne kadar bütün öğrendiklerini bu bilgi ışığında yeniden gözden geçirince, bunların tümü de muhdes şeyler, mahluk ve nesneler olarak ortaya çıkar. Şu halde bunları kesin olarak yaratan Aşkın bir Güç vardı. Bu arada suret ile ilgili görüşünü yeniden ele alınca bütün biçimlerde ulaştığı aynı sonuca göre, önceleri biçimden kaynaklanır sandığı etkilerin gerçekte biçinden değil, biçimi bir araç gibi kullanan bir Varlığın eseri olduğunu anlar. Bu Varlık aşkındı, ilk nedendi, temel ilkeydi ve zorunluydu (İbnu Sina'nın Vacibu'l-Vucud tanımına gönderme)

       28 yaşında Zorunlu Varlığı tanıma isteğinden başka daha önemli bir şey kalmamış gibiydi. Tabii henüz duyular dünyadan kopamadığı için bu varlığı duyularla tanımayı tasarlıyordu, üstelik "bir" veya daha çok mu olduğunu da kesin olarak bilemiyordu.

       Hayy, Yaratıcı Özne veya Mutlak Varlığı uzayı dolduran kozmik olaylarda aramaya iten neden, gözlediği sonlu, sınırlı ve üç boyuta sahip cisimler dünyasının yetersizliğidir. Ne var ki, Hayy, daha ilk gözleminde gök cisimlerinin de üç boyutlu özelliğini tespit etmiştir. Öyleyse bir uzama sahip olan her şey bir cisim olduğuna göre, yıldızlar ve felekler de birer cisimdir. Ama bu arada akıl gücüyle Yaratıcı Varlığı bulmanın imkansız olduğunu anlamakta gecikmeyen Hayy, sonunda bu büyük gök kubbeyi içindeki bütün varlıklarla bir canlı organizma saydı. " Bütün gökler içerdikleriyle birlikte bağımsız bir özneye muhtaç tek bir şeydir."

       "Acaba evren yoktan mı varolmuştu, yoksa kadim miydi?"

       İbnu TufeylHayy'ın düşünce sürecinde açık bir tercih yapmaktan kaçınır. Her iki görüşünde güçlüklerini anlatırken, sözgelimi evrenin yaratılmamış olduğunu savunan Aristotelesci görüşün açmazlığı hakkında şöyle der: " Evren, sonradan varolan, açıkça yaratılmamış olan varlıklardan tümüyle arınmış olmadığına göre, yaratılmamışlıktan arınmayan bir varlığın yaratılmışlardan önceliğini düşünmek de saçmadır. Şu halde yaratılmışlar üzerinde önceliği olmayan herhangi bir varlık da zorunlu olarak yaratılmış olacaktı."

       Yaratılma düşüncesinin zorluğu ise şöyle: "Çünkü evrenin yokluktan sonra yaratılmış olması, zamanın ona öncelik kazanması demektir. Sonradan olmaktan çıkan anlam budur. Oysa zaman evrenin bir parçasıdır." Buna ek, Yaratıcı evreni niçin daha önce yaratmadı da sonra yarattı?

       Hayy, bu sorular üzerinde düşünmekten yorgun düşünce, bu görülerin sonuçlarını tefekkür etmeye başlar. Bu, Hayy'ın kişiliğinde İbnu Tufayl'ın konuya ilişkin gerçek tutumunu yansıtır. Evrenin yoktan var olduğunu kabul etmek bizi şu sonuçlara götürebilir: Evrenin kendi kendine varolması mümkün değildir.  Onu varedecek bir özne, bir Yaratıcı Varlık olmalıdır. Bu Varlığı 5 duyu ile algılayamayız. Hem bu yaratıcının cisim ve cisimsel olmaması gerekir. Çünkü "cisimler hem 3 boyutlu, dolayısıyla sınırlıdır hem de duyular cisimleri ve cisimsel olan nitelikleri duyumsayabilir. Yaratıcı madem ki duyumsanamıyor. Şu halde tahayyul de  edilemez; çünkü tahayyul, duyumsanabilen nesnelerin gölgelerini, biçimlerini zihinde canlandırmak demektir.

       Aristotelesci görüşü kabul etmenin doğurduğu sonuçlar ise şudur: "Evrenin hareketi başlangıçsız, ezele doğru sonsuz olmalıdır. Varolduğu zaman durağanlık hareketini incelememelidir. Oysa hareket için mutlaka bir muharrik gerekir. Gökleri hareket ettiren Güç, ne göğün kendi cisminde, ne de kendisinin dışındaki başka bir cisimde bulunan bir güç olabilir. Öyleyse o güç, cisimlikten ayrı ve cisimsel niteliklerden hiçbirisiyle nitelenemeyen bir şeyde bulunmaktadır."

       Hayy, evreni öncesiz varsaydığında ya da zıddında ulaştığı sonuçlar aynı olur: " her iki durumda da cisim olmayan, ne cisme bitişik, ne de ondan ayrı, ne cismin içinde, ne onun dışında olan bir varlığın zorunluluğu kesinlik kazanıyordu." Bu varlık ise bütün bu durumların üstünde ve cismin her durumundan münezzeh ve yücedir. Demek ki bu Varlık, bütün varlıkların varoluş nedeni ve ilkesidir. Bütün varoluş bu Mutlak Varlığın eseri ve malulüdür. Herşeyin varlığı bu Varlığa bağlı ve bağımlıdır. O, varolmasaydı hiç bir şey varolmazdı.

       "Varlıkla zaman bakımından O'ndan sonra olmasalar bile özsel, zati sonralık bakımından O'ndan sonradırlar. Nasıl elde tutulan bir cisim hareket ettirildiği zaman, elin hareketi ile cismin hareketi aynı anda başlarsa, cismin hareketi zaman bakımından elin hareketinden sonra olmasa bile, zati olarak elden sonra ise, tıpkı bunun gibi, bütün evren o varlığın yaratığıdır ve zamanca değil, zati sonralık olarak O'ndan sonradır. "Yasin 82"

       Hayy, bu yaklaşım biçimiyle her şeyi yeniden gözlemlemeye başlayınca nesnelerin en aşağı tabakalarında bile Mutlak Yaratıcı varlığın sonsuz güzelliğinden, eşsiz sanatlarından olağanüstü şeyler, izler, işaretler görmeye başlar.

       İbnu Tufayl'ın  Felsefe’ye getirdiği yenilik, konunun kendisi üzerinde durmak yerine, sonuçları üzerinde durmanın daha anlamlı olacağını vurgulaması; buna bağlı olarak her iki durumda da sonucun bizi mutlak bir Yaratıcı fikrine götürmesine ısrarla işaret etmesidir.

       Şematik akılcılığı tanımayan İşraki Filozof’un konuya kazandırdığı yaklaşım kendi bütünlüğü içinde tutarlıdır.

       35 yaşında Hayy yüce varlığı, duyu, tahayyul ve akıl yürütmelerin ötesinde salt ve yoğun tefekkürle bulur. Hayy aynı zamanda gezegenlerin hareket ve konumlarını, üstte olanların altta olanlarla ilişkilerini gözlemleyerek kendi de çevresinde yaşayan canlı varlıklarla arasındaki ilişkiyi belirleyecek bir takım ahlaki ilkelere varır ve bunları doğru olarak tespit eder. Bu bilgiler, Hayy'ın Peygamberler’in getirdiği ilahi mesajın kaçınılmaz olarak öngördüğü bir takım kurallar, hukuki düzenleme esasları ve toplumsal davranış biçimlerinden, Şeriat fikrinden başkası değildir. Hayy'ın, sözgelimi kendinden zayıf bir hayvana veya bir engel nedeniyle güneşten ya da sudan uzak kalmış bir bitkiye karşı yerine getirmesi gerektiğini öğrendiği ödevi, biz rahatlıkla insanların bir arada yaşadığı toplumsal hayatın dayandığı bazı hak ve görevlerin aynısı veya başka bir ifadesi olduğunu söyleyebiliriz.

       Hayy, gezegenleri, mükemmelliği temsil eden ve Allah'ı bilmeye en yetenekli bir öze sahip olmak konusunda insandan daha üstün ve hak sahibi görüyordu.

       Gök cisimlerinin Mutlak Varlığı biliyor düşüncesine ulaşması Hayy'ı kendi hareketlerini onlara benzetmeye iten başlıca etkendir. Hayy, bundan yola çıkarak "ibadet" kavramına ulaşır ve giderek daha düzenli biçimlerde her gün belirli peryodlarla ritmik, dairevi ve Allah'a saygı ve yakınlığı amaçlayan ritüeller, hareketler yapmağa başlar. Hayy'a göre artık kendi varoluşunun asıl amacı, Allah'a ibadet etmek, O'nu kabule yetenekli ruhunu arındırmak ve kesintisiz tefekkürle müşahede makamına ulaşmaktır. İbadetlere ek olarak gündelik hayatına da yeni bir düzen getirmeyi gerekli bulur ve sözgelimi onu ayakta tutabilecek miktarda besin almaya, bu besinin temiz ve yenebilecek türden olmasına kendisinin de temizlenmesine azami dikkat göstermeye başlar. Varlığın bedenle varoluşu, bedeninin ruhla birleşmesini anlamlı amaçlara bağlayan Hayy, sonunda kendisinin hayvanlara, gök cisimlerine ve zorunlu varlığa benzerliğin gerektirdiği eylemleri gerçekleştirmesi düşüncesine varır. Amacın sonunda en yüce mutlak ve yaratıcı Varlığın yani Allah'ın "ahlakı ile ahlaklanmaktır"

       Hayy, Şirkten kurtulana, hem kendisi, hem de yer, gökler ve içerdiği şeyler, ruhsal biçimler ve zorunlu Varlığı bilen tüm zatlar düşüncesinden tümüyle silininceye kadar Allah'ı katıksız müşahedeye ulaşmak için çalışmalarını sürdürdü. Sonunda diğer varlıklar da, kendi zatı da kayboldu. Tümüyle yok oldu. Zorunlu ve gerçek Varlığın, kendinden başka bir gerçeklik tanımayan sözüyle "Mümin 16: Bugün mülk kimindir? Tek ver herşeye gücü yeten Allah'ındır" diye haykırarak fena erdi. Bu makamda hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın duymadığı, hiç bir kalbden geçmeyen şeyleri gördü ve tattı. Hayy artık 49 yaşındaydı.

       Artık hakikatın bilgisini elde eder. Bundan sonra belirli periyodlarla müşahede yoluyla ulaştığı yüksek makamda Yüce varlığın akıllara durgunluk veren, ruhu aydınlatıp kendisine bağlayan tecelli ve güzelliklerini yaşama alışkanlığını edinmeye çalışırken hayatında olağanüstü bir olay olur.

       Absal adında bir insanla karşılaşır. Kendisinin bir sandığa konularak suya bırakıldığı adadan gelmiş ve kendi toplumunun hem bilgi düzeyini, hem de bilgiyi arama biçimini yeterli bulamamış biridir. Yaşadığı kenti terketmeden önce bütün malını, mülkünü satıp yoksullara dağıtan Absal'ın bu sakin adayı tercih etmesinin bir nedeni, kendi başına deruni tefekküre dalmak, Hakikat'ın Bilgisine ulaşmak için bir bakıma duyumlanabilir dünyadan ve bu dünyanın insanı oyalayıcı gailelerinden uzakta yaşama isteğidir. Absal, kuşkusuz ilahi mesajı Peygamber tebliğiyle tanıyan biridir. Ne var ki o, bir takım işaret ve sembollerin gizlediği batın anlamların gerçek mahiyetlerini kavramakla gerçekliğin asıl bilgisine ulaşabileceğini biliyor. Onun arkadaşı Salaman ise, dinine bağlı, gündelik İslami görevlerini ihmal etmeden yerine getiren biri olmakla birlikte, ilahi tebliğin zahir anlamlarının kendisine verdiği kadarıyla yetinmeyi ilke kabul etmiş, dolayısıyla Absal'a bu yolculuğunda katılmamıştır.

        Hayy'ın Absal'la karşılaşması kuşkusuz şaşırtıcı olur. Önce birbirlerini yadırgarlar; sonra yakınlaşıp tanışırlar. Absal, Hayy'a kısa zamanda konuştuğu dili öğretir ve ona insanoğlunun Medeni hayatından, sahip olduğu temel beşeri, ekonomik, ahlaki ve kültürel özelliklerinden uzun uzadıya söz eder. Ortaya çıkan sonuç her ikisi için de gerçekten şaşırtıcıdır: Çünkü Absal'ın anlattığı yer şeyi özü ve ilkeleriyle Hayy'ın bildiği, daha önceden kendi başına öğrendiği ortaya çıkar. Absal'ın "iman ettiği öğretinin Allah, Melekler, Kitaplar, Rasuller, Ahiret, Cennet ve Cehenneme ilişkin bildiklerinin tümü Hayy'ın müşahede ettiklerinin birer simgesi" değişik bir anlatımıdır. Bu yeni bilgiler, Hayy'ın gözünü açar, düşünce ateşini parlatır. Peygamber öğretisinin zahir hükümleri gerçeklik içindeki yeri ve anlamı tam bir aydınlık kazanır. Hayy, Peygamber'in getirdiği bütün bilgileri, hükümleri, ibadet biçimlerini onaylar. Ancak Hayy, iki noktayı açıklamakta zorluk çeker: Bunlardan biri, Peygamber, gayb alemi, öte dünya ile ilgili getirdiği bilgilerde niçin simgesel bir dil kullanmış, gerçeği çıplak şekliyle açıklamamamıştır; ikincisi de "Peygamber açıklamalarını niçin buyruklar ve kulluk göreviyle sınırlı tutmuş, dünya hayatına ilişkin bazı konuları, sözgelimi mal biriktirmeyi, bol bol yeme ve içmeyi tümden yasaklamamıştır?"

       Bu kahramanın bir yanılgısıdır. Çünkü Hayy, bütün insanları üstün yaratılışlı, ince kavrayışlı ve kalb gözü açık sanmaktadır. Bu ise doğru değildir. Gerçek şu ki, insanlar eşit fıtratta yaratılmamışlardır. Kimi zaman düşüncesiz, kararsız, nankör, kimi zaman hayvanlardan bile azgın ve aşağılıktır. İçlerinde Hakikat'ın Bilgisi'ni hakkıyla aramak için zahmetli yollara ve büyük güçlüklere katlanabilmeyi göze alanların sayısı oldukça azdır.

       Hayy, insanlara sevgi ve acıyla karışık bir ilgi duyar ve onları aydınlatma isteğine kapılır. İbnu Tufayl'a göre bu "olmayacak bir sevdadır" Absal'ı ikna eder ve günün  birinde, fırsatını bulup ikisi şehre dönerler.

       Şehir halkı her ikisini de sevinç ve coşkuyla karşılar. Bu arada Absal'ın arkadaşı Salaman, salih bir insan olarak yöneticilik yapmaktadır. İlk günlerde halk kitleler halinde gelir ve Hayy'ı dinler, o da bilebildiği bütün gerçekleri çıplak yüzleriyle, olduğu gibi anlatır. Önce bir şaşkınlık, sonra yadırgama başlar. Anlattıkları giderek gündelik hayat içinde belirli bir doğrultuda tutturulmuş geleneksel, sosyal ve ahlaki biçimlere ters düşünce, gecikmeden tepkilere yol açar, tedirgenlik doğurur. Sonunda iş öyle bir noktaya varır ki, Hayy neyi anlatıyorsa insanlar tersini yapmaya koyulur. Ancak bu insanların kötü niyetli olmadıkları da ortadadır. Hayy, bu olay üzerinde uzun uzun düşündükten sonra, bu insanların yaratılışlarındaki eksikliklerden dolayı bilgisiz olduklarını , bilgilerini arttırmak için dünyevi uğraşılardan vakit ayırıp çaba harcamadıkları kanaatine varır ve sonunda onların durumunu düzeltmekten umudunu keser. Toplumu gözden geçirdiğinde, çoğunun kendi istek ve tutkularını, bencil arzularını Tanrı edindiklerini görür. Kimisi bilgiye ve düşünceye gidecek yolları kendi elleriyle tıkamış, böylece Allah'da onların kalblerini mühürlemiştir.

       "Bütün bunlardan da şu anlaşılıyordu ki, bu topluma müşahede yoluyla elde edilen Hakikat'in anlatılması mümkün değildir. Onlardan namaz, oruç, zekat, hacc vb. görevlerden daha fazlasını beklemek anlamsızdır." Hayy, aynı zamanda Peygamber'in ilahi tebliğde kullandığı dilin, izlediği siret'in asıl hikmetini kavrar. İnsanlar ayrı ayrı tabiatlarda yaratılmış, her insan yaratıldığı iş için gereken yetenek ve güçle donatılmıştır. Bu, Allah'ın kesintiye uğramayan sünnetidir ve şüphesiz Allah'ın sünnetinde değişiklik olamaz.

       Hayy, bu gerçekleri de kavradıktan sonra, düşüncelerinden ve söylediklerinden dolayı Salaman ve arkadaşlarından özür diler ve onlara Peygamber'in getirdiği tebliğe sıkı sıkıya sarılmalarını öğütler. Halk çoğunluğu eğer Qur'an'ın müteşabih ayetlerinden kaçınır, hükümlerine riayet eder, ibadetlerini yerine getirir ve Allah'a Peyhamber'in gösterdiği ve öğrettiği gibi kullukta bulunursa felaha erecektir.

       "Yüksek makamlara erişen ve Allah dostlarına yakın olan kimseler ise, bütün iç ve dış güçleriyle nefislerine karşı savaşarak halkı geride bırakan sabikun olacaktır."

       Hayy ve Absal sonunda kendi adalarına dönmeye ve orada yaşamaya karar verirler; Salaman ve arkadaşlarına veda ederek adalarına tekrar kavuşurlar. "Hayy eski yöntemiyle çalışarak eski makamına ulaştı. Absal da onu izleyerek onun makamına yakın derecelere yükseldi; hatta hemen hemen Hayy'a ulaştı. İkisi ölünceye kadar adada Allah'a kulluk ettiler."

       Ali Bulaç, Absal'ı İbnu Bacce'nin münzevi adamına benzetir. Münzevi Adam toplum içinde yaşayarak marifetin üst derecelerine yükselir; bunu yaparken bir insan toplumu içindedir. Hayy ise, tümüyle tek başına ve sonradan insan toplumu içinde yaşamış biriyle karşılaşan, ama bundan önce Hakikat'e ulaşan bir insandır. el-Farabiyi Nübüvvet konusunda eleştirdiğini hatırlayalım. Hayy tabiatı egemenliğine alma yerine onu bir ayetler mecmuası olarak görür. Bu temiz fırtat Qur'an’ı da doğru okuyabilecektir. O helal ve haramları daha aklıyla bulmuştu.

       Mahmut Kasım'a göre o Din ile Felsefeyi değil, Din ile Tasavvuf’u birleştirmye çalıştı. O’nun Felsefi yanını İbnu Sina, din yanını el-Gazali temsil eder. el-Farabi, İbnu Sina, el-Gazali eleştirisi ile de İbnu Rüşd'ü hazırlamış oldu. Peygamber hakikatı çıplak olarak sunsa insanların kavrayış gücünü aşardı. Muvahhidler de halkı Felsefi tartışmalardan uzak tutuyorlardı. Din genel, Felsefe seçkinlerin yoluydu. Eğer bir insanda belli bir mizaç ve aydınlanma arzusu yoksa, Felsefe’den hoşlanmaz.

       Felsefe’nin amacı dünyevi bağların ötesinde varlığın kaynağı olan Nur'a, bu nurun temaşasına ve Hakikat'ın sınırsız müşahedesine ulaşmayı sağlamak. Din ise bunları bu açıklıkta önermez; sınırları belirlenmiş zühd ve riyazatı herkese emretmez.

       Filozof kendi ışığında mutluluğa ulaşır, dinin çizdiği hududlar içinde yaşayan sıradan bir insan da mutlu olur; bu her ikisi arasında fark vardır. Daha sonra İbnu Rüşd aracılığıyla Ortaçağ'ın Avrupalı düşünürleri, bu görüşü Kilise’ye karşı kullanacak ve Brescia'lı John ve Brahant'lı Siger tarafından çifte gerçeklik doktrinine temel olacaktır.[5]


 


[1]    Diri oğlu Uyanık. Tabiat Adamı, Kendi Kendine Felsefe, Ruhun Uyanışı, Esrarı Hikmeti Meşrikıyye adları ile anılır.

     1299, Matbaai  Amire, Süleymaniye Kütüphanesi Abdulgani Ağa, eski kayıt no: 200

     Ç.Babanzade Reşid, 1923  Osmanlıca çevirisi Mihran Dergisinde yayınlandı.

     Ç.N. Ahmed Özalp,1985, İst, İnsan Yay. "Ruhun Uyanışı ya da Hayy ibn Yakzan'ın Olağanüstü Serüveni"

[2]    S.Eyyubi tarafından 1191 de öldürüldü. Felsefesini 36 yaşında kurdu.[2]

[4]    Bak:MDT/Sünni Medrese