Kadir Mısıroğlu
1933
Akçaabat'da 27
Ramazan’da seher vakti Seher Mukabelesi okunurken doğdu..
Akçaabad’ın Dürbinar Mahallesi’nin Dere Mahallesi semtinde iki
katlı, ahşap kagir karışımı bir evde.
İlk ve Orta
öğrenimini memleketinde tamamladı.
‘1947 de Büyük
Doğu ile tanıştım. İlk mektepten itibaren parlak
bir talebeydim. Hocalarım beni el üstünde tutarlardı. Hariçten
ne bulabildimse okumam sebebiyle daima sınıf arkadaşlarımın
üstünde bir seviyem vardı. Büyük Doğu, CHP, M.Kemal
Paşa ve Inkılaplara bakış açımın teşekkül etmesinde mühim
bir merhale oldu. Esasen öteden beri evimizin dindar havasında
bunlar menfur ilan edilmiş olduklarından bende, bu
istikamette bir temayülün ilk nüvesi mevcuttu.’
Trabzon Lisesi ve İÜ Hukuk
Fakultesi mezunu. Üniversite çağında İstanbul’da talebe
yurtları kurup çalıştırdı. Elinden onbinlerce genç geçti.
Mesela Asım Mail Mail.. /Aralık
1985 de öldürüldü). Mıısroğlu ile hukuk okurken tanıştı.
Kadir Eskişehir Cezaevine düştüğünde staj yapmaktadır.
7 sene hapis cezası alır Kadir. Asım
Yazıhanesini Sakarya’dan İstanbul’a taşır. 40 yaşını
doldurmadan suikasta uğradı. Hamile karısı ve iki çocuğu
bırakarak. Babası da böyle vurulmuş.
(‘Sebil s.5. Ekim 1998
Geçmiş Günü Elerken:
Sanırım 1958 yılındaydı. Necip
Fazıl Bey’le gün olmazdı ki; görüşmeyelim. Kendisinden
bir matlubu olmadıkça hiç kimseye iltifat ve takdir ifade eden
bir tavır almayan Üstad, her nedense bana karşı bu
hususta pek cömertti. Topluluk içinde fırsat düştükçe metheder,
bir yere giderken de beraber götürür, hatta canı konuşmak
isyemediği zaman emreder bir uslupla işi bana havale ederdi:
-Sen konuş Kadir!..derdi.
Bir kaç dargınlığımız esnasında
-biraz da belki beni yumuşatmak için- aşırı iltifatlar ihtiva
eden mektuplar
göndererek bu tavrını yazıya dökmekten bile içtinab etmemiştir.
Birgün:
-Mahir İz, diye birini
tanıyor musun?’ diye sordu.
-Evet, dedim. Ve
ilave ettim:
-Neden soruyorsunuz?
Dedi ki:
-Bana bu adamdan çok sitayişkar
bir şekilde bahsettiler.. Şuurlu, kültürlü bir insanmış. Biraz
da eskilerden galiba! .. Bana gelip giden
talebeleri var. Ona da benden bahsetmişler. Çok
tanışmak istemiş. Vefa'daki İmam Hatip Mektebi’nde müdürlük
yapıyormuş. İstersen haydi beraber gidip şu adamla bir
tanışalım!
Bu sözler gösteriyordu ki;
Üstad’ın, Mahir İz Bey hakkında pek de bir fikri
yoktu. Bildikleri kulak dolgunluğundan ibaretti ve
talebelerinin söylediklerine inhisar ediyordu. Esasen Mahir
İz Bey’in cephemizde meşhur olması, bu İHL Müdürlüğünden
sonradır. Kendisinden başkasına bir kıymet atfederek adam
gözüyle bakmak alışkanlığı olmayan Üstad için bu durum
gayet tabii idi.
Önceleri Rüştiye muallimi iken
Mehmed Akif’in etrafında dolaşan edebiyat
meraklılarından biriydi. Milli Mücadele’nin başlamaıs üzerine
Akif’i takiben Ankara’ya gitmiş, sulh zamanına kadar
Meclis’in zabıt katipleri meyanında çalışmış, sonra gelip
İstanbul’da muallimliğe devam etmiş ve Haydar Paşa Lisesi’den
emekli olduktan sonra İstanbul İmam Hatip Mektebi’nde Müdürlük
yapmaya başlamıştı.
Ben kendisini Haydar Paşa Lisesi
edebiyat muallimi iken tanımıştım. Talebelerinden Ertuğrul
Düzdağ ile genç yaşta vefat eden Ahmed Yücel
bizim toplantılarımıza katılırdı.
Gazeteye ilan vererek Necip
Fazıl’ın sevenleriyle ‘Seyhan Talebe Yurdu’nda
bayramlaşacağını ilan eder ve bunda bir gösteriş şansı
tevehhüm ederdik. Birçoğu hadiseli geçmiş olan bu
toplantılardan birine böyle bir ilanla muttali olarak gelmiş
buluan bu 2 genç vasıtasıyla Mahir İz Bey’i Üstad’dan
evvel tanımış bulunuyordum.
Bayazıd’a kadar dolmuşla, ondan
sonra kısmı yay yürüyerek Vefa Semtindeki İstanbul İHL sine
geldik.
İHL Kovacılar Caddesi 79
numarada şimdi İlim Yayma Cemiyeti Talebe Yurdu olarak inşa
edilmiş bulunan modern binanın yerinde İmpatarorluktan kalma
3-4 katlı bir ahşap konaktı. Daha sonra Fethiye’deki bugünki
İHLbinası yapılıp da mektep oraya taşınınca bu ahşap konağı
Vefa Talebe Yudu adıyla yıllarca çalıştıracağımı nereden
bilecektim.
Binaya cadde üstünden hemen
giriliyordu. Kapıcı bizi karşılayıp ne istediğimizi sordu.
Necip Fazıl Bey maroken eldivenlerinin birini
giymiş öbürünü de kamçı gibi dizine vurarak:
-Mahir İz Bey’in
odasını göster!.. diye iki büklüm kapıcıya bağırdı. Adamcağız
kandilli temennalarla bina ortasından yukarı katlara çıkan
merdiveni göstererek:
- Buyrun efendim, buradan yukarı
çıkınız! Mahir Bey’in odası 3.kattadır. dedi.
Necip Fazıl Bey önde ben
arkada bu asırlık ahşap konağın hgarap merdivenlerini
gıcırdata gıcırdata üst kata doğru çıkmaya başladık.
Bşna gayet loştu. Merdiven başlarına konulmuş
küçücük ampuller yanmaktaysa da pek fayda sağlamıyordu. Sani
yukarı doğru çıkmıyor da aşağı doğru bir dehlize iniyorduk. Bu
manzara Necip Fazıl Bey’e pek nahoş tesir etmiş olsa
gerekti. Şatafat, ihtişam ve konfora alışkın ve meclub
olan Üstad, daha Mahir İz Bey’le karşılaşmadan
hissen menfileşmişti sanırım. Zira 3.katta tam merdiven başına
gelen kapısı üstünde ‘Müdür’ yazılı olan odanın önünde durdu.
Ben de hemen arkasında idim. Kapıyı açar aömaz eşikte
durakladı. Mahir İz Bey’in masası tamda kapıya karşıydı.
Yakinen tanışmasa bile bir edebiyat muallimi olarak hiç
şüphesiz Necip Fazıl Bey’i tanıyordu. Derhal yerinden
fırlayarak Üstad’ı istikbal etti. Lakin Üstad
bir ayağı içerde bir ayağı dışarda olduğu halde gözlerini
müdüriyet odası duvarlarında gezdiriyordu. Mahir Bey
iltifat ve ihtiramlarla şöyle buyrun böyle buyrun diyorsa da
Üstad’ın bu sözler kulaklarına girmiyordu.
Hakikaten Mahir İz Bey’in
oturduğu odanın duvarları bir acayip idi. Bir şey asılmadık
avuç içi kadar boş yer mevcut değildi. Mesela bir ayet, onun
üstünde bir beyit, onun kenarında Akif Bey’in resmi,
onun üzerinde bir manzara, onun da üzerine bir ayet ilh..
her taraf dopdoluydu. Üstad kapı
eşiğinde ve ayakta eldivenli elindeki diğer eşdiveni bir
yelpaze gibi sallayarak top gibi gürledi.
-Ne bu rezalet!..
Kim bu duvarları böyle çingene bokçasına çevirmiş?!
Mahir İz
bey Osmanlı çelebisi ihtiramlığı ile karşılık vermeye çalıştı:
-Efendim,
bendeniz burada vazifeye yeni başladım. Henüz sağa sola
müdahale edecek vakit bulamadım!..
Necip Fazıl
Bey yatışacak yerde daha fazla bağırarak:
-Ne demek
vazifeye yeni taşındım. Bu zevksiz manzaraya nasıl tahammul
edebiliyorsun. Burada bir saniye bile oturulamaz!...
Mahir İz
Bey habire özür beyan ediyor Üstad’ı methedici
cümlelerle bir defa içeriye girip karşısına oturtmaya
çalışıyordu. Lakin Üstad gerginleştikçe gerginleşiyor.
Mahir İz Bey’in iltifatları kulağına girmiyordu.
Nihayet askeri kumandaya tabi bir er sertliği arkasına dönüp:
-Kadir,
dedi. ‘yürü gidiyoruz. Oturacağı odayı bulduğu gibi muhafaza
edip ona müdahale etmeyen bir kimse ile konuşacak sözümüz
yoktur!..
Bir balyoz gibi
patlayan bu cümleler karşısında perişan olan, Üstad’ı
yatıştırmaya çalışan Mahir İz Bey’in bütn gayretleri
boşa gitti. Üstad ‘pat’ pat pat diye basamaklara öfke
dolu adımlarını basa basa biraz evvel çıktığımız harap
merdivenleri inmeye başladı. Mahir İz Bey caddeye kadar
arkamızdan aynı iltifatlarla yumuşatıcı gayretlere devam etti
ise de Üstad artık ne geri dönüp baktı ne de bir
karşılık verdi.
Tekrar Bayazıd’a
kadar birlikte yürüdük. Yol boyunca bana bu hareketini makul
gösterecek bir yığın sebeb saydı. O günkü görüşle ben
de kendisine hak vermiştim. Öyleya davamızın kurmaylarından
olması gereken bir insana bu pasiflik yakışır mıydı?!
İşte Necip Fazıl’ın
Mahir İz Bey’le tanışması böyle olmuştu.)
1960 ihtialinden sonra Bursa’da
Çekirge Kaplıcalarından alınıp derhal İstanbul’a getirildi.
İstanbul Harbiye binasında bir ücreye konuldu. Sonra Balmumcu
Askeri Kışlası’na aktarılmış, işkencelere uğramıştı.
’27 Mayıs İhtilali’nde İstanbul
Merkez Komutanlığı olarak kullanılan tarihi Harbiye Binası’nın
dehlizlerindeki hücreye hapsedilişimi, İniversite’deki solcu
ve Halk Parti’li militanlarca o zaman pek moda olan Halk
Mahkemesi’nde sille tokat ve küfür yağmuru altında muhakeme
edilişimi ve evimde yapılan çeşitli aramaları, 12 Mart
Muhtırası’ndan sonra Eskişehir Örfi İdaresi’nce zoraki bir
surette hapsedilişimi, orda 7 sene hapis, 5 sene amme
haklarından men ve 20 ay sürgün cezalarına çarptırılışımı, ta
1974 umumi affı ile kurtuluşuma kadar giden fırtınalı
hadiseleri düşümdüm. Zihnimde: ‘Acaba bu ihtilal da bize
dokunur mu?’ diye bir endişe belirdi. Gerçi Eskişehir
Cezaevi’nde iken rahmetli Hüsrev Altınbaşak
gelceğe dair birçok beyanlarda bulunmuş ve bu arada ‘Bu hapis
senin için de benim için de sondur’ demişti. Kendisi 1980
ihtilalinden önce vefat ettiği için diğer birçok kerametleri
meyanında bu da gerçekleşmiş sayılabilirdi. Bununla beraber
yine de endişeye kapılmaktan kendimi alıkoyamadım.’
‘1970 ocak ayında İstanbul
MTTB’de Harf Inkılabı ile alakalı bir konferansım dava
mevzuu yapılarak hakkımda Eskişehir Örfi İdare Mahkemesi’nce 7
sene hapis, 5 sene amme haklarından men ve 20 ay sürgün cezası
verilmiştir. Hem kanuni ikametgahım ve hem de konferansın
verildiği yer İstanbul olduğu halde, Eskişehir’in bir
selahiyet tecavüzü ile bu davaya bakmasındaki garabet ve
hukukun defaatle nasıl çiğnenmiş olduğunu göstermek için
ciltler dolusu yazmak gerekir. Şahidlerin hapsedilmesinden
tutunuz da, askeri şahısların kendi fiilleri hakkında şahid
olarak dinlenmelerine ve hatta önce beraat olarak yazılmış oan
kararın Kumandan İrfan Özaydınlı’nın baskısıyla
yırtılıp 7 sene hapse tahvil edilmesine kadar nice nice
kanunsuzlukların sergiendiği bu macerayı inşallah müstakil bie
eser halinde ‘Bir Mahkemenin Muhakemesi’ adıyla kaleme
alacağım.’
Sebil Yayınevi'ni
kurdu, haftalık Sebil Dergisi’ni yayımladı. Yakın dönem
tarihine ilişkin incelemeleriyle tanındı. Yazı ve
kitaplarından dolayı koğuşturmaya uğradı.12 Eylul İhtilalinden
sonra uzun yıllar Avrupa'da kaldı.
Aziz Vatandan Ayrılışın
Hikayesi:
’12 Eylül 1980 İhtilali’nin
gecesinde ve ilk günün havasını evvelce izah etmiştim. O’ndan
sonra Türkiye’de takriben 1 ay daha kaldım. Bu müddet
zarfındaki müşahedelerimin hülasası şudur: Bir kere herkes
kumandanlarının şahsiyetini, ne yapma ihtimalleri olduğunu ve
ihtilalin hakiki sebebini merak ediyordu. Umumi tecessüsün
böylece üç mihrak noktası vardı.
Kumandanların şahsiuyetleri
hakkında daha önce dinlediklerime ilaveten bazı kendilerini
yakinen tanıyanların da bilgi aldım. Böylece aşırı bir yönleri
olmayacağını, aşağı yukarı tahmin edebiliyordum. İhtilal Reisi
sıfatıyla Evren’in Konya’da yapılan bir mitingdeki konuşmasını
televizyonda seyrettim. Bu mitingin manzarası şairin:
‘Aşağılık köpekleriz,
Kimi görsek etekleriz’
mısralarını hatırlatan bir
basitlik manzarası arz ediyordu. Evren sivil liderlerden
bahsettikçe:
-Onlara bırakmayın Paşam, siz
idare edin siz!’ diye bağıranlar oluyordu. meydanı dolduranlar,
aynı meydanlıkta takriben 1-2 ay evvel, ‘Erbakan Hoca
tarafından tertiplenmiş olan ve ‘Konya Mitingi’ diye pek çok
tezvirata sebeb olan kalabalığa eşti. Denilebilir ki; Konya
kalabalık bir şehirdir. Yahut civar vilayetlerden oraya adam
taşınmıştır.. Belki.. Fakat yine de manzara halk namına
iğrençti. Gayet iyi biliyordum ki; bir ay geçmeden aynı
adamlar örfi idarenin sıkı tutumundan rahatsız olacak ve
mırıldanmaya başlayacaklardı. Halkın idealist değil oportunist
olduğunu o mitingin görüntülerinden bir kere daha müşahede
ederek elem duydum. Lakin asıl üzücü olan bir ihtilal lideri
olarak Evren’in konuşmasındaki seviye idi. Bir ara
demişti ki:
-İslamiyet o yüce dindir ki;
mezhep farkı kabul etmez... Hangi tarikattan olursanız olun,
kucaklaşınız!..
Adamların kültür ve dini bilgi
seviyesi bence bu bir cümle ile belli oluyordu. Bununla
beraber 5 kişi hakimi mutlak kesildikleri halde her türlü
suistimale açık Türkiye’de biri hariç temiz kaldıklarını
objektif bir surette tahlil etmek gerekir ki biz bunu ileride
başka bir vesile ile yapacağız.
27 Mayıs ihtilalinde İstanbul
Emniyet Müdürlüğü vazifesi görmüş olan bir Albay Abdulvahid
Erdoğan vardı ki kendisi ile pek çok maceralarım olmuştur.
İkide bir nezarete alınmam yüzünden eski bir arkadaşımın kartı
ile kendisini ziyarete girmiştim. O zaman askeri personel
Sirkeci’deki Sansaryan Hanının 5.katında ‘Siyasi Kısım’ da
barınıyordu. Bu katın bir tarafını da örfi idareye vermişlerdi.
İçeriye zorla girmiş olmama rağmen akşama kadar tutuklu kaldım,
ve akşam üzeri şapkasını almış gitmekte olan binbaşı Fuad
Yılmaz bey beni görüpte ilgilenmeseydi, o gece orada
miasfir kalacaktım. Fuad Bey’in yardımı ile Albay
Abdulvahid Erdoğan ile görüşme imkanı buldum.
Kendimi takdim edince adam
yerinden hışımla kalktı. Lakin ibraz ettiğim kart ve Fuat
Bey’in sözleri O’nu biraz yumuşattı. Beni odanın kenarındaki
bir sehanın etrafına oturttu ve karşıma geçip güya nasihate
başladı:
- İslamiyet o dindir ki;
Nurculuk, Süleymancılık, Hanefilik, Nakşibendilik, Şafilik
tanımaz.’
Adama ne
diyebilirdim. Bütün bu kelimeleri aynı katogoride sayıyordu.
Üstelik sarhoştu. Ağzı leş gibi kokuyordu. Sabah girdiğim
emniyette akşama kadar aç biilaç endişe içinde beklemiştim.
Bir an evvel kurulmak için her dediğine başımı sallamaktan
başka çarem yoktu.
Evren’in
yukarıda mealen naklettiğim cümleleri duyunca, Albay
Abdulvahid Erdoğan’ı hatırlamaktan kendiöi
alamadım. Demek ki orduda eski tas eski hamam hali vardı.
Daha ihtilalin
ilk günlerinde başta Temyiz Mahkemesi hakimleri olmak üzere,
üst kademe bir tebrik bahanesi ile adeta ‘arz-ı ubudiyet’
gösterisi kuyruğuna girmişlerdi. 5 general de bu merasimlerde
Biat kabul eden birer hükümdarı andırıyorlardı.
Rolleriniğ ne de çabuk hazmetmişlerdi. TV de
bu sahneleri gördükçe düşünüyordum ki, son asırda büyük ve
azametli imparatorluğumuzun geniş ve münbit topraklarını
kaybederek küçük bir Türkiye haline gelişimiz elbette hazindir.
Lakin bundan daha hazin olanı milletimizin yediden yetmişe
şahsiyetinden pek çok şey kaybetmiş olmasıdır. Bu manzaralrı
TV de seyrederken bir Tevfik Paşa bir Hindenburg
ve benzeri fazilet kahramanlarına dair zihnimden düşünceler
geçiyordu.
Kuvvete tabi
olmayarak - menfaatına rağmen hak bildiği yolda yürüyenler,
müteveffa Kennedy’nin ‘Fazilet Mücadelesi’
isimli kitabında topladığı cinsten vakaların kahramanlarıdır.
Bizim tarihimizde de böyle pek çok hadise vardır. Ancak milli
hüviyetimizden dönüş başladığı günden itibaren böyle müstesna
davranışlar giderek azalmıştır. TV yi seyrederken hatırıma
gelmiş bir iki şahsiyetli davranışı nurada nakletmekisterim:
Son Osmanlı
Sadrazamı Tevfik Paşa, Kuvayı Milliye’ye son derece
müzahir davranmış ve bu yüzden kendisi hakkında M.Kemal
Paşa’nın makut nutkunda vatanperver Vezir ifadesi yer
almıştır. Oğlu İsmail Hakkı Okday Beyin bize
anlattığına nazaran 1930 lı yıllarda iyi niyetli birisi
Tevfik Paşa’nın tecrübelerinden devlet istifade
etsin diye O’nu M.Kemal Paşa ile görüştürmek istemiş.
İşi tezgahlarken iki tarafında gurusunu düşündüğünden
M.Kemal Paşa’ya Tevfik Paşa’nın
kendisi ile görüşmek istediğini, Tevfik Paşa’ya
da Kemal Paşa’nın kendisi ile görüşmek istediğini
söylemiş. Görüşme katileşmiş, randöviye bağlanmış olduğu bir
sırada Tevfik Paşa soruvermiş:
-Nerede
görüşeceğiz?!
-‘Dolmabahçe
Sarayı’nda deyince Tevfik Paşa:
-Yoo, demiş ‘Ben orada Padişah etekledim. O’nun
bir Paşa’sına aynı muameleyi yapmaya vicdanım razı olmaz.’
Ne kadar ısrar
ettilerse de Paşa kabul etmemiş ve teşebbüs akim
kalmış.
I.Cihan Harbi
nihayetinde Alman İmparatoru Wilhelm Hollanda’ya
kaçmak mecburiyetinde kalmıştı.
Almanya ise tamamen başsız bir durumdaydı. Bir anarşi
girdanına sürüklenmişti. Hindenburg’a demişler
ki:
-Senin
yaygın bir şöhretin var. Almanya’yı bu keşmekeşten
kurtarabilirsin. Seni Reisiscunhur seçelim.’
Hindenburg:
-Hayır, demiş. ‘Ben Kral’a
sadakat yemini yaptım. Bu sebeble alsa Reisicumhur olamam!’
Durumdan haberdar olan
Wilhelm resmen yemini kendisine iade ettiğini
bildirmedikçe Hindenburg Alman Reisicumhurluğunu kabul
etmemiştir.
Bir bunu, bir de bizim
M.Kemal Paşa’nızı düşünün..
..Umumi tecessüsün 2.odak
noktası ihtilal liderlerinin ne yapma ihtimalleri olduğu idi.
Ben kendime göre bazı tahminlerde bulunuyor ve bu adamlardan
aşırı bir şey müsbet veya menfi beklemiyordum. Üstelik
büyüklerden birisi daha ilk günlerde: ‘Umdukları ve
düşündükleri %90ını yapamayacaklardı’ demişti. İhtilalin arka
ğlanına az çok vakıf bulunduğum için bu söz de yüreğime su
serpiyordu.
Doğrusu bu 5 kişinin CHP yi
kaptmak, din derslerinin bütün mekteplere mecburi sıfatı ile
koydurmak ve İsrail ile münasebetleri asgariye’ye indirmek
gibi icraatları olabileceğine o gün asla ihtimal vermiyordum.
Hukuk Fakultesi’nden bir
arkadaşım E.Vilayeti Adalet Partisi başkanıydı. Kendisi
ihtilal gecesi henüz harekat başlamadan Demirel’e
telefon etmiş ve ihtilal ihtimali üzerinde durarak fikrini
sormuş. Kendisinin bana anlattığına göre
Demirel:
-Evet
olacak! haberimiz var! Lakin korkma, bize bir şey olmayacak’
demiş. Demirel ihtilalden haberdar idi. Sonra başka
öğrendiklerimle bu bilgileri birleştirince anladım ki;
Demirel bu ihtilalden sadece haberdar değil aynı zamanda
methardardı. Bununda sebebi gayet basitti:
Biz MSP olarak
azınlık hükümeti olan AP’den desdeğimizi çekiyorduk. Önce
Erbakan Hoca’nın başkanlığında yeni bir hükümet
düşünülmüş, Ecevit eski ortaklığı yıkmakla yaptığı
hayatı kavramak mevki ve mecburiyetinde kaldığından bunu kabul
etmiş, AP liler bu anlaşmayı bozmak maksadı ile Erbakan
Hoca hakkında meşum eroin hikayesini allayıp pullayıp basına
sızdırmış, bundan sonra partisiz bir başbakan idaresinde
‘Milli Koalisyon Hükümeti’ düşünülmüş bunun için namzet dahi
bulunmuş idi: Mehmed Özgüneş.
Bu maksatla diğer
partilerden de birer ikişer adam ayarlanmış, Irak’tan petrol
vaadi alınmıştı. Çünkü o sırada hükümeti devr alacak kadro
için en büyük hendikap Petrol idi. Irak kurulacak yeni
hükümetin İsrail’le münsabetlerini kesmesi ve Yahudilerin
‘Kudüs’ü başşehir yapmak kararının protesto edilmesi
mukabilinde istenildiğiğ kadar petrol vermeyi vaad etmişti.
Böylece hükümetin yıkılması an meselesi haline gelmişti.
İşte bütün bu
hazırlıklardan az çok haberdar olan Demirel, ‘Bana yar
olmayan, onlarada yar olmasın’ kabilinden ihtilal
hazırlıklarına yeşil ışık yakmıştı. O’nun da diğerleri ile
birlikte ‘Uzunkaya’ya gönderilmesi güya objektif davranıldığı
görünümü vermek için idi fakat yarı yolda hesaplar değişmiş,
menfaatler çatışmış ve sonraki gayri melhuz hadiseler husule
gelmiştir.
İşte ihtilalin
bir ucu Amerika bir ucu da Demirel’in iktidar hırsına
bağlı sebepleri kısaca bundan ibaretti. Bunları daha Türkiye’de
iken biliyor ve hadiselerin nasıl gelişeceğini merakla
bekliyordum. İhtilalin üzerinden tam 1 ay geçmişti ki; 12 Ekim
1980 de gece yarısı gelen bir telefon üzerine Ankara’ya çağrıldım.
Davet eden arkadaşlarımızdan birisiydi. Sebeb söylemiyordu.
Bir iki gün evvel Uzunkaya’daki misafirler tahliye edilmiş ve
Erbakan Hocamız çocuğuna kavuşmuştu.
Ertei gün uçağa
atladım ve öağrıldığım adrese gitmek üzere Ankara’nın yolunu
tuttum.
(Sebil s.5 1 Ekim 1988, 5. Bölüm)
O gün ikindi vaktinden sonra
evin oturma odasında çay içiyor, sohbet ederek gidip teslim
olmak üzere İstanbul’dan gelecek bavullarımızı bekliyorduk ki;
ev sahibi gülerek yanımıza geldi ve dedi ki:
-Bizim hanım tekin değildir.
Paşa’nın (son devrin büyük meşayihinden Bayburtlu Dede
Paşa Hazretleri’ni kastediyor) çok duasunı almış,
hizmetinde bulunmuştır. Piran’ın mimmetiyle olacak ki; gördüğü
rüyalar aynen çıkar. Hem de pek sık ve pek net rüyalar görür.
Şimdi içerde ikindi namaznı kıldıktan sonra divanın üzerine
uzanmıi ve uyuya kalmış. Sizin hakkınızda bir rüya görmüş,
garip bir şey.’
Bu girizgahla başlayınca
merakımız uyanmıştı. Hemen sorduk:
-Nasıl bir rüya görmüş?
Anlattı:
-Mazhar Bey’le ikiniz
buradan çıkmış, ileriye doğru gidiyormulunuz. Zemin, yemyeşil
çimenlikmiş. İleride yüksek Harbiye Binası görünyormul. Bizim
Hanım sizi uzaktan gözleriyle takip ediyormuş. Tam Harbiye
Binası’nın önüne gelince duraklamışsınız. Kısa bir konuşma ve
müşavereden sonra Mazhar Bey’le birbirinizden
ayrılmışsınız. O doğruca Harbiye Binası’nın içine girmiş. Siz
ise Harbiye Binası’na arkanızı dönerek hızlı hızlı oradan
uzaklaşıp kaybolmuşsunuz. Bundan sonra hanım uyanmış.
Kadir Bey
hapse girmeyecek diyor.’
-Hayırdır
inşallah!..dedik ve bu rüyaya bir mana vermedik. Çünkü ikimiz
de gidip teslim olmak üzere İstanbul’dan gelecek valizlerimizi
bekliyorduk. Hapse girmemek veya teslim olmamak diye bir
mesele mevzubahs değildi. Gerçi Mazhar Bey o senenin
Şubat ayında MSP Genel Kurulu’ndan istifa edip ayrılmış
olduğunu gösteren vesika ile hapse girmeden bu vartayı
atlatmaya çalışmıştı. Fakat bu gayretten hiçbir netice hasıl
olmadığı için O da kadere boyun eğip gidip teslim olmak için
ortağının İstanbul’dan getireceği valizi beklemeye koyulmuştu.
Rüya o andaki realiteler uymuyordu.
Bir müddet bu
rüyanın tahlil ve tevili üzerinde fikir yürüttük. Sonra gelip
giden bazı meraklı dostlarla sohbet edildi. Böylece vakit bir
hayli ilerlemiş oldu. Misafirler arasında ihvanımız çoktu. Bu
sebeble birinin aklına hatm-ı hace yapmak geldi. Hatmi- Hace’den
sonra oturmuş çay içiyor, müdavele-i efkarda bulunuyorduk ki,
birisi Efendi’ye telefon edilip bir emirleri olup
olmadığını sormayı teklif etti. Bu yapıldı. Efendi
misafirlikteymiş. Oraya adam gönderilerek soruldu. Gelen
cevapta yanlış nakledilmiş değilse, bir garipti.... Efendi,
‘hiç korkmasınlar, hiçbir şey olmayacak. Onlar umduklarının
%99 unu yapamayacaklardır. Kadir Bey’le Mazhar
Bey yurt içinde iseler, teslim olsunlar.’ Kİmse teslim olalım
mı, olmayalım mı diye sormuş değildi.
‘Yurt içinde iseler’ de ne demek oluyordu? Kendisine sual
dorulan zat bizim yurt içinde olduğumuzu zaten biliyordu.
Acabe haberi bize telefonla nakleden genç mi yanlış söylüyordu!?
Her kafadan bir ses çıkmaya başladığı sırada İstanbul’dan
beklediğimiz valizler geldi. Artık gece vakti gidip teslim
olunmak düşünülmezdi. Buna rağmen Mazhar Bey acele ile
o gece gidip teslim olmaya taraftar görünüyordu. Halbuki gece
vakti bütün selahiyet nöbetçi amirinde olurdu. O ise menfi
ruhlu bir insansa, bize herşeyi yapabilirdi.
Eski
tecrübelerimize istinaden konuşarak Mazhar Bey’i etresi
gün sabah erkenden tesşim olmaya ikna ettim. Bu sırada ortaya
eski Milletvekillerinden Avukat İ.M. geldi.
O da hararetle münzara ve münakaşalara
katıldı. Derken Adapazarı’nda avukatlık yapmakta olan ve 1-2
yıl önce adi bir suikasta kurban giderek hayatını kaybeden
Adapazarı Avukatlarından Asım Mail Mail çıkageldi.
İ.M. yi Mazhar Bey, Asım Mail Beyi ben çağırtmıştım.
Çünkü üzerinde çok emeğim bulunan bu gençten Eskişehir
hapsimde ek çok yardım ve alaka görmüştüm. O zaman henüz çiçeği
burnunda, stajını yeni bitirmiş bir avukat olmasına rağmen
benim için pek çok hayret sarfetmişti.
Avukatlar çoğalınca
müzakere hukuki bir mecraa döküldü. İ.M. iddia ediyordu
ki; benim sivildeki davalarım MSP davasıyla birleşecek ve
kendilerinin durumunu ağırlaştıracaktır. Hakikaten sivilde
bana karşı açılmış 30 dan fazla dava vardı. Bunlar mahut TCK
ın 163.maddesi ile ilgili veya ‘Atatürk aleyhine
işlenen suçlar’a dair kanuna istinaden açılmış bulunuyordu.
İ.M. bir evvelki Genel İdare Kurulu’nda bulunmuştu. MSP
hakkındaki savcılık tahkşkatı yürütülürken son iki devre
mensuplarının ifadesine başvurulmuştu. Bu bakımdan kendisini
de dava açılacaklar arasında görüyor ve kendi durumunda benim
davalarım dolayısıyla ağırlaşmasından endişe ediyordu. Halbuki
sonra ilk tahkikat bitip de dava açılınca, bunun son iki
senelik idare kuruluna münhasır olduğu görülecekti. Kendisine
dedim ki:
-Boşuna endişe
ediyordunuz. Bana yazılarımdan dolayı açılmış olan davalar MSP
davasıyla birleştirilemez. Biliyordunuz ki Genel Kurmay
Başkanlığının bir prensip kararı vardır. Buna göre örfi idare
mahkemeleri dava çokluğu dolayısıyla ancak örfi idaresnin
ilanına tekaddüm eden son 3 ay içinde açılmış olan davalara
bakıyorlar. Daha eski tarihli olanlar sivilde devam ediyor.
Benim davalarım İstanbul Sivil Mahkemeleri’nce 1402 sayılı
örfi idare kanununa istinaden kendilerinin bakacağı bir dava
olup olmadığı hususunun karara bağlanması için örfi idare
mahkemelerine gönderiliyor. Bu mahkemelerde ‘tarihlerinin eski
olduğu’ ve ‘anarşik bir mahiyetinin bulunmadığı’ esbabı
mucibesiyle’ onları aid oldukları Mahkemelere geri gönderiyor.
Şimdiye kadar hep böyle oldu. Dosyalarımın hemen hepsi de
Selimiye^’deki Askeri Mahkemelere gitti ve geri geldi.’
İ.M.
itiraz etti: ‘ Sana yeni bir dava açılmadığı için böyle olmuş.
Yeni bir dava açılınca iş değişir.’ Bunun doğru olup
olmadığını öğrenmek için sağa sola telefon ettik. Malesef
gelen cevaplar ep O’nu teyid ediyordu. Demek oluyordu ki; bana
karşı sivil mahkemelerde açılmış 30 dan fazla dava MSP
davasıyla birleştirilecek ve arkadaşlarımın durumunu en
azından psikolojik olarak ağırlaştıracaktı.
Selimiye^de
Askeri Başsavcı olarak çalışmakta olan Albay Süleyman
Takkeci eski bir ahbabımdı. Böyle İstanbul Ağır Ceza
Mahkemesi’nden oraya havale edilmiş bir davam dolayısıyla bunu
geri iade ettirmesi için ziyaretine gitmiştim. Oturmuş
konuşuyorduk. 12 Mart’tan sonra da orada vazife görmüş
tecrübeli, imanlı, anti-komunist bir hakimdi. Sonradan DİSK
Davasındaki mukavemeti sebebiyle solcular ayağını kaydırmaya
ve kendisini emekliye sevkettirmeye muvaffak olmuşlardır.
12 Mart döneminde
başlayan ahbablığımız hep devam etmişti. Ziyaretim 12 Eylül
ihtilaline tekaddüm eden günlerde idi. Bana demişti ki:
-Bu birşey değil
Kadir Bey! Biliyorsun Genel Kurmay’ın prensip kararı
var. Örfi idarenin ilanından evvel açılmış davalarda 3 aydan
fazla geriye gitmiyoruz. Bu bakımdan dosyanı geldiği yere geri
göndeririz. Lakin dikkat ette sana yeni bir dava açılmasın! O
zaman seni kurtaramam! Zira burada öyle hakimler var ki;
anlatamam. Dün senin oturduğun şu sandalyede onlardan biri
oturuyordu. O esnada dosyan geldi ve adın geçti. Alakalandı ve
suç tarihinin eski olduğunu ve bu sebeble Genel Kurmay’ın
mezkur kararı gereğince de dosyayı iade etmek mecburiyetinde
olduğumuzu öğrenince de çok üzüldü ve:
-Ah şu Kadir
Mısıroğlu’na yeni bir dava açılsa da O’nu elime bir
düşürebilsem. Vallahi O’nu gaz döker yakarım!’ dedi.
Bir hakimin
ağzına yakışmayacak bu sözler için kendisine dedim ki:
-Oldu mu şimdi?
İnsan hemşehrisine böyle mi yapar? Binbaşı
cevap verdi:
-Bu işte
hemşehrilik rol oynamaz Albayım. Bu Atatürk meselesi..’
Aksine fikir yürüten İ.M:
-Şimdi, diyordu, Erbakan
Hoca biz laikliği ihlal etmedik deyince hakimler seni müşahhas
bir delil olarak gösterecekler.’
O’na dedim ki:
-Erbakan
Hoca’da pekala diyebilir ki, O’nu Genel İdare Kurulu’na ben
geçirmedim. Ayrı bir listeden seçilip oraya geldi.’
İ.M.cevap
verdi:
-Bu sökmez. Çünkü
‘neden O’nu haysiyet divanına verip ihraç etmediniz, aranızda
barındırdınız. Genel İdare kuruluna seçildikten sonra da aynı
mahiyette yazmaya devam etmiş ve laikliği ihlalden vazgeçmemiş
olduğu cihetle, niçin buna seyirci kaldınız?’
O bu yolda
mütalaa serdediyor, ben de cevap yetiştirmeye çalışıyordum ki,
orada hazır bulunanlardan birisi:
-Senin Almanya’da
oturman yok mu, neden çekip gitmiyorsun? Diyerek ortaya bir
fikir attı.
Bu fikir herkese
cazip göründü ve hemen hemen bütün orada bulunanlar beni böyle
bir harekete imale için çeşitli sebepler ileriye sürmeye
başladılar. Ben ise buna asla taraftar değildim. Dedim ki:
-Ben böyle bir
şeyi asla yapmam. Yazılarımı yazarken kaçmayı düşünmüş değildim.
Bilakis neticesi ne olursa olsun, hak ve hakikati izhar etmeyi
ibadet ve milli bir vazife saydım. Beni takip eden gençler,
kaçtığım taltirde hüsrana uğrarlar ve cesaretleri kırılır.
Demek ki, kaçmayı düşünmüş de onun için böyle cesurane yazıp
söylemiş diye düşünürler. Taptığım iş değdiği taktirde
neticesi ölüm olsa da korkmam. Kadere imanım var. Cesaretimin
kaynağı bu iman ve Allah’tan beklediğim mükafaat ümididir..
Sonra ayrı bir
mülahazam daha var. Ben baktiyle Şevket Eygi böyle
yaptığı için pekçok tenkid etmişimdir. Şimdi aynı şeyi ben mi
yapacağım. Asla olmaz!..
O zaman İ.M.
dedi ki:
-Anlaşılan sen bu
işi yapmayacaksın. Mahkemede de bu kafayla konuşursan iyi bir
kahraman olursun. Ama unutma kiü bunun faturasını hakimler
bize çıkarırlar.’
Bu son cümle beni
bir hayli düşündürdü. Öyle ya ben merdane bir tavır içinde
hareket ederken bunun zararına, başta Erbakan Hoca
olmak üzere bütün arkadaşlarımız birlikte katlanmaya mecbur
kalacaklardı. Bu sebeble durakladım ve düşünmeye daldım. Bunu
gören arkadaşlar ısrarlarını arttırdılar.
Pekiyi ama bu iş
nasıl olacaktı? İhtilal olmuş, bütün çıkış kapıları kontrol
altına laınmıştı. Bu istikametteki tereddütleri Asım’ın
şu sözleri izale etti:
-Ben, dedi. Seni
Bulgaristan’a sigara kaçakcılarının motorlarıyla
kaçırabilirim.
O zaman ısrar
daha da arttı. Çünkü teklifi gerçekleştirecek çare de bulunmuş
oluyordu.
Bu sırada aklıma,
Mazhar Bey’in hiç hapse girmeden kurtulması imkanını
araştırması için başvurulan albayın sözleri geldi. O demişti
mki:
-Ben olsam
onların yerinde hemen teslim olmam. Çoluk çocuğumla bayramı
geçirir, (Çünkü ertesi gün Kurban Bayramı’ydı) O’ndan sonra
gelirim. Askeri Ceza kanununa göre 7 gün müddetleri var.
Teslim olmakta 7 günden fazla gecikmezlerse hiçbir şey olmaz.’
Bu sözleri
hatırlayınca düşündüm ki; bunlara mukavemet edip münakaşaya
devam edeceğime kabul etmiş gibi görünüp, gideyim. Bayramdan
sonra gelip teslim olurum. Bayram içinde gelip eni evimden
alırlarsa, zaten durumda bir değişiklik olmaz.
Bu
mülahazaları içimde mahfuz tutarak dedim ki:
-Pekiyi..
Kabul ediyorum!.. Eskiler ‘Cumhura muhalefet kuvve-yi hatadan
doğar’ demişler. Buyrun ne tapacaksanız yapalım.’ Saate
baktılar, 12 ye 5 vardı. 12 de ise sokağa çıkma yasağı
başlıyordu. Sabahın 5,5 una kadar bu devam ediyordu.
Şehirlerin giriş ve çıkışlarında askeri ve sivil ekibler
beklemekteydi. Sadce İstanbul-Ankara yolunda kontrol yoktu. 5
dakika içinde Ankara Asfaltına çıkabilirsek kontrol engelini
atlatabilirdik. Bulunduğumuz yer Ankara Bahçelievler’di.
Süratle Ankara karayoluna çıkmamız mümkündü.
Bu düşünceler
ortaya konulunca hazirundan birisi hapishaneye götürmek üzere
Ankara’ya getirttiğimiz valizi kaptığı gibi yürüdü. Çok
süratle vedalaşıp aşağıya indik. Valizi bagaja koyarken ev
sahibi yarı ısırılmış bir elmayı bana uzattı. Bunu yukarıda
yemeye teşebbüs etmiş, fakat baktin kifayetsizliği sebebiyle
geriye bırakmıştı.
-Al bu da senin
nasibin. Paia’nın himmetine mevdusun.’
Dedi. Acele vedalaşıp arabaya atladık.
Avukat Asım’la Ankara asfaltına mülaki olduğumuzda saat
12 yi birkaç dakika geçiyordu. Sabahın 5,5 una kadar bu yol
üzerinde kalmamız gerekiyordu. Kendisene sordum:
-Nereye gidiyoruz?
-Önce Adapazarına
bizim eve gideriz. Duruma bakarım. Gider çocuklarını alır
gelirim. Bayramda misafir kalırsınız. Bayramdan sonra da
kaçakçıların motoruyla seni Bulgaristan’a postalarız. Ben
onların, avukat olarak pekçok işlerini gördüm. Umarım ki,
onlar da benim bu işimi görmekte tereddüt etmezler.’
Araba Nova marka
bir Amerikan arabasıydı. Radyoyu açtı. Saat başı kısa haberler
veriliyor ve bunda isimlerimiz tadad olunarak, her nerede isek
gidip örfi idareye teslim olmamız isteniyordu. Bir ara yol
tıkandı. Bir trafik polisi yanımıza geldi. Camdan
Asım’la havasi beş-on kelime konuştular. Polis Asım’la
konuşurken radyo yine isimlerimizi sayıyordu. Adam ajansla
ilgilenmedi. Kim olduğumuzu bilmediği için ‘bedavadan Vatan
kurtaran aslam’ olma şansını kaybetti.
Asım arabayı her ne kadar yavai
sürdü ise de Adapazarı kavşağına geldiğinde saat 5,5 u
doldurmamıştı. Bu sebeble yolumuza devam ettik. İzmit’te
gümrük memuru bir arkadaşı varmış, bekar oturuyormuş.
-O’na gideriz,
diyordu!
İzmit’e geldiğimizde
vakit dolmuş, şehrin girişlerindeki kontroller kalkmıştı.
Lakin aradaığımız arkadaş evinde yoktu.
Bayram tatili için memleketin gitmiş imiş.
Şimdi ne yapacaktık, kimin evine
gidebilidrdik? Asım bayramdan sonra dönüp gelme
kararımı bilmiyordu. Bu sebeple yolumuza devam edip, beni
İstanbul’daki kendi evime götürme teklifimi kabul etmiyor ve:
-Orayı kırk defa
yoklamışlardır. Hemen gelip seni tevkif ederler’ diyordu.
(Sebil s.8 1 Ocak
1989, 8. Bölüm)
‘Turistik
Yugoslav Oteline ulaştığımızd neredeyse geceyarısı olmuştu.
Boş odası olup olmadığını sorduk:
-Sadece bir
odam var!..’ dedi.
Bu oda da tek
yataklı idi. Yolumuza devam edip başka bir otele gidemezdik.
Heyecan ve yorgunluğumuz son
haddeydi. Güç bela otelciyi bu odaya bir ilave yatak koyması
için ikna edebildik. Tanımadığım bir insanla burada
sabahlamaya mecburdum. Lakin sonra anlayacaktım ki; bu yol
arkadaşımla aynı odada sabahlamanın tek mahzuru O’nu yakinen
tanımamış olmam değilmiş!.. Güzel bir banyo yaptıktan sonra
yatağa girdimse de sabaha kadar uyumak kabil olmadı. Oda
arkadaşım dehşetli bir surette horluyordu. Yorgun olduğundan
önce O’nu ikaz etmek istemedim. Bilahare ikaz ettimse de, bir
faide hasıl olmadı. Geceyi oturma salonundaki koltuklardan
birinde geçirmeye mecbur kaldım.
Sabahleyin
birlikte kahvaltı salonuna indik. Kahvaltımızı yaptıktan sonra
kahvemizi içerken kendisine dedim ki:
-Bak arkadaşım!..
Benim adım Ahmed Uğurlu değil, Kadir
Mısıroğlu!..’
Gözleri
faltaşı gibi açıldı:
-Abi, Asım abiye gücendim. Demek ki; bana tam itimadı
yokmuş. Ben O’nun için canımı veririm.
Bana doğruyu söyleseydi ne vardı!..’
Sözünü kestim ve:
‘Dur, Asım’ın günahını
alma! O’nun sana itimadı tamdır. Bana, sana
her hususta güvenebileceğimi söylemişti. Lakin ihtiyat etmiş,
böyle yapmıştır. Bana ismimle hitapetmen, Türkiye’den
çıkıncaya kadar tehlileki olabilirdi’ dedim ve ilave ettim:
-Ben MSP Genel
İdare Heyeti azasıyım. Biliyorsun bir kaç gün evvel hepimiz
hakkında umumi bir tevkif kararı çıktı. Gerçi bu davadan bir
şey çıkmaz, umarım hepimiz beraart ederiz. Lakin ihtilal
zamanlarında gerçekler ortaya çıkıncaya kadar bazı yakışıksız
muamelere maruz kalmak ihtimali vardır. Bu durum benim
için de mevzu bahistir. Bu sebeple arkadaşlarımızın kararı
üzerine bu yolu ihtiyar ettik. Şimdi seninle Salzburg’a kadar
gideriz. Oradan Almanya’ya geçme imkanı hasıl olursa bir kaç
gün bende misafir kalır, gezer tozar, çoluk çocuğuna uygun
hediyeler alır, geri dönersin. Aksi halde Salzburg da Almanya
demektir. Oradan alış veriş yapar, biraz gezer tozar, geri
dönersin.
‘Benim Almanya
oturmalı pasaportum vardır. Ordan öteye geçmem mesele olmaz.’
Daha bazı ilave sözlerle O’nu tatmin ettim. Tekrar yola girdik.
Otel yol
kenarındaydı. Hafif bir yokuşla yoldan ayrılıp oelin önüne
geliniyor ve 200 metrekarelik bir inişle tekrar ana yola bağlanıyordu.
Bu yokuşu inip de ana yola indiğimiz anda Yugoslav Polisi
önümüzü kesti ve arabamızı kenara çektirdi. Şöfer kendisine
Boşnakça bizi durdurmasının sebebini sordu. Polis sür’atli
gittiğimizi söyleyerek 10 Mark ceza vermemizi bildirmiş. Şöfer
onunla münakaşaya tutuştu. Meselenin ne olduğunu sorunca
böylece anlattı. Polis haksızdı. Arabamız 40-50 km.den fazla
sür’atli seyretmemişti. Esasen süratlenmek için zaman ve zemin
henüz müsaid hale gelmemişti. Fakat Yugoslav polislerinin
böyle nahak yere ve kasten ceza yazdıklarını, otobanlarını bu
surette yaptıklarını Türk işçilerinden evvelce öğrenmiştim.
Polis benim
Boşnakça bilmediğimi anlayınca sözü Almancaya döktü. Şehadet
parmağını yukardan aşağıya bıçak gibi indirerek:
:’Zehn Mark!’
yani 10 Mark deyip duruyor, söfer de vermemek için inat
ediyordu.
Kendisine dedim
ki:
-Kardeş bunlar böyledir! Karar
verdikleri cezayı alırlar. Boşuna münakaşa etme! Kabahat bizde,
buralarını 500 sene idare etmişiz. Elimizde tutup bu domuz
çobanlarına kaptırmasaydık. Şimdi burası ülkemizin bir parçası
değil, laf anlatamazsın. Al şu 10 Markı, ver
kendisine, yolumuza devam edelim!’
İtiraz edip mani
olmak istediyse de polise 10 markı uzattım. Dizinin
üzerinde bir makbuz yazdı. Yugoslav parasıyla oraya bir rakam
kondurdu. Bunun 10 Marktan fazla mı eksik mi olduğunu kontrol
imkanımız yoktu. İşittiğime göre hep böyle yaparlar, cezayı
mark olarak tahsil eder, makbuzu Yugoslav parasıyla keserler,
zulmen hem kendileri kazanır hem de devletlerini
kazandırırlarmış. Böylece Türk işçilerinden haksız yere
aldıkları paralarla bütün otabanlarını yapıp bitirmişler.
Almanya’ya giderken Yugoslavya’ya
yayık gibi dar uzun bir mesafeyle geçilir. Takriben 1000 km
kadardır. Güzel güneşli bir gündü. Yolun iki tarafı münbit bağ
ve bahçelerle doluydu. Ecdanın kanı pahasına fethetmiş olduğu
bu güzelim toprakları ‘İttihatçı Sergerdeler’inin ne elim
facialara sebep olarak ve süratle kaybettiklerini düşünüyordum.
Zihnim yakın tarihin facialar silsilesi üzerinde gezinerek
Yugoslavya’yı geçip, bitirdih.
Yolda Üsküp’e uğramak
düşüncesindeysem de bilakare bundan vazgeçtim. Bu maksatla
Yugoslavya’daki eski Sebil abonelernin adreslerini bürodan
İzmit’e getirtmiştim. Keşye uğrasymışım. Şimdi gitmeyi arzu
ettiğim halde oradaki müslümanların tedirdinliğğine sebep olan
hadiseler dolayısıyla o ninsanlara zarar vermekten korkuyorum..
Üstelik, elimedki pasaport da oldukça netameli!..
İngiliz Hükümeti tarafından siyasi mülteci olarak kabul
olunmuşum ve vatansızlara mahsus mavi pasaport taşıyorum.
Yugoslavya’da pek çok okuyucum vardı, ki hala da vardır. Geldiğimi
duyanların toplaşacakları muhakkaktır. Pasaportum Yugoslav
polisini tedirgin etmek için kafi iken bir de bu toplanma
dolayısıyla seyahatimin arka planında bir dini veya siyasi
maksat olduğuna vehmedecekleri muhakkaktır.’
(Sebil s.13 1 Haziran 1989, 11.
Bölüm)
Özal dönemi’nde tekrar
Türkiye’ye döndü.
Eserleri:
-Lozan Zafer
mi Hezimet mi ,
-Yunan
Mezalimi ,
-Macar
İhtilali ,
-Amerika'da
Zenci Müslümanlık Hareketi ,
-Kurtuluş
Savaşında Sarıklı Mücahitler ,
-Moskof
Mezalimi ,
-Musul
Meselesi ve Irak Türkleri ,
-Kanlı Düğün
,
-Kırık Kılıç
,
-Uzunce
Sevindik ,
-Trabzon
Mebusu Şehidi Muazzez Ali Şükrü Bey ,
-Osmanoğullarının
Dramı ,