Mehmed Orhan
(1909- )
Abdulkadir
b.II.Abdulhamidin oğlu. Beş kardeşler. [1]
...Serencebeydeki Kabasakal Mehmed Paşa
Konağında doğdum. 10 Kasım 1909, Çarşamba.[2] Çocukluğum bu konakta geçti.. Bilmem,
şimdi hala duruyor mu? Kuzenlerimizle birbirimizin konaklarına gidip
gelirdik. En iyi arkadaşım, Sultan Reşadın torunu Nazım
Osmanoğlu (1910-1984) idi.
Beraber bisiklete binerdik. Geçenlerde öldüğünü duydum.
Bizim zamanımızda Şehzadeler, Devletten maaş alırlardı. Benim maaşım 100 liraydı.. Evden de harçlık verirlerdi. Bir dayım vardı. Hınzırın biriydi. Bizimle beraber oturur , harçlıklarımı, bütün paramı elimden alırdı. Sonraları o zamanın parasıyla 30 bin liramı yedi. Ben Mısırdayken, annemi de bir vapura koyup bana gönderdi.. Hanedan nişanımı bile satıp yemiş..Sonra da geberdi.
Beni Mekteb-i Sultaniye, verdiler. Zaten büün
Şehzadeler oraya giderdi. 3 yıl Mekteb-i Sultaniye, bir yıl
Robert Koleje gittim.
Galatasaraydayken, okula gidecek para bırakmayan
dayım, bana bir tranvay pasosu çıkartmıştı. O da,
ikinci mevki idi. Gerçi yaverim vardı ama, yalnız gidip gelmeyi
severdim. İkinci mevkiye biner, okula işte böyle giderdim. Evde
anlatsam iş hallolurdu ama, Ne de olsa dayomdır der, birşey
söylemezdim. Annemin hiçbir şeyden haberi olmadı.
Derken Enver Paşa bütün Şehzadeleri asker
yaptı. Ihlamurdaki Harbiye Mektebine gidip geliyordum.
Onbaşılıktan başladım, Çavuş oldum, 14
yaşıma bastığımda daü Mülazimi Sani yaptılar. Ama
aradan 3 gün geçti, daha kılıcımı bile takamadan
dışarıya çıkartıldık.
Bir akşam üzeri, mektepten yeni dönmüştüm. Konağa iki polisle bir komiser geldi. Komiser ağlıyordu.
Bize bir kağıt imzalattılar. 14 yaşındaydım. Ne
olduğuna bile bakmamıştım. Meğer 24 saat içerisinde
Türkiye topraklarını terkedeceğimize dair garanti
vermişiz.
Bir ömür sürecek sürgünü böyle
başladı. Ertesi gün babamı, beni ve kardeşlerimi Sirkeci
İstasyonuna götürdüler. Babam, annemi daha önce
boşamıştı, kadıncağız İstanbulda
kaldı.
İstanbuldan Peşteye gittik.
Ama babamla bir tğrlü anlaşamıyordum. Bir gün Seni istersen
Beyruta, Mehmed Selim Bey amcanın yanına yollayayım..dedi, çok sevindim,
memnun olurum dedim, hemen bir bilet aldık ve Peşteden
ayrıldım.
Selim
amca, beni kuzenim Abdulkerim ile
(1906-1935) beraber, bir frerler mektebine leyli kaydettirdi. Bir müddet sonra Abdulkerim mektepten ayrıldı.
Niçin ayrıldığını, ne olduğunu, bir türlü
öğrenemedim.
Artık ben de mektebi
bırakabilmek için bahane arıyordum. Sonunda, buldum:
Arkadaşlarımla her sabah birlikte kahvaltı ederdik. İçeride
Ermeniler de vardı. Masalarda dörder kişi oturuyorduk. Kahvaltı
esnasında konuşmak yasaktı. Konuşan olursa çocuklardan biri
ona bir makara verir, daha sonra makara kimde çıkarsa, o ceza
alırdı. Bir sabah, her zamanki gibi sütlü kahvelerimiz geldi. Ermeni
arkadaşlardan Artin, benim
kahvemi getirdi. Hani Şehzadeyim ya, böyle küçük işleri
yaparlardı.. Baktım, fincanın yarısı boş. Artine gösterdim, çocuk Yeniden
doldurayım..dedi, kalktı.. Konuştuğumuzu gören bir
arkadaş bana bir makara uzattı, ben de geri verdim. Tekrar verdi, ben
tekrar iade ettim. O sırada Artin
doldurup getirmişti. Birden, kafamın arkasına birşey yedim.
Bizi yukarıdan gözetleyen papaz, makaramın gidip geldiğini
görmüş aiağıya inerek bana bir tokat patlatmıştı.
O zamanlar, çok kuvvetliydim. Ne de olsa, Yavuz Selimin
torunuydum. Kalk, papaza bir yumruk.. Papaz yerde, bir saat sonra da ben
sokakta.. Eve gittim, kadınlarda bir telaş.. Cuma değil, pazar
değil, ne oldu, niçin geldin? diye sordular, sonra da olanları
öğrendiler. Selim Bey amcam çok kızmış. Ben de
Babamın yanına döneyim dedim ve Peşteye döndüm.
Ama, babamla yine anlaşamadık. Naime Sultan (1876-194?) halam, Nicedeydi. Peşteden Nicee geçtim. Naime Halamın yanında da
sıkıldım,
Buenos Airese indiğimde, cebimde 8
Frank vardı. Orada, Kayserilerle karşılaştım. Beni,
kollarını açarak kabul ettiler. Bir teneke fabrikasının
sahibi olan Yusuf Efendi vardı,
bana iş verdiler. Fabrikasında
6 ay işçilik ettim. Hem çalıştım, hem de başka türlü
bir Türkçe öğrendim. Kediye püsükü abdesthaneye gitmeye çövdürmek
diyorlardı. Sarayda, hiç böyle şeyler işitmemiştim.. Bana
bu lafları öğretirler, ben söyleyince de kahkahalarla gülerlerdi..
Artık bir yerde devamlı kalamaz
olmuştum. Yine sıkıldım, fabrikayı bıraktım,
bir garajda iş buldum. Otomobillerle uğraştım, otomobil
kullanmayı örendim, bir sene şöferlik yaptım.
O sırada bir kızla münasebetim oldu. Gazzavi
diye, Lübnanlı bir aileden.. Çok zengindiler. Haydi evlenelim...dedik.
Ben oralarda prensim ya, kız da asil olmak istiyor.. Babası,
Söylediklerine tabii inanıyorum ama, sen de kabul edersin ki, evlilik
ciddi iştir.. Ailni, prens olduğunu ispat etmen lazım.. Sizin
Hanedandan birisinin ismini ver, mektup yazıp sorayım.. cevap gelince
de hemen evleniriz..dedi. O zaman Halife
Abdulmecid hayatta idi. Nice de oturuyordu.. Ailenin en
yaşlısı, oydu. Müstakbel kayınpedere, Halifeye mektup yazıp sormasını söyledim..
Gazzavi
oturdu, bir mektup gönderdi.. İade pasrını da zarfın içine
koydu. Buralarda Orhan diye bir
genç var, hanedanınızdan olduğunu söylüyor... Kızımla evlenecek..
Tanıyor musunuz, hakikaten sizin aileden mi? diye sordu. Bu arada ben
evlilik hazırlıklarıyla meşgulüm.. Derken Halifenin cevabı geldi..
Sakalına bilmem ne ettiğimin Halifesi, kalkmış, Bizim
ailede böyle bir kimse yoktur demiş.. Adam
aslında Sa Majeste le Caliphe
değil, Sa Majeste de Carnaval. Tabii bizim evlilik yattı, kız
da bir daha yüzüme bakmadı..
Buenos Airesde 2,5 sene
geçirdim.
Bir ara Amerikaya da gittim.
Derken, kafam gene döndü. Julio-Sezari adlı vapura
atlayıp, be sefer 14 gün Nicee, Villefranchea geldim. Fransızcam
tamamen gitmişti, ama mükemmel İspanyolca konuşuyordum.
Nicede, Sultan
Muratın torunlarından Ali Vasıp Efendiyi
(1903-1984) buldum. Beni yeniden Naime Sultanın
yanına götürdü. Orada epeyi kaldım. Ama gene sıkıldım.
Mısıra Mahmud
Şevket Efendiye
(1903-1973) gittim. 1 ay Onunla beraber oldum. Mısırda beni
sıktı. Zaten beğenmemiştim.
Tekrar Bicee döndüm. Bu sefer Fransada hoşuma gitmedi, yeniden Mısırâ
geçtim. Naga Hammadide Prens Yusuf Kemali buldum...[3] Prense, bir otomobil alıp Beyrutta
şöferlik yapmak istediğimi söyledim. Bana 100 lira borç verin, size
ödereim dedim. Hiç unutmam, İşte bunu reddedemem Şehzade
hazretleri dedi. Eğer müsaade buyurursanız, size her ay 10 lira da
maai göndereyim. Belki arabanın parasını ödeyemezsiniz,
yardımcı olur.. Bu 10 lira, 1940 senesine kadar, nerede olursam
olayım, hiç kesilmeden devamlı geldi.
Güzel bir otomobil aldım ve Beyruta geçtim. Burada
2,5 sene şöferlik yaptım. Şamla Beyrut arasında gidip
geliyordum. Beyruttan yolcu alır, Şama götürür, geri dönerdim.
Kışları Trablusta kalırdım. Bu işten de
sıkıldım. Otomobili sattım.
Nicee geldim. Nice de Yegen ailesini tanıdım, kızlarından Nafia ile evlendim. Sene 1933. Bir de
kız çıktı. Necla.[4] benim gibi adamın kızı olur
mu? diye sinirlendim, boşandım.
Artık, bir yerde duramıyordum. Kalktım,
Parise, amcam Mehmed Abid Efendi
(1905-1973) nin yanına gittim. Bu sırada adamın birisi geldi,
amcamla beni Arnavutluka götürdü. Abid
Efendi orada Kral Zogonun hemşiresi Seniyeyle evlendi. Ben de Tiranda
kaldım, Kralın yaveri oldum. Yüzbaşı yaptılar. Bu
sırada tayyare kullanmayı da öğrendim. 500 saat uçtum. Havada
akrobasi filan yapardım. Enver Paşanın oğlu Ali Enver Akoğlu (1921-1971)[5] de uçmayı ben öğrettim.
Kral mükemmel Türkçe knuşuyordu. Zogonun en yakınlarından
biriydim. Gayet süslü bir Üniforma giyiyordum. Ama maiyetindekiler,
muhafızlar, tamamen aptaldı. Aptallıklarıyla alakalı
bir hadise anlatayım.. Kral bir gün, Prensdedi, Daireme gelin de, bir
kahve içelim.. Üzerimde sivil elbiseler vardı, değiştirmeden
gittim. Kapıdaki muhafızlar tanımadılar ve içeri
sokmadılar. Yahu! dedim, ben yaver Prens
Orhan..her gün burada, Kralın yanındayım, nasıl
tanımazsınız?
Ama , adamlara birşey anlatmak mümkün değildi.
Çaresiz geri döndüm, elbiselerimi değiştirdim, üniformamı
giydim, yeniden Kralın dairesine gittim. Bu sefer, biraz önce beni
içeriye bırakmayan aynı nöbetçiler, hemen selama durdular.
Olanları Krala anlattım. Zogo
kahkahalarla güldü ve Tabii, onlar Üniformadan başka birşetden
anlamazlar ki dedi.
Zogonun yanında çalışırken, bir ama Ammana, Mihrimah a (d.1923) misafirliğe
gittim. Emir Naifin yanında, 6
ay, hiç çalışmadan yaşadım. Beni, babası Kral Abdullahın yanına götürdü. Abdullah bana Ammanda kalmamı, pilotluk yapmamı teklif
etti. Ama reddettim. Zogoyla
anlaşmam vardı.
Kral Zogonun
önce Arnavutluktan, sonra da Paristen kaçmasını organize eti Mehmed Orhan. Ayrılacakları
sırada Zogo otomobil filosunu
göstererek, istediği arabayı seçmesini söylemiş.
Almanlar , Parisi işhal etmek
üzereydiler.Kralın 250 bin altınını, Paristen ben
kaçırdım.Kendisini de 14 otomobiliyle şehirden
çıkarttım. General Petainin ayrıldığı
gündü. İş bittikten sonra Kral, bana Bir otomobil seçdedi. Buick,
Mercedes, Cadillac, birçok arabası vardı. Küçük bir Citroen seçtim.
Al senin olsun dedi. Satış muamelesi yaptıröasını istedim.
Adamlarından Noçka,
satış olmuş gibi bir vesika tertip etti. Ne olur, ne olmaz..
Başkaları Arabayı çaldı diyebilirlerdi.
Zogonun işlerini hallettikten
sonra, otomobili alıp, Nicee geldim. Naime Sultan halamın yanına
gittim, bir ay Onun evinde kaldım. Bu sırada, kocası öldü.
Ayın 13 üydü, günlerden de salıydı. Zavallı
adamcağız hem salı günlerini, hem de ayın 13 ünü sevmezdi.
Halamın kocasını defnetmemizden sonra,
Parise geçtim. Savaş yıllarıydı, Margareth Sournier adlı bir Fransız kadınla
evlendim. Fobtableauda bir çiftliği vardı. 4 yıl çok rahat
yaşadım. Sıkıntı çekmedim. Ama anlaşamadık,
savaş biter bitmez boşanmayı kararlaştırmıştık.
Bu arada 2.çocuğum Mehmet Selim
(1945). Oldu. Oğlumu 20 senedire (1990) göremedim. Şimdi derededir, ne yapıyor,
evlendi mi, çocukları var mı, hiçbişsey bilmiyorum.
(Çocukları var.)
Babası Abdulkadir
1944 de öldü. Halife Abdulmecid de.
Savaştan sonra, ülke ülke dolaştım. Taa
Hindistana kadar.. 1956dan önce Haydarabada, Nelüferin yanına gittim. Muazzam
Cahla evliydi. Yanlaında 1 ay
kaldım. Sarayda Türkler de vardı. İki taraflı sofra
kurulurdu. Hintliler baharatlı yemeklerin olduğu tarafa, biz de bizim
yemeklerin olduğu tarafa geçer, yerdik. Bir ay sonra hususi bir tayyareyle
Bombaya, oradan Karaçiye, Gulam Mehmedin yanına gittim. Bir
İngiliz tayyaresiyle, İskenderiyeye geçtim. Bu arada İspanyaya
da gittim.
1952 de Zogo İskenderiyee çağırdı.
Oradaki evini satmak istiyordu.
Zogo Beni Riyada, Kral Abdulazize
gönderdi. Riyadda, önce Türk Konsolosu Cevdet Beye gittim, birkaç gün onun
yanında kaldım. Konsolos, beni saraya götürdü. Sarayda küçük bir oda
verdiler. Yerde, belki 50 halı vardı. Birkaç gün sonra, Kral beni
kabul etti. Meseleti anlattım. Bir cevap vermedi. Yanından
ayrıldım. Sarayda bir hafta daha kaldım. Kralın 120
oğlu vardı, akşamları beraber yemek yerdik. Etler çok
lezzetliydi. Meğer, deveymiş. Saraydan sıkıldım,
dönmek istedim ama adamların adetiymiş, dönüş için izin almak
lazımmış. Ben bilmiyordum. Neyse, adamlara söyledim, beni
Havaalanına kadar götürdüler. 200 altın da harçlık verdiler.
Beyruta gittim, oradan da Mısıra geçtim. Evi
alıp almayacakları hususunda hiçbir şey söylememişlerdi.
Ben de bir şet soramamıştım.Bir ay sonra Kralın
8.oğlu geldi ve 100 bine aldı. Zogo
bana %10 vadettiği halde %2 verdi.
1960dan sonra 6 yıl Avrupada otomobil
dağıtıcılığı yaptı.
Müşterilerin satın aldıkları
otomobilleriü Avrupanın çeşitli memleketlerindeki dreslere
götürürdüm. Direksiyonda bin-iki bin kilometre yapar, trende yapar, trende
döner, Fransaya, evime gelip yatağa girdiğimde uyuyamazdım.
Tekerlekler üzerinde oturmaya alışmıştım. Tekelekler
hayalime girer, sabahlara kadar yatakta dönüp dururdum..
1966 da, Nelüferin
yanına gittim. Edward, bir
iş vermeleri için, beni Praisteki
Amerikan sefaretine götürdü. Önce, büroda çalışmamı istediler,
Bir zamanlar süvariydim, sonra pilot oldum. Masa
başında oturamam, bana otomobilli bir iş verin dedim. American
Battle Monument Commissionda vazifelendirdiler. Fransaya gelen Amerikalı
subayları Otomobilimle alır, Paristeli Amerikan abidesine götürür,
gezdirirdim. 4 yıl bu işte çalıştım. Derken, bir
akşam eve dönerken, kapıda düştüm, kolunu kırdım. Amerikalı General adam gönederdi.
Artık şöferlik yapamaz, ona başka bir iş verelim
demiş. Suresnesdeki Amerikan Mezarlığında guidelık
(mihmandarlık) yapmaya başladım. İşim, ziyarete gelen
Amerikalılara mezarları dolaştırmaktan ibaretti. 1974 de
tekaüd oldum. Şimdi her at başında, Amerikadan 190 dolar tekaüd
maaşım geliyor...
Bardakçı
anlatıyor [6]:
Nice
kentindeki 30 metrekarelik evib kapısı.. Uzun ve karanlık
koridorun başındaki kapının ardından, ancak
3.çalışımdan sonra Oui/ Eveet, ne istiyooorsunuz? sözleri
duyuldu.
-Türküm, dedim,İstanbuldan geliyorum..
-Yaa, bir dakika bekleyin lutfen.
Gözlerim çok zayıf. Ağır hareket diyorum, kusura
bakmayın..
Biraz sonra kapıyı açtı.
Çok zayıftı. Kalın camlı gözlükleri vardı. İçeri
buyurun..dedi. Demek İstanbuldan geloorsunuz.. Bitişikte Araplar
oturoor, bazen benim zilimi çaloorlar..Çok kızoorum..Sizi de onlardan biri
sandım, hemen cevap vermedim. Girin, girin..Türkiye^den gelmişsiniz,
sizi kapıda bırakacak değilim ya..
Osmanlı tahtının
1.varisini ,işte böyle bulduk.. Sokak kapısı, tek ampulle aydınlatılan
bir odaya açılıyordu. Burası, salondu. Kapının tam
arkasına gelen yerde, mutfak niyetine kullanılan fayans kaplı
bir tezgahla bir musluk, bir köşede de ufak bir masayla yine ufak bir camlı
dolap vardı. Sol tarafta, ancak 3 adım uzunluğundaki yatak
odasında, düzeltilmiş bir yatak görünüyordu.
Orhan
Efendi, Size oturacak birşey vereyim dedi ve yatak odasından,
üzeri mavi çadır beziyle kaplı portatif bir tabure getirdi. Kendisi
de masanın yanındaki sandalyeye oturdu.
Konuşması, Saray Türkçesiyleydi.
Geliyorum, gidiyorum gibisinden kelimeleri geloorumdiye telaffuz
ediyordy. Türkçeyi yıllardan buyana çok az konuştuğundan,
bazı kelimeleri unutmuştu. Bunların yanına
Fransızcalarını kullanıyordu.
Belki, başka türlü bir evde
yaşadığımı tahmin ettiğimi
düşündüğümden olacak, ben bir şey söylemeden, Önce size burada
nasıl yaşadığımı anlatayım.. dedi. Evim
çok küçük ama, tam bana göre. Çünkü gözlerim çok az görüyor. Paristeki
dişçiler mahvetti, Nicedeki gözcüler de gözlerimin canına okudu. Karatarkt
vardı, birkaç ameliyat geçirdim, şimdi işte bu haldeyim...
Sadece renkleri ve ışığı seçebiliyorum..
Masanın üzerindeki bir kutuya elini
uzattı ve Kalemim burada dedi. Biraz ileriden bir çatal aldı,
Yemek takımlarım da burada.. İşte, banka cüzdanlarım
çekmecede duruyor. Aradığımı, elimi attığım
anda buluyorum. Herşeyin yeri belli. Bazan akrabalarım Istanbuldan
çağırıyorlar ama, sıkıntı çekeceğimi
biliyorum, gitmiyorum. Alıştığım bir yer olması
lazım..
Yine masamın üzerindeki küçük
radyo-teybini işaret etti ve geceleri tek eğlencesinin, radyo
dinlemek olduğunu söyledi. Sekiz lisam bilirim. İngilizce,
Fransızca, Almanca, İspanyolca, İtalyanca, Macarca, Arapça..
Bunları ana dilim gibi konuşurum. Biraz da Portekizce.. Radyoda
bulduğum her istasyonu anlıyorum..
Üzerinde temiz ve ütülü bir elbise
vardı. Bakın, herşeyim gıcır gıcır dedi.
Bütün işlerimi kendim yaparım. Çamaşırlarımı
bile kendim yıkıyorum. Aç değilim, açıkta değilim..
Karnım tok. Her ay Amerikadan tekaüd maaşım geliyor. 190 dolar..
10 senedir bu evdeyim. Sabahları erkenden dışarı
çıkarım. Gözlerim pek görmüyor ama Allahtan şehri çok iyi
biliyorum, istediğim her yere de gidiyorum. Tek sıkıntım,
köpekler. Burada herkes köpekle geziyor. Onlara basmamak için, hep yerde
birşeyler arıyormuş gibi, başım eğik yürürüm..
-Yemeğinizi de kendiniz mi
pişiriyorsunuz?
-Evet.. Zaten sadece öğlenleri yemek
yerim. Akşamları ağzıma lokma koymam. Haftada ,ç kere,
aynı lokantaya giderim. Kimsenin yemek davetini kabul etmem. Sacede
salı günleri, Kadriye
sutanın kızı Melike
gelir.[7] Beni evine götürür. Bir
Fransızla izdivaç yaptı, Mösyö
Giroudy diye bir adam. Çok efendi. Yemeği beraber yeriz. İkindiye
doğru, havaalnına gideriz. Eskiden pilottum, yüzlerce saat
uçmuştum. İçimde hala heves var. Giroudy
orada traş olurken, ben de gözümün seçebildiği kadarıyla,
tayyareleri seyretmeye çalışırım. Akşama beni eve
bırakırlar. İşye hayatım böyle geöiyor..
Hayatım boyunca, hep
alnımın teriyle kazandığım parayla yaşadım..
Öteki şehzadeler gibi ne bir kuruş miras yedim, ne de ihsan-ı
nişane alarak büyüdüm. Sadece bir kere, Vahdeddin tahttayken 25 lira ihsan
gönderdi. 100 tane 2,5 luk.. Tesafüd, o gün köpeğim Lion hastaydı,
para baytara gitti..
Ailede sevdiklerim var, sevmediklerim
var. Mesela Nelüferi (1920-1989) çok severim. Trablusşamda Satıa Turan (1927) genç kız iken, orada geçirdiğimiz
günleri unutamam. Enver Paşanın kızı Türkan Mapatepekı (1919-1990) [8]da öyle . Çok güzel, çok neşeli bir kızdı. Ama
yıllardır kimseleri gördüğüm yok..Zaten buraya aileden bir tek
Melike bilir, içeriye sadece o girmiştir. Siz, 2.kişi oluyorsunuz..
Peter Stuyvesant paketinden bir sigara
aldı ve Sakın yakmaya kalkmayın..dedi. Kendim yakarım.
İtiyatımı kayetmek istemiyorum.. Eee, hep ben konuşum..
Sorun bakalım, benden ne istiyosrsunuz?
-Hayatınızı
öğrenmek.. dedim ve anlatmaya başaldı...
Ertesi gün Orhan Efendi ile öğleye doğru, Nicein merkezindeki
Altın Arslan lokantasında buluştuk. Altın Aslan,
Şehzadenin gittiği tek lokantaydı, yemek davetimi de binbir
güçlükle kabul ettirebilmiştim.. Dün et yedim, artık ç gün yemen..
İnceliğimi korumam lazım dedi ve spagetti söyledi. Benim
salyangoz istediğimi farkedince de, O pis şeyi nasıl
yiyorsunuz, anlamoorum..diye haşladı. Bu sırada iki gündür
peşpeşe fotoğraflarımızı çeken İlhamiye de bir hayli
çıkıştı:
Yeter artık!
Gözlerim zaten kötü, flaşın daha da bozoor.. Şimdi kalkıp
gideceğim...
Sakinleşmesinden sonra, Şu
anda Hanedanın reisisiniz..diyecek oldum, daha sözümü bitirmeden güldü:
-Yani, en bunağı.. Hanedan
reisi diye kime derler biliyor musunuz.. En bunağına.. Ben daha
bunamadım..
-Estağfirullah..
Türkiyede şimdi Hanetan olsa, Padişah sizdibiz.. Onu kastetmek
istemiştim..
-O, doğru.. II.Orhan veya VII.Mehmed
olurdum. Burada mektuplarımı yazan bir kızcağız var,
bana hep takılır, Altes der. Hatta bankaya
aylığımı almaya gittiğim zaman, memurlar Majeste VII.Orhan, buyurun..diye
şakalaşıyorlar.. Ama inanın, tahta geçmeyi bir gün bile
hayal etmedim. Zaten öyle bir şey olsaydı, yerimi başkası
alsın diye rica ederdim... Ben, istediği gibi yaşamaya
alışmış insanım. Gezmeyi, dolaşmayı
severim.. Hala bir ata atlayıp, doludizgin gitmeyi hayal ediyorum. Tahta
geçmem, protokol işsleri çıkacaktı. Onlara uymam gerekecekti. Bu
hayata dayanamazdım. Yıldızın havuzunda bir
kayığa atlayıp kürek
çekmek varken tahtta ne yapacaktım ki? Mutlaka feragat ederdim.. Yerime
de, sırada benden sonraki geçerdi..
Orhan
Efendiye şu anda hangi ülkenin vatandaşı olduğunu
sordum, Hiçbirinin dedi:
Türkiyeden çıkarılmamızdan
sonra Refugee Turc olarak yaşadım. Hiçbir ebaya girmedim. Nansen
pasapotruyla seyahat ettim. Fransızlar, savaş öncesinde bizim
aileden olanlara hüviuetle pasaport vermişlerdi. Bu pasaportum da duruyor.
İstersem, onunla dışarı çıkabilirim. Milliyeti
hanesinde, ^Ottoman yazılı. Statüm, Son Alteste Inperial Prince
Orhan. 66 yıldır Türk siaysi mültecisi olarak, memleket memleket
geziyorum. Tekaüd aylığım tıkır tıkır
geliyor, kimseye muhtaç olmadan yaşıyorum..
Yaklaşık
1500 Frank. Ortalama bir işçi ücreti 3200 Frank. Amerikan
mezarlığında yaptığı mihmandarlık ise,
basbayağı Mezar bekçiliği idi. Osmanlı
hanedanının reisi, Fransada ölen Amerikan askerlerinin sadece mezarlarını
beklemekle kalmamış, üstelik yıllarca lahitlerii
temizlemiş, tabutlarını parlatmıştı.
[1] -Ertuğrul
Necip (1914. Kayıp)
-Leyla (1947)
-Selim (1948)
-Neslişah Saffet Osmanoğlu (1924)
-Salih (1955)
-Ömer (1958)
-Bidar (1922-1924)
-Alaaddin (1917-19??)
[2] Doğduğum günü, 30 yaşıma
geldiğimde öğrenebildim. Mısırdaydık.. Anneme
Doğduğumda hava sıcak mıydı, soğuk muydu? diye
sordum, Buz gibi bir soğuk vardı dedi. 10
KasımÇarşambaydı.. Takvimi koparttılar, arkasına
doğduğum saati yazdılar...
[3] Prens
Yusuf, eski istanbul ailelerinin yakından tanıdığı
bir kişidir. Güzel sanatlara meraklıdır, sanatçıları
desdekler.. Özellikle, İstanbullu müzisyenleri Kahirenin banliyölerinden
Naga Hammadideki malikhanesine davet etmekte, hususi konserer verdirmektedir.
[4] Necla Germann (1934), Mısır
Prenslerinden Said beyle 1 yıl evli kaldı. 1957
de oğlu Cem Germann doğdu.
[5] Tek oğluydu. 1939 da çıkan
özel kanunla Türkiyeye geldi, Hava kutlerine katıldı, istifa etti.
İngilterede savaş uçaklarının deneme pilotu oldu.
Avustralyada bir uçak kazasında öldü.
[6] Orhan
Efendiyi bulabilmek için çok
uğraşmıştım, zira ailenin reisiydi. Fakat eksik bir
adresini bile güçlükle temin edebilmemden sonra, Fransada yaşayan
bazı Osmanoğullarının aracılığıyla yaptığım bütün görüşme
isteklerini geri çevirmiş, Alakalarından mahyzuz oldum.. Ama çok
yaşlı ve yorgnun.. Son günlerimi herkesten uzakta geçirmek istiyorum,
konuşmayacağım.. demişti.
Geriye tek bir yol
kalıyordu.. Nicee giderek, randevu falan istemeden
kapısını çalmak. Osmanlı tahtının 1.varisi,
herhalde evine gelen bir Türkü kovmazdı. Ve tahmin ettiğim gibi
oldu..
Şehzadeyi
bulabilirsek, Fotoğraflarını çekecek olan İlhamiyle (Sipapressten İlhami
Uncuoğlu) beraber Nicee gitmek
üzere Paristen uçağa bindiğimde, elimde Orhan Efendinin adresi
olarak sadece Paulliani sokağının adı vardı. Aileden
hiç kimse bizi ona götürmeye yanaşmamış, Orhan amca sinirlidir.. Gidin, kendiniz bulun.. demişti.
Sokak, Nicenin zengin
muhitindeydi.. 2-3 gün boyunca, saatlerce kapı kapı
dolaştık. Mehmed Orhan adını hiç kimse
duymamıştı. Umudumuzu kaybetmiştik, Parise dönecektik.
Havaalanına gitmeden
önce, birkaç dakikalığına, sahildeki cafelerden birine oturduk,
iki Pernot söyledik. Hep aynı insanların geldiği bir cafe idi
burası. Müşterilerin, istisnasız hepsi sarhoştu.
Bunlar da nereden
çıktı?dercesine merakla ve biraz da kızgınca baktılar
bize.. Fotoğraf çantalarımızı farkettiler. Gazeteci
bnlar..fısıltısı dolaştı.
İlhami, Son çaremiz burası..dedi. Bizim
Şehzadeyi bunlar da tanımazsa, başka kimseler bilmez..
Yerinden yarım dönüp, barın çevresidekilere seslendi:
-Biz bir Prens
arıyoruz.. Adı, Orhan..
Osmanlı Prensi.. Ottoman, Ottoan.. Rue de Paullianide oturduğunu
öğrendik ama, bulamadık.. Bileniniz var mı?..
Bir kahkaha koptu.. Ooo, Prens..
diye şakalaşmalar başladı.. Sonra herkes birbirini
gösterdi.. Majesteleri buradalar..diyerek.. Artık,
karşılıklı gülüşüyorduk..
Derken, barın
üzerinde yığılmış duran bereli,şişman bir
adam sallanarak doğruldu, bize yaklaştı.. O Prensi biliyorum..dedi.
Gözleri görmeyen, zayıf bir adamdır.. Siz , yalnış yerde
arıyorsunuz.. Pauliani Sokağında değil, Pauliani
pasajında oturuyor.. Çıkmaz bir sokaktır orası.. Girince,
tam karşınıza gelen binada..
Pernodlarımızı
yarım bırakıp sokağa fırladık.. Birkaç
dakşka sonra Paulliani çıkmazındaydık.. Lüks ana caddenin
bitimindeki fiskiyeli bir havuzun karşısında, Nicele
alakasız, bambaşka bir dünyaydı burası. Kahirenin eski
mahallelerini andıran, kirli taş binalarla dolu, daracık bir
yol..
Bardaki Fransızın
tarif ettiği bina, tam önümüzdeydi.İlhamiye,
Sen sokak kapısının önünde bekle.. dedim. Ben daire
kapılarını tek tek çalacağım..
Karşısında iki kişi görünce ürkebilir.. Bulup ikna etmeyi
başarırsam, dışarıya çıkartırım. Bizi
gördüğün an deklanşöre basmaya başlarsın.. İşi
garantiye alalım.. Eğer reddederse birkaç gün parkta
sabahlarız.. Nasıl olsa sokağa çıkacak...
Paslanmış demir
sokak kapısından içeri girdim. Katların elektiği
yanmıyordu. Çakmağımın ışığıyla,
birinci kattaki ilk kapıya eğildim. Gözetleme deliğinin hemen
altına yapıştırılmış küçük bir
kağıda, tükenmez kalemle M.Orhan
yazılmıştı.
[7] Melike
Gıroudy (191?): Abdulmecidin
tahta geçmeyen oğullarından Şehzade
Mehmed Burhaneddin Efendinin
oğlu İbrahim Tevfik Efendinin kızı Kadriye Sultanın çocuğu. Nice de yaşıyor.
[8] Enver Paşanın, Abdulmecidin torunu Naciye Sultandan olan çocuğu. 1939 da çıkan özel bir kanunla
Türkiyeye döndü. Dışişleri Bakanlığı
mensuplarından Huveyda Mayatepekle evlendi. Sefire olarak
çeşitli ülkelerde yaşadı. Ankaradaki bazı okullarda kimya
öğretmenliği yaptı.