Mete Gündoğan

1963

 

       Balıkesir’in Dursunbey işçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Ayvalık’ta tamamladı. 9 Eylul Üni. Mühendislik-Mimarlık Fakultesi’ni bitirdi. Lisans eğiti sonrasında ODTÜ Endüstri Mühendisliği’nde yüksek lisans eğitimine başladı. Yüksek lisans eğitimi sırasında aynı zamanda TÜBİTAK Araştırma Geliştirme Planlaması Müdürlüğü ve DPT Bilim Araştırma Sektöründe çalıştı. İngiltere Hükümetinden aldıüı master bursu aracılığıyla Cranfield Teknoloji Enstitüsü’nde mastırını tamamladı.

       Türkiye dönüşünde Türk Havacılık ve Uzay Sanayii (TAI) Akıncı f_16 Uçak Fabrikasında F-16 Kalite Teminat Süpervizörü olarak çalıştı. Bir müddet sonra tekrar İngiltere’ye giderek Cranfield Üniversitesi’nde dpoktorosunu tamamladı. Londra’da  Uluslararası Stratejik ve Akademik Çalışmalar Grubu’nun kuruculuğunu ve eşbaşkanlığını yaptı. Aynı zamanda alternatif ekonomi üzerine başta Kenneth Palmerton olmak üzere bir grup ekonomisten özel dersler aldı.

       RP Genel Başkan Danışmanlığı yaptı.

       (Ali Sali’nin 4 .7.97 de kendisi ile yaptığı mülakat’tan)

       ..Atatürk’ün devrimlerinin akabinde Türkiye, Türk Demokrasisine, Türk bürokrasisine giren ileri çağdaş ülkelere ulaşmak sözü var. Şimdi ileri ve çağdaş ülkelere ulaşmayı nasıl başaracağız? Nasıl olacak? Bunun nasılına verilen vecap Batı’dan gelmiştir ülkemize. Batı’dan gelen reçeteyi de ülkemiz aynen uygulamıştır. Biz alıyoruz reçeteyi, körü körüne uyguluyoruz. Reçeteyi doğru uygulamamıza rağmen biz geri kaldık. Öncelikle ilk vurgulamamız gereken bu. Ne yaparsak yapalım ilerlemek için bu geri kalmıştık zincirini kıramıyoruz

       ... Osmanlı I. Dünya Savaşından sonra, yorgun bir millet vardı ve çoluk çocuk genç nufuz çok azdı. Çok yaşlılar da evlenmeye teşvik edildi. Batılı gibi olmak hedefi doğrudur konteks içerisinde.  Yanlış olan bir şey o zamanki okur yazar, entellektüel geçinen bir kısım insanların hemen hedefe ulaşma reçetesini ortaya koymalarıdır. Biz gözümüzü açıp okulda okumaya başladığımızda bu reçetenin doğrultusunda okumaya başladık.

       Atatürk’ün  göstermiş olduğu hedefler ile, bu uygulanan proğramın bir gurup uyanık tarafından  takdin edildi. Bu ayrım yapılmayarak  sanki müslümanlar öyle gelişmişliğe, çağdaşlığa, ilerici olmaya, teknoloji kullanmaya karşıymış gibi gösterilir hale geldiler. 1980’lerin sonunda, 1990’larda. Şimdi mesela gazetelere bakıyoruz, eleştirilerde, çeşitli ilkelere, gelişmişliklere karşı, çarşaflı ve hem de cep telefonu kullanıyor deniyor. İşte bu iki ayrımı ben baştan koymaya çalışıyorum. Okuyan insan o cümlede çelişki görür. Bizler bazılarının fantazilerine bağlı olarak yaşamak zorunda değiliz.

       ...Cumhuriyetin kuruluşundan hemen sonra hedeflenen idealler ile, o arada bir grup entellektüelin vermiş olduğu proğramlar arasında fark var. Şimdi ben olayı başka yöne sokmaya çalışacağız. Önümüze aslında çok fazla seçenek konulması.

       İdeoloji bazında aslında herşeyin temeli politikadır. Politikanın en  ağırlıklı yönü de ekonomidir, politik ekonomidir. Bundan neyi kastediyorum? Siz belli bir şeyi dizayn edersiniz. Ben şöyle şöyle şeyler istiyorum diye ve ona ulaşacağınız politikayı da belirlemeniz lazım. Şimdi inananlar bazı şeyler istediler, ama bunları elde etmek için gerekli olan politikaları da net olarak ifade edemediler. Mesela sizin bu dediğiniz ‘hakikaten gelişmemiz gerekir mi?’ gibi soruları da zamanında soramadık. Çünkü soramamızın iki sebebi vardı. Bunlardan bir tanesi aşikari sebeb. Müslümanlar bu zamana kadar aktif olarak gündemi yönlendiremiyorlardı. Batı’daki gibi şuurlu bir toplum da yok ki ‘biz nükleer artıkların gömülmesi için memleketimizin şurasını seçtik’ deyince o memleketin orasındaki insanlar ayağa kalkıp tepki gösterdin.

       2.si müslümanlar sorgulamak isteseler dahi dünya ekonomi politikası plartformunda fazla seçenek yok. Mesela bizim önümüze hangi ekonomiye giriş dersine girerseniz girin, üniversitelerde iki türlü  ekonomi konuldu. Bir merkezi planlama ekonomisi, bir de serbest piyasa ekonomisi. Serbest piyasa ekonomisinde de insanların tüketeceği şeylerin hesabından ziyade, sosyoükültürel olayların merkezi  bir yerden planlanması gibi bir takdime girildi. Bu, zinde güçlerin ya da Türkiye’yi bu zamana kadar çeşitli şekillerde bazı yerlerden uzak tutmak isteyen güçlerin ekonomiyi kendi politikalarına alet ederek takdim etmesinden  dolayı böyle oldu. 1990’larda merkezi planlama ekonomisi, fenomenası, ya da sistemi yıkıldı. Ama o zamana kadar, bu memlekette yıkılma müşahhas olarak görülünceye kadar, hiç kimse bu merkezi planlama ekonomisinin ne kadar basiretsiz olduğunu teknik olarak, bilimsel olarak yeterince tartışamadı. Tartışacağı zaman bir grup uyanığın bir grup zinde güç tarafından, bu tartışma antikomunizm propogandasına dönüştürüldü birden. Şimdi bunun iki türlü zararı var.

       1.hali hazırda eleştireceğiniz şeyi anlayamıyorsunuz. Anlamak için okuyanlarada da prim veriyorsunuz. Siz yarım yamalak anlıyorsunuz, okumak istiyorsunuz, çıkıyorsunuz bir plartforma merkezi planlama ekonomisi budur diyorsunuz. Adam kalkıyor, merkezi planlama ekonomisiyle ilgili, ya da sosyalist ekonomiyle ilgili öyle şeyler anlatıyor ki, sizin konuşacağınız bir şey kalmıyor.

       Müşahhas olarak komunist-sosyalist Rusya çökmeseydi, Türkiye’de siz hala sosyalist ekonominin argümanlarla konuşacak çok az adam bulurdunuz. Yani çok az insan bunların karşısında konuşabilirdi.

       Diğer yandan kapitalist ekonomide ise sanki herşey serbest. İnsanlar istediği gibi yapar. Faiz almak istiyorsan alırsın, almak istemeyen de almaz gibi lanse edildi. Fakat işin esas mantalitesine göre, bana göre, para sistemlerine filan hiçbir zaman değinilmedi. İşin temeli de oradadır. Siz şimdi Batı’ya bakarsanız Tony Blair İngiltere’de iktidara geldi. Şimdi sosyalist ekonomiyi uygulayacak mı? Ya da para konusuna değinecek mi? Hayır. Hükümetler gelir gider.İster sosyalist ekonomi deyin, ister kapitalist ekonomi deyin , ister kapitalist ekonomi deyin, ister karma ekonomi deyin. Para sistemine hiçbir çözüm getirmedikten sonra bu ekonomilerin hepsi birbirinin aynı düşüncenin iki ayrı versiyonu gibi karşımıza çıkar. Batıda sosyalist ekonomi aynı para sisteminde, aynı bankalar mekanizmasında, aynı Network içerisinde aynı argumanlar. Sosyalizm değil de biraz daha sosyal politikalar ağırlıklı olmuş oluyor.

       Keşke müslümanların önüne böyle bir seçenek gelseydi. Müslümanlar rahat düşünebilseydi.. Müslümanlar belki rahat namaz kıldılar. Klasik cümledir, namazınızı kılıyorsunuz ya karışan mı var? Müslümanlar belki fiili ibadet açısından rahatlar idi, ama düşünce olarak rahat değildiler. Kimse  gelip de bize, şunu şunu kastetmiyorum, şunu düşünmeyeceksin demedi. Ama bizim kendi içimizdeki yetişmiş insanları biz çeşitli uygulamalarla bir anda ekarte ettik. Takip edilmemesi gereken insanlar olarak gösterdik, uzak durulması gereken insanlar olarak.. Dolayısıyla bir varoluşçu düşünce, ya da bir adalete dayanan çeşitli düzenlemeler.. Bunların neşet edeceği kaynakları kuruttuk. Müslümanlarda aslında 70’lerde biraz canlanma oldu,80’lere kadar. Sonra yine müslümanlar düşünce açısından bir müddet öksüz kaldılar. Bu sadece İslami düşüncede değil, ekonomide de böyle oldu. Ekonomik politika da bir islami düşüncedir. Bu açılardan öksüz kaldılar

       Şimdi yeni yeni araştırmalar başladı. Müslümanlar illa faizsiz ekonomik sistem diye ısrar edince İMF ve Dünya Bankası faizsiz ekonomi konusunda çeşitli üniversitelerde eğitim yaptırmaya çalışıyorlar

       ..Kitaba müreffeh bir toplum çağrıştırsın diye Refah Toplumu dedik. Bu nasıl bir toplumdur?

       Aslında her türlü ihtiyacınızı gideriyorsunuz ve sizin toplumuzla diğer toplumlar arasındaki bağlarımız iyi. Sizin hoşunuza giden her şey bir şekilde anlaşmayla ayarlanmış..

       Bu topluma ben refah toplumu derim. Bu toplum çok gelişmiş bir toplum olabilir, teknolojik anlamda o kadar da gelişmiş olmayabilir. Ama insanların, ihtiyaçları gideriliyor. Bir grup insan derse ‘Arkadaş benim ihtiyacım var, ben şehirlerarası yolculuğumu uçakla yapmak istiyorum. Bu bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyacı toplumdaki hür mekanizmalar gideriyorsa, bu birrefah toplumudur.

       Dolayısıyla aslında kitabın başlangıcıyla, ekonomistlerin sormayı unuttuğu bir soruyu sormaya çalışıyoruz. Ekonomi niçin yapılır? Ekonomi, güzel matematiksel formülleri koyayım, baba gibi bir denklem çıkarayım, bunun üzerine yorum yapayım, diye mi yapılır? Yoksa insanların ihtiyaçlarını gidermek için mi?

       İnsanların ihtiyaçlarını giderdiğiniz zaman insanlar mutluysa ihtiyaçlarının giderilmesi açısından, o zaman o toplum refah toplumudur. Benim kitapta anlatmak istediğim de budur.

       Refah toplumu birşeyi çağrıştırıyor: İnsanların ihtiyaçlarının giderildiği, insanların mutlu olduğu ve çalışmalarını zevk içerisinde yaptığı, diğer toplumlarla ilişkilerini de kendi hoşlarına gidecek şekilde ayarladığı bir toplumdur.

       ..Kitabın içinde dikkat edersek insanların ihtiyaçlarını giderdiği bir sistem öneriyoruz. Bu da adalete dayalı bir ekonomik  düzen demektir. Böyle bir sistemi önerdiğiniz zaman, insanların ihtiyaçları giderildiği zaman,  artık küçük küçük cemiyetlerin arzu ve istekleri doğrultusunda gelişmedir. Siz ekonomiyi öyle düzenlediğiniz zaman bütün ihtiyaçlarını gideriyorsunuz toplumun, bütün cemieylerin. Onun ötesine karışmıyorsunuz.  Aslında gerçek anlamda refah toplumuyla adalete dayalı ekonomik sistem önerisi, tam bir serbest piyasa ekonomisidir. Öteki türlü mevcut serbest piyasa ekonomisinde şimdi tırnak içinde söylüyorum, Adam Smith gizli el diyor. Yani bir gizli el var ki para mekanizmasıyla habire toplumdaki parayı alıyor.

       ..Biri para konusunda birşeyler söylerse, bankacılık konusuna bir eleştiri getirirsw, faiz konusuna bir eleştiri getirirse bu iyi bir şeydir. Ne açıdan iyi birşeydir? Mevcut sistemin çalışması açısından iyi birşeydir? Diyelim ki bir köprü yapıldı. Bu köprüyü biri çatır çatır eleştiriyor. Böyle köprü yapılır mı? Peki demir  köprüler var Amerika’da, Manhattan’da bir köprü vae, muazzam demir kullanılmış. Ben Türkiye’de hatırlamıyorum da demir köprü, onun için Amerika’yı örnek verdim. Ama ondan sonra bir teknik gelişti, asma köprüler yapıldı. Şimdi demir köprüyü eleştirenler ama köprüyü kurdular. Nedir bu asma köprü? Aynı sistemin içerisinde bir revizyondur. Şımdi para, banka,faiz konusunda da böyle bir eleştiri getirilse bu revizyon mu olur? Bu revizyon eğer mevcut ekonominin varsayımlarını kabul ettiğimiz zaman revizyon olur. Şimdi ben ise başta ekonominin temel olarak başta yapmış olduğu varsayımları reddediyorum.

       ..Ekonomistlerin fantazileri var. Mesela ekonomistlerin tanımları var.Mevcut düzen bu temeller üzerine kuruyor para-faizini. Bunu reddettiğiniz zaman yeni baştan başlıyorsunuz. İşte halka dayalı düşünce burada ekilebilir. Diğer türlü sen halka dayalı düşünceyi ekemezsin. Saksı içinde orman yetiştireceğim diyemeyiz. Yetişmez. Saksıları yan yana koyarsın, orman gibi gözükür. Saksıdaki ağaç ne kadar büyür, o da bellidir. Onları yan yana koyarsan buna  orman denir mi? Bu da belli değil. Önce kendimizi aldatmayalım. Bu zemin taş. Bunların önce bir toprağa, yani gerçeğe oturtulması lazım. Hayallere değil. Ekonomiyi tanımlarken ekonomistler derler ki ekonomi insanların sınırsız arzu ve isteklerini tatmin etmek için kıt kaynakları idare eden bir bilimdir. İşte en büyük  yanılgı burada. Kitap da dediğim gibi. Şimdi göreceli olarak bakarsan ‘insanın arzu ve istekleri sonsuzdur.’ Hakikaten sınırsızdır. Siz güzel yemekten sabaha kadar yemek istersiniz. Güzel elbiseler giymek istersiniz. İyi arabalarda gezmek istersiniz.. Ama bir de ihtiyaç gibi bir kavram var.

       Şimdi arzu ve istekler üzerine ekonomiyi kurmaya başlarsanız, ilk tanımımız bu olursa, o zaman reklamların amacı değişir. Bu realite, yani bir doyum noktası vardır insanoğlunda. Bu doyum nokasının ötesi boştur.

       İhtiyaçları giderme konusunda kaynaklara baktığımız zaman, dünyada kaynaklar yeter. Burada hemen İslam’ın kuralı aklımıza geliyor: ‘Yiyiniz,içiniz, israf etmeyiniz.’ Ben ne zaman doyarım, ihtiyacım ne zaman biter, onu bana Kur’an belirtiyor Müslüman olduğumdan. Benim için doyum noktası neresidir diye ben düşünürsem, ilk önce bunun felsefi cevabını nerede arayacağım? Kur’an’da arayacağım. Ya da hadislerde aarayacağım. İsraf etmeyecek kadar yiyeceksin. İşte midenin üçte biri gıda olacak. Ben bunları uygulayabilirim. Ama felsefenin  yerleştirilemeyeceği yer ise arzu ve isteklerin kamçılandığı yerdir. Çünkü burada israf reel bir şeydir. Arzu ve istekler ise soyut bir şeydir. İsraf etmek bir şeyin fazlasıdır. Atılan bir şeydir. Kullanılmayan bir şeydir. Soyut bir şeyde, somut olan bir şeyi özdeşleştiremiyor Müslümanlar. Ama neyi özdeşleştiremediklerinin de bazen farkında olamıyorlar. Mesela reklam yapılıyor, süper başörtüsü reklamları falan. Şimdi ona bakan bir kadın, hangi duyguyla hareket eder? Beş tane başörtüsü varsa bir ondan da altıncısını almak ister. Ama bu onun için israf mıdır? İsraf ise, bu israf olgusuyla bu arzuyu nasıl çakıştıracak?

       Ekonominin temel tanımında kullanılan varsayımlar gerçeklerle bağdaşmıyor. Sınırsız değildir, sınırlıdır. Arzu ve istekler sonsuz olabilir. Ekonomi ihtiyaçları gideren bir bilim dalıdır. Rasyonel yatırımlarla, düzenlemelerle ihtiyaçların giderilmesini temin eden bir çalışmalar zinciridir. Ortadoks anlayış arzu ve isteklerden gelen sonsuzluğu koyuyor ki sonsuzluk karşısında fiziksel olan bir şey sınırlıdır tabi. Bir yerde soyut, bir yerde somut kavramları bir kefe çerisine koyuyor ve bize elmayla müzikten aldığımız zevki karşılaştırarak hüküm veriyor. Arzu ve istekler sonsuzdur, sınırsızdır, aynı zamanda soyut bir şeydir. Kaynaklar ise sınırlıdır, ama somut olan bir şeyi karşılaştırıyorsunuz. Orada diyorsunuz ki, ekonomi bilimi bu ikisini bağdaştıran bir şey. Bu ikisi arasında hiçbir şey olamaz,hiçbir alaka yoktur. Kıyas yapacaksın, iki somut şeyle kıyas yap. Nedir o? Gayet doğal bir şey. İnsanların ihtiyaçlarıdır. Arabaların lüksüne binmek de burada ihtiyaçtır. Lüks kelimesini burada tırnak içinde söylüyorum. Benim iin ihtiyaç olmayabilir. Ama siz dersiniz ki, en iyi arabaya bineceğim. Bu bana göre lüks gözükebilir. Ama siz buna gülersiniz. Bu ekonomi içinde hem sizin ihtiyaçlarınızı, hem benim ihtiyaçlarımı giderecek kadar kaynak vardır. Benim söylemeye çalıştığım bu. Yoksa işin felsefesine girmiyorum. Lüks olan şey israf ediliyor ya da insanlar lüks kullanmasın demiyorum. O insan 300 SEL kullansın ki onu daha da geliştirebilsin. Bir ihtiyaç doğacak ondan. Kimisine göre lüks, kimine göre ihtiyaçtır. Ben bunu tartışmıyorum. Benim tartıştığım çok teme bir şey var. Ekonominin ilk yaptığı tanım yanlıştır. İlk varsayımı yanlış bir varsayımdır.

       Bu ortadoks ekonomistlerin bir başka fantazileri de şudur: Birileri teori, kural ortaya atıyor. Mesela Say Kanunları. ‘Her üretim kendi tüketimini bulur.’ Pozitif bilimciler bunlara ses çıkarmıyor. Oysa değişik ortamlardaki testlere aynı cevabı vermesi lazım. O zaman dersiniz ki, bu kanundur. Her ürettiğin şey kendini tükettirir, piyasada alıcısını bulur. Buna kanun diyorsak, bundan sonra da Keynes diyor ki hayır pazarda tüketicisini bulmaz herürettiğin şey. Tüketiciyi desdeklemek lazım. O zaman Say Kanunu olmaması lazım. Bunlar ortodos ekonomistlerin fantazileri.

       Bu ekonomi tamamen cambaz bilimi gibi birşey oluyor. Yani soyut kabramları somut kavramları birbirine tamamen karıştıracak bir şeyler çıkarılmaua çalışılıyor ortaya. Ama siz buradan ne tür felsefe çıkarırsanız çıkartın, aslında madalyonun iki yüzü var. Bir yüzünde bu işim felsefesi var, madalyonun diğer yüzünde de para sistemi var. Para sistemini kontrol eden ekonomiyi kontrol eden ekonomiyi kontrol eder. Ben bunu dediğim zaman biri gelecek bu ekonomiyi tanımlayacaktır.