‘İnsanlar konuşa konuşa anlaşır’ diye bir söz
vardır. Oysa birkaç haftadır başörtüsü ile ilgili yazılan ve
konuşulanlar, bir meselenin nasıl ‘konuşarak’
halledilemeyeceğine açık bir örnek teşkil ediyor. Elbette bir
sorunu, sanki yokmuş gibi ağzınızı kapatarak ya da
kulaklarınızı tıkayarak çözmeniz mümkün değildir. Ama algıda
netlik sağlamayacak denli bir bombardıman tarzında, ortaya
karışık salata kabilinden bir üslupla sunduğunuzda, en öne
çıkan etki duyarsızlaşmadır. Doz aşımı nedeniyle hissedilen
duyarsızlaşma ve uzaklaşma. Zira bir şeyin çok konuşulmasından
ziyade, konuşulduğu dil ve üslup o meseleyle ilgili genel
yaklaşımları belirleyicidir. Başörtüsü sorunu ile ilgili
konuların gündeme gelişinin, meselenin çözümüne ne oranda
katkıda bulunacağı da ele alınış ve sunuluş üslubu ile
doğrudan alakalıdır.
Bu açıdan bakıldığında son birkaç haftadır tesettür defileleri
ve türban dosyaları şeklinde gündeme gelen, başörtülü
kadınların kamusal alanda bulunma talepleri nedeniyle ortaya
çıkan sorunun ele alınış ve sunuluş tarzı, pek çok açılardan
eleştiriye açık. Ama ben, bu ele alış ve sunuş tarzının arka
planındaki dinamikleri anlamanın, doğrudan bu materyali madde
madde eleştirmekten daha külli bir katkı sağlayacağı
kanaatindeyim. O nedenle Türkiye’de başörtüsü ile ilgili,
yaygın olmasa da hakim olan kanaatlerin arka planına kısaca
bir göz atmakta fayda mülahaza ediyorum.
Bu konuda birkaç hususun özellikle netleşmesi gerekiyor.
Cumhuriyetin yeni kadın ve erkek kimliklerinin hangi
dinamikler ve temel görüşler üzerine bina edildiğini
anlamaksızın, birtakım seçkinci profesör bayanların,
üniversitede başörtülü bir kadın bulunmasından neden adeta cin
çarpmışçasına rahatsız olduklarını anlayamayız. Bunu
anlayamayınca da bu rahatsızlığı tedavi etmek ve söz konusu
soruna çözüm bulmak mümkün olamaz. Bu nedenle öncelikle,
başörtüsünün kamusal alanda bulunmasından rahatsızlık duyan
kadınları anlama yolunda bir adım atmak gerekiyor.
Kemalist kadın kimliği
Bilindiği gibi Kemalist rejim, Batı medeniyetine dahil olma
şeklinde özetlenebilecek toplumsal projesini kadın bedeni
üzerinden gerçekleştirmeyi hedeflemişti. Bu nedenle kadın,
imparatorluktan ulus devlete geçişte, tüm siyasal ve toplumsal
tartışma ve iddiaların temel referans kaynağı oldu. Ve
Kemalist dönemin ‘yeni kadın’ı geçmişten kopuşun sembolü
haline geldi. ‘Uygar Batı’ ve ‘barbar Doğu’ şeklinde formüle
edilen karşıtlığın merkezinde ise kadın kıyafeti, yani kadının
örtüsü yer alıyordu. Önceleri peçe, daha sonra çarşaf,
Cumhuriyet sonrası başörtüsü, 80’li yıllardan sonra da türban
şeklinde konjonktürel tanımlar kazanan kadın kıyafetine, tüm
bu aşamaları da kapsayacak şekilde genel olarak ‘örtü’ dememiz
mümkün.
‘Barbar Doğu’ya ait ve ‘uygar Batı’ya ulaşma yolunda
kurtulunması gereken bir simgeydi, örtü. Birkaç farklı işlevi
vardır örtüyle ilgili bu simgeselliğin. İlk olarak örtü,
reddedilmeye çalışılan Osmanlı İslam mirasına geri dönüşün,
yani Müslüman gericiliğin simgesi olarak görülür. Diğer
taraftan, kadınların yüzünün ve başının açıklığı, Osmanlı’ya
karşı kurulmaya çalışılan yeni Türk ulus kimliğini sembolize
eden bir özellik kazanır. Yani modernliğin ve Batı
medeniyetiyle bütünleşmenin göstergesidir örtüsüz kadın. Irvin
Cemil Schick’in ifadesiyle “Peçesiz (örtüsüz) kadın fotoğrafı,
bir traktör, sanayi kompleksi ya da yeni bir demiryolundan
farklı değildir.” genç Türkiye Cumhuriyeti devleti için. Bir
başka simgesel boyutu daha vardır örtünün. Modernliğin ve
laikliğin tanımı görüntüler üzerinden yapıldığından, çağdaş
Batılı giyim, yani örtünün yokluğu, İslam’ın kamusal alandan
ihracının da simgesi olarak kabul edilir.
Kemalist kadın kimliğinin örtü ile ilgili kanı ve algısı işte
bu simgesellik çerçevesinde şekillenir. Bu simgeselliği
anlamaksızın, çağdaş–laik–Kemalist kadın kimliğinin başörtüsü
karşıtı tutumunu anlamak ve anlamlandırmak söz konusu olamaz.
Durakbaşa’ya göre, bu kadın kimliğinin oluşumunda etken olan
en önemli boyutlardan biri de sağladığı fırsat alanı
nedeniyle, Cumhuriyet devrimlerine karşı hissedilen ‘derin
şükran duygusu’dur. “Cumhuriyet kadını”, “çağdaş kadın” gibi
ifadelerle tanımlanan bu yeni kadın kimliği, söz konusu
‘şükran duygusu’ndan beslenen bir görev anlayışı içinde bulur
kendisini. Cumhuriyet’in ve laikliğin bekçiliğini, aynı
zamanda da kamusal alanın, dolayısıyla kentin sahipliğini
üstlenmek, bu görev listesinin ilk sıralarında yer alır.
Kamusal alanda ayrıcalık
Bu sahiplik duygusunu güçlendiren bir başka unsur da devletle
aynı ideolojiyi paylaşmanın sağladığı ayrıcalık hissidir. Zira
bu şekilde sahiplenilen kamusal alan, ‘tanımlanması gereken
ortak bir yaşam alanı’ olarak değil de, modern görüntüye sahip
olanların girebileceği ayrıcalıklı bir alan olarak belirlenmiş
olur. Başörtüsü ile kamusal alana girmek isteyenler ise
Mahçupyan’ın ‘modernliğin mabedi’ olarak adlandırdığı bir
alana girme yasağını delen kişiler olarak algılanırlar. ‘Daha
önce böyle bir problem yoktu, 80’lerden sonra ortaya çıktı’
şeklindeki karşı çıkış, kamusal alanın ayrıcalıklı bireyleri
olma ön kabulü ile alakalıdır. Yani ayrıcalıklı bireyler
olarak, kamusal alanda bu ‘yeni gelen’ dedikleriyle bir
paylaşım ilişkisi içine girmek istememektedir
‘çağdaş–Kemalist’ kadınlar. Bir başka ifadeyle, başörtüsünün
kamusal alanda bulunuşu, ‘çağdaş–Kemalist’ kadın kimliğinin
ayrıcalığını kaybetmesi anlamına gelmektedir.
Kemalist kadın kimliğinde rahatsızlığa neden olan diğer bir
husus, örtünün kamusal alanın modern görüntüsünü bozan bir
unsur olarak algılanmasıdır. Bunun arka planında ise tanımı
görüntüler üzerinden yapılan bir modernleşme tecrübesi yer
almaktadır. Batılı gibi göründüğümüzde, muasır medeniyet
seviyesine kavuşabileceğimiz şeklindeki inançtır bu. Böyle
olunca kamusal alanda başörtülü bir kadının varlığı,
medeniyetten uzaklaştıran bir unsur olarak algılanır.
Özellikle ilk kuşak Kemalist kadınlar için, Batı karşısında
bir eziklik ve utanç kaynağıdır, kadınlarının çoğu örtünen bir
ulusa mensup olmak.
Bu eziklik ve utançtan, kadınlara sağlanan modern eğitim
imkanları sayesinde kurtulmak mümkündür, onlara göre. Zira
eğitim gören kadınlar, medeniyetin ışığını yakaladıkları
ölçüde, ‘karanlık geçmiş’e ait bir simgeden de kurtulmuş
olacaklardır. Fakat 80’li yıllardan itibaren bu konuda büyük
bir inanç krizi yaşar Kemalist kadınlar. Modern eğitim
almasına rağmen, ‘barbar Doğu’ya ait sembolleri taşımakta
ısrar eden üniversite öğrencilerinin tavır ve tutumlarını
anlamakta bu nedenle büyük güçlük çekerler. Pozitivist ön
kabulleri nedeniyle din, ‘aydınlandıkça’ en nihayetinde
vicdanî bir duyguya indirgeneceğinden, örtü ve dindarlık
arasında bir bağlantı kuramazlar. Ve siyasal bir amaç için
‘kandırılma’nın dışında bir açıklama getiremezler bu duruma.
Görüldüğü gibi başörtüsü karşıtlığı, kökleri modernleşme
tecrübemize uzanan ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, kuruluş
dönemi reflekslerinden beslenen bir tutumdur.
8 Haziran 2003 - Kaynak: Zaman Gazetesi
Eserleri:
-Fatma Karabıyık Barbarosoğlu
ile söyleşi, İstanbul:İz Yayıncılık ,2000