Nazife Şişman

196?

 

 

Başörtüsü karşıtlığını anlamak

      

‘İnsanlar konuşa konuşa anlaşır’ diye bir söz vardır. Oysa birkaç haftadır başörtüsü ile ilgili yazılan ve konuşulanlar, bir meselenin nasıl ‘konuşarak’ halledilemeyeceğine açık bir örnek teşkil ediyor. Elbette bir sorunu, sanki yokmuş gibi ağzınızı kapatarak ya da kulaklarınızı tıkayarak çözmeniz mümkün değildir. Ama algıda netlik sağlamayacak denli bir bombardıman tarzında, ortaya karışık salata kabilinden bir üslupla sunduğunuzda, en öne çıkan etki duyarsızlaşmadır. Doz aşımı nedeniyle hissedilen duyarsızlaşma ve uzaklaşma. Zira bir şeyin çok konuşulmasından ziyade, konuşulduğu dil ve üslup o meseleyle ilgili genel yaklaşımları belirleyicidir. Başörtüsü sorunu ile ilgili konuların gündeme gelişinin, meselenin çözümüne ne oranda katkıda bulunacağı da ele alınış ve sunuluş üslubu ile doğrudan alakalıdır.  
 
Bu açıdan bakıldığında son birkaç haftadır tesettür defileleri ve türban dosyaları şeklinde gündeme gelen, başörtülü kadınların kamusal alanda bulunma talepleri nedeniyle ortaya çıkan sorunun ele alınış ve sunuluş tarzı, pek çok açılardan eleştiriye açık. Ama ben, bu ele alış ve sunuş tarzının arka planındaki dinamikleri anlamanın, doğrudan bu materyali madde madde eleştirmekten daha külli bir katkı sağlayacağı kanaatindeyim. O nedenle Türkiye’de başörtüsü ile ilgili, yaygın olmasa da hakim olan kanaatlerin arka planına kısaca bir göz atmakta fayda mülahaza ediyorum.  
 
Bu konuda birkaç hususun özellikle netleşmesi gerekiyor. Cumhuriyetin yeni kadın ve erkek kimliklerinin hangi dinamikler ve temel görüşler üzerine bina edildiğini anlamaksızın, birtakım seçkinci profesör bayanların, üniversitede başörtülü bir kadın bulunmasından neden adeta cin çarpmışçasına rahatsız olduklarını anlayamayız. Bunu anlayamayınca da bu rahatsızlığı tedavi etmek ve söz konusu soruna çözüm bulmak mümkün olamaz. Bu nedenle öncelikle, başörtüsünün kamusal alanda bulunmasından rahatsızlık duyan kadınları anlama yolunda bir adım atmak gerekiyor.  
 
Kemalist kadın kimliği  
 
Bilindiği gibi Kemalist rejim, Batı medeniyetine dahil olma şeklinde özetlenebilecek toplumsal projesini kadın bedeni üzerinden gerçekleştirmeyi hedeflemişti. Bu nedenle kadın, imparatorluktan ulus devlete geçişte, tüm siyasal ve toplumsal tartışma ve iddiaların temel referans kaynağı oldu. Ve Kemalist dönemin ‘yeni kadın’ı geçmişten kopuşun sembolü haline geldi. ‘Uygar Batı’ ve ‘barbar Doğu’ şeklinde formüle edilen karşıtlığın merkezinde ise kadın kıyafeti, yani kadının örtüsü yer alıyordu. Önceleri peçe, daha sonra çarşaf, Cumhuriyet sonrası başörtüsü, 80’li yıllardan sonra da türban şeklinde konjonktürel tanımlar kazanan kadın kıyafetine, tüm bu aşamaları da kapsayacak şekilde genel olarak ‘örtü’ dememiz mümkün.  
 
‘Barbar Doğu’ya ait ve ‘uygar Batı’ya ulaşma yolunda kurtulunması gereken bir simgeydi, örtü. Birkaç farklı işlevi vardır örtüyle ilgili bu simgeselliğin. İlk olarak örtü, reddedilmeye çalışılan Osmanlı İslam mirasına geri dönüşün, yani Müslüman gericiliğin simgesi olarak görülür. Diğer taraftan, kadınların yüzünün ve başının açıklığı, Osmanlı’ya karşı kurulmaya çalışılan yeni Türk ulus kimliğini sembolize eden bir özellik kazanır. Yani modernliğin ve Batı medeniyetiyle bütünleşmenin göstergesidir örtüsüz kadın. Irvin Cemil Schick’in ifadesiyle “Peçesiz (örtüsüz) kadın fotoğrafı, bir traktör, sanayi kompleksi ya da yeni bir demiryolundan farklı değildir.” genç Türkiye Cumhuriyeti devleti için. Bir başka simgesel boyutu daha vardır örtünün. Modernliğin ve laikliğin tanımı görüntüler üzerinden yapıldığından, çağdaş Batılı giyim, yani örtünün yokluğu, İslam’ın kamusal alandan ihracının da simgesi olarak kabul edilir.  
 
Kemalist kadın kimliğinin örtü ile ilgili kanı ve algısı işte bu simgesellik çerçevesinde şekillenir. Bu simgeselliği anlamaksızın, çağdaş–laik–Kemalist kadın kimliğinin başörtüsü karşıtı tutumunu anlamak ve anlamlandırmak söz konusu olamaz. Durakbaşa’ya göre, bu kadın kimliğinin oluşumunda etken olan en önemli boyutlardan biri de sağladığı fırsat alanı nedeniyle, Cumhuriyet devrimlerine karşı hissedilen ‘derin şükran duygusu’dur. “Cumhuriyet kadını”, “çağdaş kadın” gibi ifadelerle tanımlanan bu yeni kadın kimliği, söz konusu ‘şükran duygusu’ndan beslenen bir görev anlayışı içinde bulur kendisini. Cumhuriyet’in ve laikliğin bekçiliğini, aynı zamanda da kamusal alanın, dolayısıyla kentin sahipliğini üstlenmek, bu görev listesinin ilk sıralarında yer alır.  
 
Kamusal alanda ayrıcalık  
 
Bu sahiplik duygusunu güçlendiren bir başka unsur da devletle aynı ideolojiyi paylaşmanın sağladığı ayrıcalık hissidir. Zira bu şekilde sahiplenilen kamusal alan, ‘tanımlanması gereken ortak bir yaşam alanı’ olarak değil de, modern görüntüye sahip olanların girebileceği ayrıcalıklı bir alan olarak belirlenmiş olur. Başörtüsü ile kamusal alana girmek isteyenler ise Mahçupyan’ın ‘modernliğin mabedi’ olarak adlandırdığı bir alana girme yasağını delen kişiler olarak algılanırlar. ‘Daha önce böyle bir problem yoktu, 80’lerden sonra ortaya çıktı’ şeklindeki karşı çıkış, kamusal alanın ayrıcalıklı bireyleri olma ön kabulü ile alakalıdır. Yani ayrıcalıklı bireyler olarak, kamusal alanda bu ‘yeni gelen’ dedikleriyle bir paylaşım ilişkisi içine girmek istememektedir ‘çağdaş–Kemalist’ kadınlar. Bir başka ifadeyle, başörtüsünün kamusal alanda bulunuşu, ‘çağdaş–Kemalist’ kadın kimliğinin ayrıcalığını kaybetmesi anlamına gelmektedir.  
 
Kemalist kadın kimliğinde rahatsızlığa neden olan diğer bir husus, örtünün kamusal alanın modern görüntüsünü bozan bir unsur olarak algılanmasıdır. Bunun arka planında ise tanımı görüntüler üzerinden yapılan bir modernleşme tecrübesi yer almaktadır. Batılı gibi göründüğümüzde, muasır medeniyet seviyesine kavuşabileceğimiz şeklindeki inançtır bu. Böyle olunca kamusal alanda başörtülü bir kadının varlığı, medeniyetten uzaklaştıran bir unsur olarak algılanır. Özellikle ilk kuşak Kemalist kadınlar için, Batı karşısında bir eziklik ve utanç kaynağıdır, kadınlarının çoğu örtünen bir ulusa mensup olmak.  
 
Bu eziklik ve utançtan, kadınlara sağlanan modern eğitim imkanları sayesinde kurtulmak mümkündür, onlara göre. Zira eğitim gören kadınlar, medeniyetin ışığını yakaladıkları ölçüde, ‘karanlık geçmiş’e ait bir simgeden de kurtulmuş olacaklardır. Fakat 80’li yıllardan itibaren bu konuda büyük bir inanç krizi yaşar Kemalist kadınlar. Modern eğitim almasına rağmen, ‘barbar Doğu’ya ait sembolleri taşımakta ısrar eden üniversite öğrencilerinin tavır ve tutumlarını anlamakta bu nedenle büyük güçlük çekerler. Pozitivist ön kabulleri nedeniyle din, ‘aydınlandıkça’ en nihayetinde vicdanî bir duyguya indirgeneceğinden, örtü ve dindarlık arasında bir bağlantı kuramazlar. Ve siyasal bir amaç için ‘kandırılma’nın dışında bir açıklama getiremezler bu duruma.  
 
Görüldüğü gibi başörtüsü karşıtlığı, kökleri modernleşme tecrübemize uzanan ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, kuruluş dönemi reflekslerinden beslenen bir tutumdur.  
 

8 Haziran 2003 - Kaynak: Zaman Gazetesi

 

 

               Eserleri:

              -Fatma Karabıyık Barbarosoğlu ile söyleşi, İstanbul:İz Yayıncılık ,2000