Nelüfer Hanımsultan Pope

1920-1989

 

V.Murad’ın (1840-1904) [1] torunu Adile (1887-1973)  evlendiği Damad Moralı Selahaddin Bey’den 1920 de doğurdu kıza Nelüfer adını verdi. 2 yaşındayken babası öldü. Nilüfer yurtdışına çıkarıldıklarında 4 yaşındaydı.

       ‘Annemle önce Budapeşte’ye gittik, sonra güney Fransa’ya geçtik, Nice ‘e yerleştik. Küçük bir apartman dairesi tuttuk. Elimizdeki satarak yaşamaya çalışıyorduk. Gün geldi, satacak hiçbirşeyimiz kalmadı. Annem hastaydı ama doktora verecek paramız yoktu.’

‘ Haydarabad Nizamı’nın oğlu beni bu haldeyken buldu. Çok zengindi ve annemle beni bulunduğumuzdan kurtarabilirdi. ‘

Nice o günlerde, Dürreşehvar’ın Haydarabad Nizamı Osman Han’ın büyük oğlu Hidayet ile(Azam Cah)  evlilik hazırlıkları yapmaktadır. Kardeşi Şecaat’la beraber gelmiştir.

 ‘Şecaat, bana bir yarış atına bakar gibi baktı. Tepeden tırnağa süzdü. ‘Bu at büyüyünce iyi koşar, yarışı kazanır’ diye düşündü. Annemle sıkıntı içinde yaşıyorduk.. Geçinemiyorduk.. Yokluktan kurtulmak için, 15,5 yaşımda Mihrace’nin , Haydardanad Nizamı’nın küçük oğlu Şecaat Ali Han’la evlendim. Bir Ortaçağ atmosferinde 15 yıl geçirdim.’ Evlenme teklifini, yokluktan kurtulabilmemiz için kabul ettim. Haydaranad’a sadece koynumdaki küçük bir Qur’an’la gittim.’

İsmini açıklamayan bir aile yakını anlatır: ‘Hidayet, Dürrüşehvar’ı almaya gelmişti, ama kardeşi Şecaat bekardı.. Ağabeyinin alacağı kızın güzelliğini görünce, ‘Ben de böyle dünya güzeli bir kız alayım..’sevdasına düştü. Hindistan’a daha önce de bir gelin göndermiştik.. Selma’yı. O’nun güzelliği de dillere destandı. Nihat amcam (Ahmet Nihat bin Selahaddin 1883-1954)  Nelüfer’e açık açık Şecaat’ı ayarlamasını söyledi. Nelüfer’i süsleyip giydirdiler, Şecaat’in tabii içi gitti, hemen talib oldu. Haydarabad’a, babasına telgraf çekti. ‘Ben de bir sultanla evlenmek istiyorum’ deyip izin istedi. Nizam zaten dünden razıydı, ‘Evlen’ diye cevap yolladı.

Halife Abdulmecid, ‘Bunlar benim kızım için gelmişlerken Nelüfer’i de almaları nereden çıktı?’ diye tutturdu. ‘Rezalet çıkacak..’ dedi. Nizam’ın adamlarına bu işten vazgeçmelerini söyledi ama dinletemedi. Bu sefer son çareye başvurdu. Hintliler’e ‘Nelüfer bakire değil.’ dedi. Adamlar kızı alıp muayene ettier. Kız çıktı. Aslında rezaletin alası buydu.. Neyse ki örtbas edildi ve bugüne kadar aile içerisinde sır olarak kaldı..’

Nizam Osman Han gayet muhafazakar ve sertti. Gelinlerini ‘Büyük’ ve ‘Küçük’ diye çağırtmakta, sultanlar onun yanında avuçlarını çenelerinin altında birleştirerek Hint Usulü selam vaziyetinde durmakta, konuşamamakta ve sadece ‘Evet aba’ veya ‘Hayır baba’ diyebilmektedir.’

Nelüfer O’nun alçak sesle konuştuğunu hiç işitmediğini söyler, ‘Hep avaz avaz bağırırdı.’

‘Günün birinde aklına esti,  burunlarımıza halka geçirmeye kalktı. Eski bir Hint adetiymiş.. Anneme yazdım.. kadıncağız neye uğradığını şaşırmış, ‘Böyle bir şeye izin verirsen, seni reddederim..’ diye cevap yazdı.

Nizam, birkaç gün sonra, Dürrüşehvar’la beni, kızlarının burunlarını deldirttiği yere götürdü. Ameliyatı yapan kara-kuru Hintli,  elindeki dikiş iğnesini kızın burnuna geçirdi. İptek çekmeğe başladı. Kızcağız, tepesinde dikilen babasının korkusundan, gık bile yiyemedi. Sonra Nizam bizlere döndü, ‘Büyük!.. Küçük!.. Bakın, hiç acımıyor.. Şimdi siz de deldireceksiniz değil mi?’diye sordu. İkimiz birden, ‘Hayır baba’ dedik. Her zamankinden daha fazla haykırmaya başladı. Her tarafımızı pırlantalarla donatacağını söyledi, ama bizi ikna edemedi. Nasıl bir kıyametin koptuğunu tahmin edemezsiniz..’

‘Cehennnem hayatı yaşadığını’ söyler o günleri anarken. ‘perde içerisinde 15 yış geçirdiğini..’ Gittiği yer yerde yeşine Nizam’ın  dedektiflerinin takıldığını, uşakların konuşmalarını dinleyip Nizam’a anlattıklarını hikaye eder ama böyle bir ortam içerisinde bile, Haydarabad’da adını yaşatacak bir eser bırakmakla övünür:

‘Bir sağlık komitesi kurup, başkanlığını bizzat kendim aldım. Hint hükğmetiyle temas ediyordum. 250 bin sterlin sağladım. Bu parayla, Haydarabad’da modern  bir hastahane ile bir kanser araştırma merkezi kurmaya muvaffak oldum. Hastahaneye, benim adımı verdiler.  Yıllar sonra Şecaat’ten boşanıp Paris’e yerleştirdiğimde, Hastahane’nin adını değiştirmek istemişler. İdare heyeti, hemen reddetmiş. Bugün, haydarabad’ın merkezindeki modern tesislerin önündeki kitabede, hala benim adım yazılı.

II.Dünya Savaşı yıllarında,  Haydarabad kadınları arasında zührevi salgınlar çıktı. Köy köy dolaşarak konuşmalar yapar, Avrupa’da, Amerika’da ne kadar gazeteci, radyocu, televizyoncu varsa, kalkıp Haydarabad’a geldi. hepsi benimle mülakat yapmak istiyordu. Nizam olup biteni duyunca, ‘Sakın ha, onlarla konuşmaya kalkma..’ dedi. Ama dinleyen kim?

Köy köy dolaşmaktan yatağa düştüm. Tifo olmuştum. O yılların Hindistan’ında hala iptidai tedavi  usulleri vardı. Hastalığa karşı, büyücülerin şifa dağıttığına inanırlardı. Nizam, beni tedavi için kendi büyücülerini gönderdi. Adamlar ilaç diye havanda dövülmüş inci yedirmeye kalktılar. Allah’a şükür, bunları ağzıma koymadığım için bugün hayattayım..’       *

‘İbrahim Moralı, o yılların meşhur teniscisiydi. Baba tarafımdan kuzenim oludu. Kazandığı kupalardan birini toprakla doldurmuş, havaaanında uçağa bineceğim sırada bana verdi. Bunun benim için ne büyük hediye olduğunu tasavvur edemezsiniz.

22 Eylul 194 de Hint Prensesi Pasaportuyla, Panamerikan uçağıyla İstanbul’a geldi. Yanında da nedimesi.. 15 günlük vizesi vardı. ‘ Uçakta durmadan ağlıyoerdum.. Türkiye’den ayrıldığımda,  4 yaşındaydım. Yıllardır, vatanımın hasretiyle yanmıştım. Havalanına indiğimde hem ağlıyor, hem Allah’a şükrediyordum. 15 gün o kadar çabuk geçti ki..’

Havalanında vilayet protokolu, hem de gazeteciler tarafından karşılandı. ‘Senelerden beri görmediğim memleketime geldiğimden dolayı pek bahtiyarım. Burada, akrabalarımın nezdinde 15 gün kadar kalarak güzel İstanbul’u gezecek ve sonra Fransa’ya gideceğim’dedi.

24 Eylul 1947 de Cumhuryet’te Necdet Evliyagil’in mülakatı yayınlandı.   [2]

’1952 de, bizimle alakalı kanun çıkınca da hemen Türk tebasına geçtim.’

‘..Tam 15 yıl sabrettim. Artık dayanacak halim kalmamıştı. Haydarabad’dan Paris’e geldim. O zaman Hindistan’da Nehru hükğmeti vardı. Nehru’ya mektup yazdım, kayımpederimle konuşmasını ve boşanmamızı sağlamasını rica ettim. Başbakan Nizam’a gştmiş ama kayınpederim, ‘Oğlumla gelinimin arasına giremem’ demiş. Şecaat, Paris’e geldi. Beni geri götürmek için tam 10 gün uğraştı. Kah dil döktü, kah tehdid etti. Bu 10 gün boyunca dünyada mıydım, cehennemde miydim, bilemedim. Nihayet boşanmayı kabul etti. Ama terkeden taraf ben olduğum için, evlenmemiz sırasında yaptığımız mukaveleyi feshetti, bir kuruş bile nafaka vermedi. Bütün unvanlarımızı da geri aldı..’

‘Paris’e yerleşmemizden birkaç hafta sonra, bir yıldırım aşkına tutuldu. Namık Kemal’in Paris’te yaşayan torunlarından bir Türk hanımın kocasına aşıktır. Kadına boşanması için yüklü para teklif ederse de reddedilir.

Artık Avrupa jet sosyetesinin ünlü bir ismidir. Hele baba Ağa Han’ın gazetecilerle konuşurken, ‘Nelüfer’in gelinim olmasını istiyorum’ demesinden sonra, Avrupa Magazin basınının bir numaralı konusu olur. damat adatı Ali Han da isteklidir. Nedense bu evlilik gerçekleşmez.

1963 de bir gece, Paris’in ünlü Klülerinden Maksim’de Edward Pope adında bir Amerikalı diplomatla tanışır. Birkaç hafta sonra evlenirler.

Otel yatırımlarıyla, filim yapımcılıpıyla uğraşır. Ama aileye sorarsanız birşey yapmaz, sadece Nelüfer’in parasını yemekle meşgul olur.

Aralarında bir aşk ve nefret ilişkisi vardır. rdward, sıradan bir Amerikalı zihnietiyle, karısının Prenses olmasıyla övünmekte ama Nelüfer’in kendisine bir kocadan çok hizmetkar gibi davranmasını hazmedemektedir. Nelüfer, 2.kocasına gerçekten de bir başka türlü davranmaktadır. Ona hitaben kullandığı sözler, genellikle ‘Edward, sigaramı getir lutfen!..’ ‘Ed! Sofrayı kur..’ gibisinden emirlerdir.

Evlilikleri yıllarca böykle devam eder.

Mafsal romatizması çekiyordu, dayanılmaz ağrıları vardı. Hastaneye yattı ve orada bir virus kaptı. Birkaç ayda, her yanı eridi. Görüntüsünü farketmemesi için, odasının bulunduğu kattaki bütün aynaları kaldırdılar.  Bir zamanlar cazibesi dillere destan olan, fotoğrafları Illustration dergisinin sayfalarını peşpeşe süsleyen  Nelüfer Pope, 1989 yazında, Paris’te bir Hastane’de öldü. Tanınmayacak bir haldeydi.

Ani gelen ecel, herkesi şaşıttı. Ama asıl şaşıranlar V.Murad’ın torunlarıydı.Kocası Amerikalı Edward’ın davranışlarına şaşırdılar. Murad soyundan gelenler öteki Padişah torunları gibi kalabalık değildi ve tabii varisleriydiler.

Edward, karsısı Hastanede yatarken, evde ne var ne yok, satmaya başlamıştı. Önve V.Murad’a it olan, Prsnesis’in Paris’te kimbilir kaçıncı elden satın aldığı som gümüş sehbalar gitti. Bunu tablolarla hatlar takip etti. Hatdarabad’dan getirdiği ünlü mücevherlerden geriye kalanlar da, Paris kuyumcularının vitinlerini süslemeye başladı.

V.Murad’ın Paris’te yaşayan diğer torunu , bir hintli ile evlenen Selma Hanımsultan’ın (1911-1941) kızı 1939 doğumlu Gazeteci Kenize Murat Hussein de Kotwara, yani kuzeni de az sayıdaki varisler içindeydi.  Selma Hindistan Kotwara Mihracesi  Hüseyin ile evlenmişti.

Yıllar önce hep beraber bir davete giderlerken, boynuna astığı Hint işi mücevherli bir kolyeyi Kenize’ye gösteren Nilüfer, ‘Ben öldükten sonra, bu senin..’dermiş, kocasına da tembih etmişti:’ Bunu muhakkak Kenize’ye vereceksin..’ Ama ölümünden sonra, kolye de kuyumcuların yolunu tuttu.

Kenize, Nelüfer’in eşyalarından sadece bir tek şey istiyordu:’İçerisinde büyükbabası Sultan Murad’ın resminin olduğu küçük  bir gümüş çerçeveyi..

Edward, ‘Hayır!’ dedi, ‘Tek birçöp bile vermem..’ Kenize’nin ‘Bu kıymetli birşey değil.. Büyükbabamın resmi.. Seninle bir akrabalığı yok kii..’ demesi de işe yaramadı ve bir kaç gün önce ölmüş karısının bu en sevdiği kuzenini evden kovdu.

Hiçbir akrabaya birşey vermek istemedi. Sadece İskenderiye’de yaşayan Mukbile Osmanoğlu, bir gün postsdan küçük bir paket aldı. İçinden kullanılmış bir eşarp çıktı. Edward, Paris’ten göndermişti. İliştirdiği notta, ‘Nelüfer seni çok severdi. Senin hissene düşen bu eşarp...’diyordu.

Akrabaları Nelüfer’in cenazesinin kalkmasından sonra, gittikleri Lamartin Meydanı’ndaki evini, bomboş buldular. Üstelik, o zamana kadar Nelüfer’e ait zannettikleri apartman dairesinin kira olduğunu da, ancak o gün öğrendiler.  Haydarabad’dan tenekeler dolusu mücevherlerle geldiği söylenen sultan kürkler, otomobiller almış, aklına estikçe ev eşyalarını değiştirmişti ama, bir eve sahip olamamıştı.

İzini bulup konuşmaya  Murat Bardakçı yetişemedi.[3]

 

 



[1]          Çocukları:

-Mehmed Selahaddin (1861-1915)

            -Behiye (1881-1947)

            -Celile (1882-1899)

            -Ahmet Nihat (1883-1954)

                            -Ali Vasıb (1903-1984). Mukbile Sultan’la evlendi.

            -Rukiye (1885-1971)

            -Adile (1887-1973) .Kızı Nelüfer Pope (1920-1989)

            -Emine Atıye (1892-1978)

            -Osman Fuad (1896-1973)

            -Mehmed (1889-1889)

            -Safiye (1887-1911)

            -Nejad (1896-1896)

-Hatice (1870-1938)

            -Hayri (1912-19??)

            -Selma (1911-1941)

-Fehime (1875-1929)

-Fatma (1878-1930)

            -Mehmet Ali İris (1908-1982(

            -Hatice İris (1908-196?)

            -Murat (bebekken öldü)

            -Celal İris (1916-19??)

                           -Faik (1945)

                           -Resan (1956)

                                           -Serra (1978)

                                           -Emirhan (1991)

-Aliye (1876-1903)

-Süleyman (1866-1866)

-Seyfettin (1872-1872)

[2]          ‘Haydarabad Nizamı’nın gelini, bilhassa Türk tiyatrosu görmek istemektedir’ altbaşlığıyla sunulan mülakatta, Türk değil, Hint Prensesi olarak gösterilir ve Osmanlı ailesine mensubiyetinden bahsedilmez. Sadece ‘İstanbul’u 6 yaşındayken yerkettiği’ söylenir.:’Evvelki gün Panamerican uçağı ile şehrimize gelen Prenses Nelüfer’i, dün misafir olarak oturduğu babannesinin Moda’daki köşkünde ziyaret ettim. Bizi büyük nbir nezaketle karşıladı. Halen 30 yaşında. İysnbul’dan 6 yaşında ayrıldığını ve bu şehri hiçbir zaman unutmadığını, bilhassa evinn bahçesini en ince teferruatına kadar hatırladığını söylemiştir.

            Prenses: - İstanbul unutulmaz. O benim bütün rüyalarıa hakim olmuştur. 24 yıldanberi, herzaman buraya gelmeyi çok arzuladım. Memleketime ve sevgili babanneme kavuşmak en büyük isteğimdi. Şimdi görüyosrunuz ki çok mesudum. Istanbul çok güzel. Şimdiden nasıl ayrılacağımı düşünyorum’dedi.

            6  yaşında memleketi terkeden genç Prensin Türkçe’yi sade ve temiz konuşması nazarı dikkati çekiyordu. Kendisine Türk dilini bu kadar uzun zamandan beri nasıl unutmadığını sorduğumdaü şu cevabı verdi:

            -Biz Haydarabad’da Prenses Dürrüşehvar’la daima Türkçe konuşuruz. Biliyorsunuz ki Dürrüşehvar bana zevcim Prens Muazzam Cah tarafından da akraba oluyor.

            -Umumiyetle nasıl vakit geçirirsiniz?

            -Hayır cemiyetlerinde çalışmakla. Yaptığımız bu sosyal hizmetlerin verdiği zevkin neticelerini hiçbir şeyde bulamıyorum. Diğer taraftan işçi çocuklar için de bir cemiyet kurduk. Hükümetin ve zenginlerin  daima maddi yardımlarda bulunduğu cemiyetin başkanlığını yapıyorum. Fakir ve kimsesiz çocukları okutmak için bir mektep açtık. İşçi kadınlar, sabahleyin çalışmaya giderlerken çocuklarını bakımevlerimize bırakırlar. Bu yavrulara bakımevimizde bir taraftan azani itina gösterilirken, diğer taraftan da tahsilleri sağlanır. Ben haftanın 3-4 gününde, bu yuvalarda bilfiil vazife görürüm. Müziği sporu ve hepsinin başında okumayı çok severim. Boş bakitlerimde ekseriyetle okurum. Türkçe eserleri pke bulamıyorum. Bu arada İngiliz ve Fransız muharrirlerin roman ve tiyatro eserlerini zevkle okuyorum.’

            Tiyatroya karşı geniş alaka gösteren Prenses Nelüfer, Türk tiyatrolarından birkaçını, kalacağı 15 gün içinde çok görmek istediğini söyledi ve:

            -‘Hindistan’daki tiyatro grupları umumiyetle Hind tarihine ait eserleri temsil ederler. İngilizlerin Ensa ismindeki bir tiyatro kumpanyası şehirleri dolaşarak, İngiliz müelliflerin eserlerini temsil eder. İstanbul şehir tiyatrosunun önümüzdeki aydan itibaren faaliyete geçeceğini haber aldım, çok sevindim. Bu temsilleri görmek sırsatını bulacağım.’

            -Niçin yalnız seyahat ediyorsunuz?

            -Zevcim Prens Muazzam Cah gözünden rahatsız olduğundan dolayı Fransa’da tedavide bulunuyor. Kendisi de doğduğum şehri görmek ve krabalarımla tanışmayı çok istiyordu. Allah kısmet ederse, bir daha gelişimizde güzel İstanbul’u beraber görürüz.’

            Şark ve garb musikisine derin alaka gösteren Nelüfer, daima Ankara radyosunun alaturka emisyonunu takip ettiğini söyleyerek:

            -Türk musikisinde nağmelerin en hassas ifadeleri mevcuttur. Garp üstadlarından da Beethoven, Schubert ve Bach’ın parçalarını çok severim, diyor.

Prenses şehrimizde 2 hafta kaldıktan sonra, uöakla Londra’ya, Paris’e ve ıradan da Hindistan’a gidecektir.’

[3]          ‘Kahire’de çok ilginç bir Hint’li yaşar. Radyonun Hinte yayınlarında çalışır. Akşamları da falcılık yapar. Avuçlarımıza bir büyüteçle dakikalarca bakar, sonra geçmişinizi, geleceğinizi anlatır. Söylediklerinden hemen hepsi de çıkar. Ama çok nazlıdır, öyle herkesin davetini kabul etmez.

            Kahire’nin fal modasına ben de uydum, birkaç aracı koydum, rica minnet bana da gelmeye başladı. haydarabadlı olduğunu, sonraları öğrendim. Birgün ‘Nelüfer,Dürrüşehvar diye birilerini tanırmısın?’ dedim. ‘Prensesleri mi?’ diye sordu. Sonra bu ikisinin emsalsiz güzelliklerini, Haydarabad’da taptıkları iyi işleri, kendi ailesine bile bir zamanlar ne kadar altın bağışladıklarını anlattı. ‘Onlar döndükten sonra Haydarbad’ın tadının kalmadığını anlattı. ‘Nelüfer’e selam söyle’ dedi. ‘Ama bunu laf olsun diye demiyorum.. Mutlaka söyle.. Beni ne tanır, ne de görmüştür.. Sadece ‘Haydarabad’daki kullarından biriymiş’ dersin..’

            Selamını Nelüfer’e iletemedim. Çünkü Nelüfer Pope, 1989 yazında, Paris’te bir hastanede öldü. ‘

            Ölümünden sonra kuzenlerinden biriyle, V.Murad’ın bir başka torunuyla, Nelüfer’den bahsediyorduk. Söz, ev konusuna geldi. ‘Bir sultan için önemli olan şey, sadece kürk ve mücevherdir. Kürkler satılır, mücevherlere çevrilir, bazan son model otomobillerle değiştirilir ama ev satın almak, asla düşünülemez.. Nelüfer her haliyle tam bir sultandı, dolayısıyla bir ev sahibi olmayı hiçbir zaman aklına getirmedi..’dedi.

 

[Ulum el-Hikme Okulu] [Qur’an İlimleri] [Rivayet İlimleri 1] [Müslüman Düşünce Tarihi] [Rivayet İlimleri 2]

[Genel Düşünce Tarihi] [Bilim Tarihi ve Bilim Felsefesi] [Seminerler Dizisi] [Diğer Çalışmalar]

[Aktüel Ders Duyuruları] [Aktüel Seminer Duyuruları] [Ana Sayfa] [Linkler] [E-Mail]