|
Nusret
Özcan
1958-2007
Romancı.
25 Kasım 1958’de İstanbul Eyüp’te doğdu.
Marmara Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk
Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden Mezun oldu. Mimar Sinan Üniversitesi Güzel
Sanatlar Fakultesi Sanat Görüntüleri ve İlahiyat Bölümü eğitimi aldı.
30 yılçeşitli basın kuruluşlarında gazeteci
olarak çalıştı. İzlenim, Kayıtlar, Dergibi.com
(Şiir Editörü) ve Kafdağı dergilerde edebi
çalışmaları yayınlandı. Çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı,idarecilik ve
Editörlük yaptı. (son olarak Yeni
Şafak^ta Ombudsman).
Radyon
Onbeş’de ‘Her Mevsim İstanbul’ proğramını sundu.
22 Haziran 2007 tarihinde (11.15 suları) geçirdiği 3. kalp krizi sonrası İstanbul’da
Vakıf Guraba Hastanesi’nde 49 yaşında vefat etti. Çocukluğunu geçirdiği
semtin Camii’nde (Eyup Camii)
kılınan namaz sonrası toprağa verildi. Bir Büyük Doğucu’ydu, Üstadının
yanına
defnedilmek istedi.
Mualla hanımla Evli ve 3 çocuk babasıydı
Eserleri:
6 çalışması
yayınlandı.
 -Bizim Mahalle, (çocuk romanı)
-Sokak
Sesleri, (belge anı)
-Leyla ve Mecnun,
(roman)
-Mustafa Kutlu Kitabı, (Kemal Aykut'la birlikte)
-Beşir Ayvazoğlu Kitabı,
-Kar Kelebekleri , Sarıkamış
Destanı (hikaye)
-Bir
Hüzün Yolcusu,Öykü, Nasil yayınlarınca basılması planlanmaktaydı.
Cenaze
kalkmadan söylenenler:
Sabri Yılmaz
‘Bir gün çay ocağında otururken boynuma
sarılmış, kulağıma “Sabri abi,
ben seni Allah rızası için dost edindim... Öbür dünyada benim dostumsun.
Nerede Allah rızası için edindiğin dostun? diye bir suale muhatap
olduğumda, vallahi senin adını vereceğim...” demiştin... Ben de seni
zaten yıllar önce Allah rızası için dost edinmiştim aziz dostum.
Fadime Özkan
“Nasılsın Fadime?” Daha
görür görmez, bana fırsat tanımadan hep sen sordun. Hep güldü gözlerin,
güzel baktın, güzel konuştun. İyilik yayıldı bulunduğun yere.Şimdi sen de
kurtuldun ten kafesinden. Sevdiğine gittin. Bize büyük bir acı, güzel
kitaplar, hatıralar bıraktın. Mekanın cennet olsun Nusret Abi...
Murat Çapkın
Nusret Ağabey benim için bir çınardı. Gölgesiz,
açıkta kaldık. Her zaman bilgisiyle, kişiliğiyle çok üstün bir değer
olarak kabul ettim. Bundan sonra da öyle olacak.
Gülden Tümer - Hale Kaplan Öz
Bir sohbetimizde eşine duyduğu sevgiyi anlatırken; “Allah benim
canımı eşimden önce alsın. Ben onsuzluğa dayanamam” demişti. Biz de
sensizliğe kolay alışamayacağız Nusret
Abi.
Ürün Dirier
Bir yemek kitabımız vardı Nusret
Abi hatırlar mısınız? Hani bezelye yemeği tarifi olarak “Fasülye gibi
yapılır” diyordu. Şimdi biz bunlara kiminle güleceğiz?
Murat Aksoy
“Ani bir rahatsızlığım olursa ilacım yeleğimim sol cebinde. Alıp
dilimin altına koyun” derdi. Kriz onu bizim yanımızda değil, gece uykusunda
yakaladı ve biz bir şey yapamadık.
Ergün Çolakoğlu
Abi, birşeylerdin demek olmuyor. Sen çok şeydin. Ne kadar
özleneceğini biliyor musun? Mekanın cennet olsun. Seni seviyorum.
Ömer Çakkal
Güzel müminlerin mumla arandığı bu ahir zamanda “Nasıl mümin
kalınır” sorusunun cevabıydın sen.
Mustafa Karaalioğlu
Benim için çok özel, çok değerli bir insandı Nusret Özcan. Bir ağabey, bir derviş olarak görürdüm onu.
Ölümünü kolay kolay kabullenemeyeceğim.
Abdullah Muradoğlu
Kendi değerler dünyasında yaşardı. Cevval bir adamdı. Öfkesini de
sevgisini de beli ederdi. Çelebi bir adamdı. Gidişi çok ani oldu. Onu çok
özleyeceğiz.
Mehmet Şeker:
Biricikti ve herkesin de
öyle olduğunu ısrarla vurgulardı. Gülmek ona ne kadar çok yakışırdı. Yazı
yazmak, çay içmek, sohbet etmek hepsi çok yakışırdı ona. İslamiyetten
haberi olmayan biri bile, Nusret
Özcan'ı abdest alırken görse hayran kalırdı. Böyle aniden giderek,
son ders olarak bize birbirimizi daha çok sevmek gerektiğini hatırlatmış
oldu.
Seni harbiden çok
özleyeceğim Konsert Crart
Ali Murat Güven
Muzip bir adam olduğunu, seni tanıdığım 13 yıl boyunca zaten gayet
iyi biliyordum; ama hayata ilişkin “son vuruşlar”da bu kadar başarılı
olduğundan gerçekten de habersizdim ihtiyar... Dünkü acı sürprizinle,
beni bu zalim dünyada çok kötü yalnız bıraktın. Benim ise bu dünyadaki
sürgünüm devam ediyor. Seni harbiden çok, ama çok özleyeceğim Konsert
Crart.
Hamit Can
Hakiki bir dosttu. Bana “Bizim dostluğumuz öbür tarafta da
sürecek” derdi hep. Ahiret onun için adeta başka bir kapının
açılmasıydı.Şimdi aramızdan ayrıldı ama tıpkı onun dediği gibi;
“Dostluğumuz devam edecek” buna inanıyorum.
Mevlâna İdris:
“Azizim” derdi. Bunu o kadar güzel ve içten söylerdi ki neredeyse
aziz olduğuma inanasım gelirdi.
Çok güzel çay içerdi.
Bazen bariton perdeden bir tirad geçerdi.
Sigara dumanlarının, nargile ateşlerinin ve gençliğimizin
arasından geçen bu pırıltılı, bazen hırçın ve kızgın, bazen hiç kimseden
duyamayacağınız kadar yumuşak ve sonuna kadar delikanlı sesin sahibi Nusret abimizdi.
Nusret, abimizdi.
Saçları yavaş yavaş beyazlaşırken çay içiyorduk medresede.
Binlerce akşam medreseden çıkıp Karagümrük'e doğru gitti.
Birkaç defa da beraber gittik.
“İlahi ilahi” diye başlayan İranlı kadının söylediği o müthiş
şarkıyı ne çok sevmişti.
Sonra nasıl da uzamış ve yakışmıştı o beyaz sakalı.
Bu beyaz sakala çok şaşırmıştım, birden olmuştu.
Sanki gözümüzün önünde medresenin arka bölümünde bir odaya gidip
gelmiş ve artık yaşlı bir delikanlı rolünü üstlenmişti.
Sigarası, çayı, kelimeleri, kitapları, üstadı, tevekkülü,
tefekkürü, zarafeti, celadeti, hayreti ve...Ve her şey gerçekten bir
masal mı Yusuf abi?
Dün 21 Haziran'dı. Dünyanın en uzun günü...
Bugün 22 Haziran, dünden biraz daha uzun gibi geliyor bana.
Sonra...
Sonrası kaldı işte.
Haziran'da ölmek kolay derlerdi.
Öyleymiş.
Haziran'da kalmak zormuş be Nusret abi.
Cennete selam cennete selam cennete selam.
Allahu ekber ahir kelam.
Bir Mülakat:
-Sokak Sesleri'nin
doğum sancılarına yakından şahit olmuş biri olarak sormak istiyorum:
Evlat sevinci gibi değil mi?
Bir şeyin ortaya çıkması, bünyeleşmesi ve hayatınıza
katılması anlamına evet. Zevkle yazdığım şeylerin kitap olarak vücut
bulması oldukça sevindirici. Kitaptan haberdar olan dostlarım "Ne
zaman?" diye benim başımın etini yedikçe ben kahroluyordum fakat bir
şey söyleyemiyordum. Sonunda Timaş
Yayınları'nın gösterdiği teveccühle ortaya çıktı. Şimdi keyfini
sürüyoruz... Keyfini sürüyoruz diyorum; çünkü o "Ne zaman?"
diye başımın etini yiyenler de epey memnun kaldı.
-Kitabınızda
yer alan bazı bölümler 2001-2002 yılı içerisinde tadımlık olarak
Dergibi'de yayınlamış ve büyük ilgi görmüştü. Hatta birçok yayın
tarafından da alıntılanmıştı. Sokak
Sesleri'ni kitaplaştırmak fikri nasıl oluştu?
Dergibi'de yayınlanan bölümleri ve diğer yayın
organlarında yayınlanan bazı bölümleri, çeşitli özel radyo programlarında
da kullanıldı. Bunlardan çok geç haberim oldu. Bunu şikayet babında
söylemiyorum. Bazı özel radyolarda yayınlandığını yaklaşık bir sene kadar
sonra öğrendim.
Bir gün "Dut Ye Bal Ye!" bölümü için de bir yazar arkadaş aradı.
İstanbul'un sebze ve meyveleri ile ilgili bir çalışma yaptığını ve eğer
müsaade edersem, bu bölümü hazırladığı kitaba alacağını söyledi. O kitap
yayınlandı mı bilmiyorum. "Gazyağı
Saltanatı" bölümüyle yine bir özel radyo ilgilenmişti. Bunlar
sevindirici gelişmelerdi. Sevgili Mehmet
Şeker köşesinde sık sık bu çalışmadan bahseden yazılar yazdı. Yazılar kitaplaşınca da uzun bir yazı
yayınladı. Kendisine ne kadar teşekkür etsem azdır. Çünkü ben metinleri
yazdıkça, Mehmet Şeker'e
gösteriyordum. Bazı zamanlar ise Fikri
Cumhur'un başını ağrıtıyordum. Kitaplaşma serüveninin yakın şahitleri
bu iki kardeşim oldu. Kitaplaştırma fikri bu metinler bir iki
yayınlandıkça ve İstanbul ile ilgili yazılar istendikçe oluştu. Yahu şunu
anlattık ama bu da var dedikçe birikti. Yazı yazıyı doğurdu ve kitap
oluştu.
-Sokak Sesleri'ni okurken, sanki
sokaklardaki o cıvıl cıvıl sesleri duyar gibi oluyoruz. Bize bunu
hissetiriyorsunuz. Hala var mı sokaklarda o eski sesler?
Bazıları tamamen kayboldu, bazıları değişerek
yankılarını sürdürüyor. Mesela çocuklar yine çığlık çığlığa, hür ve
mesrur bir şekilde hususiyetle yaz aylarının akşamüstlerini birşenliğe
çeviriyor. Fakat çoğu geçmişte soluk fotoğraflar olarak kaldı. Şimdiki
çocukların ve büyüklerin mahrum olduğu bazı seslerin artık duyulması,
duyulamaması 'modern dünya'nın ortadan kaldırdığı birçok güzelliğimiz
yanında, bu seslerin hatırı sayılır bir miktarı artık yok hayatımızda.
Herhalde bir daha da girmeyecek hayatımıza...Acı veren tarafı bu...
Türkiye'nin
İstanbul'unda, İstanbul'un da Eyyüb Sultan'ın istiratgahı Eyüp'ünde
dünyaya geldiniz. Doğma büyüme İstanbullu olmakla mesala Ankaralı olmak
arasında ne fark var?
Ankara'ya her gittiğimde işim biter bitmez
kendimi otogarda buldum hep. Yaklaşık 20- 25 defa çeşitli vesilelerle
gittiğimde hiç rahat edemedim. Şehir gibi şehir Ankara. Ankaralı hiç
olmadığım için buna cevap vermem de kolay olmayacak. Ankaralı
insanlarımızı da incitmek istemem. Ankara'da benim bir tarihim olmadı. Orada
yaşamadığım için böyle bir kıyas yapma imkanım da yok. Orada yaşasaydım
bu kıyası yapmak mümkündü fakat bu şartlarda bu kıyası yapamıyorum. Bir
de İstanbul'u seviyor olmak, bir başka şehre veya şehirlere karşı olmayı
gerektirmiyor. Orada da hiç şüphesiz bizim göremedeğimiz, yaşayamadığımız
güzellikler vardır mutlaka...
İstanbul'a dönecek olursak; İstanbul'daki hareketliliğin dünyanın bir
başka şehrinde olacağını tahmin etmiyorum. İstanbul'da her an yeni ve
çılgın bir şeyler olabilir. Ankara değil de diğer şehirleri de katarak
söyleyecek olursak. İstanbul tarifi kolay kolay yapılamayacak bir şehir.
Efsunlu, hırçın, cazibeli, netameli, belalı, cezbedici... Bu sıfatları
daha da çoğaltabilirsiniz.. Diğer şehirlerde olmayan birçok şey var
onda... Hadis-i Şerif'e mazhar oluşuna bağlıyorum ben bunu. Payitaht
oluşuna... Osmanlı'nın en büyük mührü oluşuna ve tabii konumuna...
Boğazı, Haliç'i, tarihi ve arı oğulu gibi sürekli hareketli oluşuna...
İstanbul'un düzensiz oluşundan bahsedenler bence haksızlık ediyor...
Zira o keşmekeş ve karmaşa gibi görünen şey hareketin, dinamizmin
olduğunu gösteriyor. Ayrıca düzenlilik her zaman iyi bir şey mi ki?
Ramazan her sene aynı günlere gelmiyor, vakit namazları, hac aynı zamanda
eda edilmiyor. Düzenlilik gerektiğinde iyidir. Siz tahini önce, pekmezi
sonra yerseniz tahinli pekmez yemiş olmazsınız. İkisinin birarada
oluşturduğu lezzet, kıvamınca birbiriyle karışmasıyla ortaya çıkıyor.
İstanbul herşeyden öte, muazzam ve muhteşem bir şehir...
-Sayfaları
aralarken, eski günlere duyulan özlemimiz artıyor. Buruk duygular
yaşamamıza neden oluyor kitap. Eskiyle bugünü mukayese edersek ne değişti
yahut ne değişmedi?
Eski günlere duyulan özlem; eski güzelliklere
duyulan özlem anlamına alıyorum ben bunu. Zira geçmişte yaşanılan kötü
şeyler de var hiç şüphesiz. Dikkat edilirse onlar anlatılmıyor. Belki de
anlatılması gerekmediği için.
Eski güzellikler derken de, eskiden hayatımızı
bize duyuran birçok şeyden bahsetmiş oluyoruz. Gittikçe betonlaşan,
ilişkileri tüketen, ilişkilerdeki sıcaklığın, samimiyetin, muhabbetin
artık kalmayışı hangi çağda olursa olsun kötü bir şey. Çokça duyduğumuz
bir şey; apartmanlarda oturanların birbirlerini tanımadığı,
yardımlaşmanın, komşuluk ilişkilerinin kalmadığını söyleyerek yakınıyor
insanlar. Niye?
Hayatı ortadan kaldıran bir ilişkiler yumağı
içinde yaşıyoruz da ondan. Bırakın başkalarını siz söyleyin bana...
Akrabalarınızdan hangisini en son, ne zaman ziyaret ettiniz ve bu
ziyaretleriniz hangi sıklıkta devam ediyor. Modern hayat sizi öyle sun'i
şeylerle meşgul ediyor ki, siz hayatın arazı olan çalışmayla
geçiriyorsunuz ömrünüzü. Oysa hayat sadece çalışmak, para kazanmak, eve
birkaç eşya daha almak değildir. Çoğu insanımız böyle ama...
Sabah alacalarında yollara dökülen insanlar,
geç vakitlere kadar çalışıyor ve bir külçe gibi dönüyor evlerine...
Günlerce, aylarca, yıllarca sürüyor bu. Haftada bir gün istirahat zaten
beyni ve bedeni pestile dönmüş insanlar için yetmiyor.
Yıllık iznini kullanacak olanları da maddi
sıkıntılar bekliyor. Çalışmak kutsanıyor... Çalışmak kutsandıkça köleler
haline geliyorsunuz... Çünkü ekonomik bağımsızlığa kavuşup kendinize ve
hayatınızın asıl vageçilmezlerine vakit de ayıramıyorsunuz... Neşesiz,
dostsuz, akrabasız, halleşmesiz, dertleşmesiz sadece ve sadece para
kazanıp ihtiyaç gidermeye çalışan birileri olup çıkıyorsunuz. Bu size
hayatı duyurmak için yeterli değil. Üstelik iyi para da kazanmıyor
insanımız. Hayatını duymuyor, duyuramıyor. Bütün bunalım bundan. Eskiden
fakirlik, fukaralık vardı ama insanlar daha mutluydu.
Şimdi amok koşucusu gibi, sadece para kazanmak için yaşıyor insanlar.
Kutsalını yitirdi. Tam istenilen gibi oldu yani... Homo economicus.
Üstelik bu marazi durum İstanbul'a da sirayet etti. İstanbul'un insanı
kirlendikçe İstanbul da kirletilmiş oluyor. O yüzden birbirinden kopuk
bir yığın insan aslında hayatlarını tüketiyor. Yardımlaşmanın,
dayanışmanın, paylaşmanın çok uzağındayız ne yazık ki!
-Yakın
geçmişte İstanbul'da yaşanan hayatı fotoğraflayan bir kitap Sokak Sesleri. Devamı gelecek mi?
İnşaallah gelir. Bana sanki daha yazılmamış
birçok şey kaldı gibi geliyor. Zaten kitabın "Cümle Kapısı"nda söylediğim gibi, birçok şey beni
rahatsız edip yeni çalışmalara itebilir. Bunun gizliden gizliye
oluştuğunu söyleyebilirim. Bu kitapta olmayan birçok şeyden birkaçı için
başlıklar bile belirdi. "Baba
Ocağı Ana Kucağı", "Tuhafiye
Dükkanı"; bunlardan birkaçı ama öyle hemen yazılacağa
benzemiyor. Zira sırada bir başka çalışma var... Şimdilik onunla
meşgulum... Hem de oldukça keyif aldığım bir çalışma bu...
-Bu
kitap çocukluğunuzun bir masal zenginliği içinde geçtiğini gösteriyor.
Bugünkü çocukların yaşadığı devirle o 'asude' devri kıyaslarsanız nasıl
bir sonuca varırsınız? Masallar bitti mi?
Eyüp... Benim çocukluğumun Eyüp'ü çok
değişti... O'nda da bu betonlaşmanın ve apartmanlaşmanın getirdiği birçok
mesele var...
O zamanlar, Eyüp'te Türkiye'nin dört bir
yanından insanlar vardı. Bırakın Türkiye'yi bir zamanlar bizim olan
Yugoslavya, Arnavutluk gibi Balkan ülkelerinden gelen insanlarımız da
vardı. Şimdiki tabirle tam bir kültür mozayiği cinsinden bir
beraberlik... Yugoslavya göçmenlerinin konuşmaları, düğünleri,
kadınlarının süslenmeleri bize o uzak coğrafyalarımızdan bir şeyler
taşırdı... Hayatımızda henüz zencilerimiz vardı... Karadenizlilerin mısır
ekmeği, kemençesi, atışmaları, kavgaları, hırçınlıkları, sevecenlikleri,
Türkçeleri... Doğlu vatandaşlarımızın o engin vurdumduymazlıkları, bizi
yadırgatan davranışları ve lehçeleri..
Orta Anadolu'dan gelenlerin neşeleri,
patavatsızlıkları, incelikleri vesaire... Çingene vatandaşlarımızı da
eklersek bunlara varın siz hesap edin rengin tonlarını... Bunlara bir de
İstanbul'da ne zamandır yaşayan ve Osmanlı'dan kalan edep ve görgüyü
yaşatan insanlarımızı katın.
Çerkez, Azeri, Laz, Kürt, Abaza, Gürcü,
Arnavut, Boşnak, Arap, Zenci, Pomak gibi müslümanlar yanında, Ermeni,
Rum, Yahudi hatta ve hatta Alman vatandaşlarımızla birlikte yaşadık biz.
Bütün bu unsurların konuşmaları, adetleri, davranışları, merasimleri bir şekilde
bilinir ve ayrı bir çeşni katardı hayatımıza... Rum ve Ermeni arkadaşları
olurdu insanların, komşularımızdı onlar bizim. Ölümlerde, mevlitlerde
onlar da gelir, taziyelerini bildirir ve annelerimizle birlikte
hüzünlenir, ağlardı. Düğünlerde onlar da neşelenirlerdi. Bizler de
onların ölümlerinde ve düğünlerinde bulunurduk. Heybeliada'ya gittiğimiz
zaman Rum kadınları anneme bizler için çeşitli tavsiyelerde bulunur,
kimse kimseyi yadırgamazdı.
Bu eski İstanbullular bu yeni gelenleri kendilerine benzetirdi. Gelenler
geldikleri gibi kalmazdı. Değişir ve İstanbullu olurdu artık. Şimdi öyle
değil. Şimdi köyler kalkıp geliyor ve geldiği gibi kalmak istiyor.
İstanbulluluk bunun için kayboluyor.
Bütün bu insanların çocukları aynı sokakta
oynardı. Üstelik bizim oyunlarımız bizim icad kabiliyetimizi geliştiren
oyunlarda. Onlar hem bedenimizi, hem aklımızı geliştirirdi. Öyle
logolar,atariler ve adını bilmediğim oyunlarda olduğu gibi bir
belirlenmişlik yoktu. Keşif kabiliyetini, icad kabiliyetini
zenginleştirirdi oyunlarımız. Kuralları çocuklar kendileri koyardı. Her
mahalle, her semt bildik bir oyuna kendi rengini katardı. O oyunu
zenginleştirirdi.
Kitaplardan öğrendiklerimizi birbirimize
aktarır ve hayatımıza katmaya çalışırdık. Hep bir şeyler olmak isterdik.
Büyüyünce faydalı birer insan olmak isterdik. Öğretmen, mühendis, doktor
gibi.
Bunların bir kıymeti vardı. Tarihin,
masalların, efsanelerin bir karşılığı vardı. Bizler de olmazı olur
yapmaya çalışan kendi çapında kahramanlardık. Mahallelerimizde efsane insanlarımız
vardı. Bu gazi dedelerimiz olurdu, Fenerbahçe'de kalecilik yapacağı
söylenen bir ağabeyimiz olurdu, hafızlık yarışmasında birinci olan
arkadaşımız olurdu, doktor çıkacağı söylenen komşu ablamız olurdu,
Fransızlar'ın hayran kaldığı bir ustamız olurdu.
Gece oturmalarında ne hayat hikayeleri, ne olağanüstü maceralar
dinlerdik. Oyunlar kurardık ve hayat gerçekten bizi meşgul ederdi. Şimdi
öyle değil, oldukça durgun ve renksiz bir hayat bizimkisi. Bu yüzden yeni
çocukların biraz şanssız olduğuna inanıyorum. Zira meçhulleri,
olağanüstüne inançları yok. Masalları da yok herhalde.
-Kitabın sonundaki kısa metinler
(fotoğraflarıyla beraber) dikkat çekiyor, nedir sırrı?
Bu bölümün kitaba girmesine vesile olanlar sevgili dostlarım Ayşe Kalyoncu Hanımefendi ve Fikri Cumhur Beyefendi'dir. Bu
albüm bölümü bir anlamda akide şekeri gibi oldu. Fotoğrafları bir şekilde
konuşturmak gerekti ve bu iki dostum, "Haydi kolları sıva
bakalım!" dediler ve hem onların hem de benim keyifettiğimiz bir
bölüm çıktı ortaya. Okuyucunun da beğenmesi bu keyfi arttırıyor. Yankı
bulmak çok güzel bir şey... Fakat bu bölümden en çok hoşnut olan Ayşe
Kalyoncu Hanımefendi oldu. Doğrusu bunu da haketti.
-Sokak Sesleri'ni bitirdiğimizde,
bir iççekiş ve ince bir sızı kaldı içimizde. Niyedir bu sızı?
Bu iç çekiş ve sızı; bir daha asla geri
gelmeyecek güzel zamanların sızısı. Kaybettiğimiz ve bir daha bulma
ümidimizin olmadığı güzelliklerin sızısı. Onların kıymetini
bilemeyişimize yazıklanma... Onların yerini alan şeylerin bizde açtığı
yaraların acısı olsa gerek... Sahici şeylerin yerine gelen sahtelerin
kifayetsizliği gün gibi ortada ve ne kadar yazık, ne kadar!...
Kendinizi bir yoklayın! Siz de geçmişin
güzelliklerinin bir bir hayatımızdan sessiz sedasız ve vedasız çekilip
gitmesine üzülmüyor musunuz? İşte bu bulunmaz güzelliklerin kaybıdır
yüreğimizi burkan...
-Son
sual 'Bir ıssız adaya düşseniz yanınıza ne alırdınız?' türünden olsun.
Eyüp ve İstanbul.. Külliyatlara sığmayacak bu iki 'gözbebeğimizi' birer
cümleyle anlatın desek.
Eyüp; dünya maceramın başladığı, maneviyatımın,
imanımın, kişiliğimin derinlemesine oluşmasına vesile olan övünç kaynağı
ruh ve madde mekanı...
İstanbul; yaşamak için başka hiçbir yeri
düşündürtmeyecek kadar beni fena etmiş yurdum.
İstanbul
benim kaderim sur dışına bile çıkamam’
‘Sokak
Sesleri’nde curcunası, törenselliği, sıradanlığı, muzipliği,
duygusallığıyla İstanbul’da gündelik hayatı anlatan Nusret Özcan, ‘Bir
zamanlar İstanbul’da hayat nasıldı?’ sorusunun cevabını arıyor. “Ben
İstanbul’la zehirliyim, mecbur kalmadıkça sur dışına bile çıkmıyorum.”
diyen yazara göre İstanbul, terk edip gitmeye gönlümüzün el vermediği
eski bir sevgili...
Gözlerini Eyüp’e açtığı ve çocuk adımları ilk
Eyüp sokaklarına değdiği için kendisini ‘Allah’ın sevgili kulu’ olarak gören Nusret Özcan, son kitabı
Sokak Sesleri’nde, yazı, kışı, güzü, baharıyla bütün bir İstanbul’u
anlatıyor. Kitap, ‘Bir zamanlar
İstanbul’da hayat nasıldı?’ sorusunun cevabını tüm ayrıntıları ve
sıcaklığıyla vermek üzere yazılmış gibi; ‘Akşam üsttüleri avlularda
toplanan kadınlar aralarında ne konuşurdu, kız evlat beyaz gelinliği
içinde babasıyla nasıl vedalaşırdı, hastalara hangi otlar kaynatılır,
baharla birlikte bahçeler nasıl yeşertilirdi, vs...’ Gündelik hayatı,
curcunası, törenselliği, sıradanlığı, muzipliği, duygusallığıyla ince
ince işleyen Özcan’ın hayatla ilgili hiçbir detayı kaçırmak istemeyişi,
kitabı sadece bir anı kitabı olarak değil de, bundan elli sene sonra
başvurulacak bir ‘belge’ olarak görmesinden kaynaklanıyor. “Sokak Sesleri’nde şimdiki neslin
bilmediği, bizim de artık unutmaya başladığımız yaşantılar var; ancak şu
an çok iyi bildiklerimiz de bir gün unutulacak. Benim yaptığıma biraz da
‘tarih düşme’ denilebilir. Keyifli yazınca sözcükler yağmur gibi
dökülüyor.” diyen yazar, hem geçmişi hem de günümüzü kucakladığına
inandığı yazılarını ‘geleceğe yollanmış mektuplar’ olarak niteliyor.
Modern çağın şiiri yok
Nusret
Özcan; “Geçmiş özlemi peşimi
hiç bırakmıyor.” diyor. “Belki de artık yaşlanıyoruz. Modern çağ hayatı
duyuramıyor bize, şiiri yok. Güzellikleriyle, albenisiyle gözümüzü
kamaştırıyor, doğrusu hiç de masalsı değil.” Özcan’a göre sadece ‘ayakta
kalabilmeyi’ esas alan günümüz yaşantısı epey küstah. Gün boyu meşgul
olduğumuz konular bize ait değil; yavan, kıyıcı ve örseleyici bir dünyada
ayakta kalabildik diye ‘yaşadık’ sayıyoruz kendimizi. Hal böyle olunca
eski güzel günleri anlatarak, yazarak o hayatı yeniden duymaya, duyurmaya
çalışıyoruz. ‘Sokak Sesleri’ de bir ikaz lambası gibi yanıp duruyor işte
başucumuzda. Bir yanımızı geçmişte bıraktıkça özlemeye devam edeceğiz
eski günleri, Özcan’ın dediği
gibi; ‘Geçmiş bizim emniyet alanımız, geleceğimiz ise meçhul’.
Peki hiç ümit yok mu?’ diye bir soru düşüyor
masanın orta yerine; Özcan,
‘Maalesef hiç ümit yok.’ demiyor; ama söyledikleri hemen hemen bu anlama
geliyor; “Apartman kültürü izin vermez bir kere, dostlukların yeniden
kurulmasına, birlik ve dayanışma ruhunun yeniden uyanmasına. Düşünsenize
aileler bile aynı evin içinde özgürlük ve farklılıkları korumak
düşüncesiyle darmadağınık yaşıyor ve yazık ki hayatımızı patronlar
programlıyor.” Çareyi bir ‘kültür ve irfan ayaklanması’nda gören Nusret
Özcan herkese basit; ama etkili bir soru yöneltiyor; ‘En son ne zaman bir
akrabanızı ziyaret ettiniz?’ Ne söylerseniz söyleyin; ama şunu demeyin;
‘İşten güçten başımızı kaşıyacak vaktimiz mi var!’
NUSRET
ÖZCAN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN!
|