Nusret Özcan

1958-2007

 

 

 

            Gazeteci Nusret Özcan vefat etti Romancı.

25 Kasım 1958’de İstanbul Eyüp’te  doğdu.[1]

Marmara Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden Mezun oldu. Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakultesi Sanat Görüntüleri ve İlahiyat Bölümü eğitimi aldı.

30 yılçeşitli basın kuruluşlarında gazeteci olarak çalıştı. İzlenim, Kayıtlar, Dergibi.com (Şiir Editörü)  ve Kafdağı dergilerde edebi çalışmaları yayınlandı. Çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı,idarecilik ve Editörlük yaptı. (son olarak Yeni Şafak^ta Ombudsman).

Radyon Onbeş’de ‘Her Mevsim İstanbul’ proğramını sundu.

22 Haziran 2007 tarihinde (11.15 suları)  geçirdiği 3. kalp krizi sonrası İstanbul’da Vakıf Guraba Hastanesi’nde 49 yaşında vefat etti. Çocukluğunu geçirdiği semtin Camii’nde (Eyup Camii)[2] kılınan namaz sonrası toprağa verildi. Bir Büyük Doğucu’ydu, Üstadının [3]yanına defnedilmek istedi.

Mualla hanımla Evli ve 3 çocuk babasıydı

 

 

Eserleri:

 

6 çalışması yayınlandı.

Bizim Mahalle, Nusret ÖzcanBizim Mahalle, Nusret Özcan Bizim Mahalle, Nusret Özcan-Bizim Mahalle, (çocuk romanı) [4]

-Sokak Sesleri, (belge anı) [5]

-Leyla ve Mecnun, (roman) [6]

-Mustafa Kutlu Kitabı, [7](Kemal Aykut'la birlikte)

-Beşir Ayvazoğlu Kitabı, [8]

-Kar Kelebekleri , Sarıkamış Destanı (hikaye)[9]

-Bir Hüzün Yolcusu,Öykü, Nasil yayınlarınca basılması planlanmaktaydı.

 

 

            Cenaze kalkmadan söylenenler:

 

Sabri Yılmaz

Bir gün çay ocağında otururken boynuma sarılmış, kulağıma “Sabri abi, ben seni Allah rızası için dost edindim... Öbür dünyada benim dostumsun. Nerede Allah rızası için edindiğin dostun? diye bir suale muhatap olduğumda, vallahi senin adını vereceğim...” demiştin... Ben de seni zaten yıllar önce Allah rızası için dost edinmiştim aziz dostum.

 

Fadime Özkan

“Nasılsın Fadime?” Daha görür görmez, bana fırsat tanımadan hep sen sordun. Hep güldü gözlerin, güzel baktın, güzel konuştun. İyilik yayıldı bulunduğun yere.Şimdi sen de kurtuldun ten kafesinden. Sevdiğine gittin. Bize büyük bir acı, güzel kitaplar, hatıralar bıraktın. Mekanın cennet olsun Nusret Abi...

 

Murat Çapkın

Nusret Ağabey benim için bir çınardı. Gölgesiz, açıkta kaldık. Her zaman bilgisiyle, kişiliğiyle çok üstün bir değer olarak kabul ettim. Bundan sonra da öyle olacak.

 

Gülden Tümer - Hale Kaplan Öz

Bir sohbetimizde eşine duyduğu sevgiyi anlatırken; “Allah benim canımı eşimden önce alsın. Ben onsuzluğa dayanamam” demişti. Biz de sensizliğe kolay alışamayacağız Nusret Abi.

 

Ürün Dirier

Bir yemek kitabımız vardı Nusret Abi hatırlar mısınız? Hani bezelye yemeği tarifi olarak “Fasülye gibi yapılır” diyordu. Şimdi biz bunlara kiminle güleceğiz?

 

Murat Aksoy

“Ani bir rahatsızlığım olursa ilacım yeleğimim sol cebinde. Alıp dilimin altına koyun” derdi. Kriz onu bizim yanımızda değil, gece uykusunda yakaladı ve biz bir şey yapamadık.

 

Ergün Çolakoğlu

Abi, birşeylerdin demek olmuyor. Sen çok şeydin. Ne kadar özleneceğini biliyor musun? Mekanın cennet olsun. Seni seviyorum.

 

Ömer Çakkal

Güzel müminlerin mumla arandığı bu ahir zamanda “Nasıl mümin kalınır” sorusunun cevabıydın sen.

 

Mustafa Karaalioğlu

Benim için çok özel, çok değerli bir insandı Nusret Özcan. Bir ağabey, bir derviş olarak görürdüm onu. Ölümünü kolay kolay kabullenemeyeceğim.

 

Abdullah Muradoğlu

Kendi değerler dünyasında yaşardı. Cevval bir adamdı. Öfkesini de sevgisini de beli ederdi. Çelebi bir adamdı. Gidişi çok ani oldu. Onu çok özleyeceğiz.

 

Mehmet Şeker:

 Biricikti ve herkesin de öyle olduğunu ısrarla vurgulardı. Gülmek ona ne kadar çok yakışırdı. Yazı yazmak, çay içmek, sohbet etmek hepsi çok yakışırdı ona. İslamiyetten haberi olmayan biri bile, Nusret Özcan'ı abdest alırken görse hayran kalırdı. Böyle aniden giderek, son ders olarak bize birbirimizi daha çok sevmek gerektiğini hatırlatmış oldu.

Seni harbiden çok özleyeceğim Konsert Crart

 

Ali Murat Güven

Muzip bir adam olduğunu, seni tanıdığım 13 yıl boyunca zaten gayet iyi biliyordum; ama hayata ilişkin “son vuruşlar”da bu kadar başarılı olduğundan gerçekten de habersizdim ihtiyar... Dünkü acı sürprizinle, beni bu zalim dünyada çok kötü yalnız bıraktın. Benim ise bu dünyadaki sürgünüm devam ediyor. Seni harbiden çok, ama çok özleyeceğim Konsert Crart.

 

Hamit Can

Hakiki bir dosttu. Bana “Bizim dostluğumuz öbür tarafta da sürecek” derdi hep. Ahiret onun için adeta başka bir kapının açılmasıydı.Şimdi aramızdan ayrıldı ama tıpkı onun dediği gibi; “Dostluğumuz devam edecek” buna inanıyorum.

 

Mevlâna İdris:

“Azizim” derdi. Bunu o kadar güzel ve içten söylerdi ki neredeyse aziz olduğuma inanasım gelirdi.

Çok güzel çay içerdi.

Bazen bariton perdeden bir tirad geçerdi.

Sigara dumanlarının, nargile ateşlerinin ve gençliğimizin arasından geçen bu pırıltılı, bazen hırçın ve kızgın, bazen hiç kimseden duyamayacağınız kadar yumuşak ve sonuna kadar delikanlı sesin sahibi Nusret abimizdi.

Nusret, abimizdi.

Saçları yavaş yavaş beyazlaşırken çay içiyorduk medresede.

Binlerce akşam medreseden çıkıp Karagümrük'e doğru gitti.

Birkaç defa da beraber gittik.

“İlahi ilahi” diye başlayan İranlı kadının söylediği o müthiş şarkıyı ne çok sevmişti.

Sonra nasıl da uzamış ve yakışmıştı o beyaz sakalı.

Bu beyaz sakala çok şaşırmıştım, birden olmuştu.

Sanki gözümüzün önünde medresenin arka bölümünde bir odaya gidip gelmiş ve artık yaşlı bir delikanlı rolünü üstlenmişti.

Sigarası, çayı, kelimeleri, kitapları, üstadı, tevekkülü, tefekkürü, zarafeti, celadeti, hayreti ve...Ve her şey gerçekten bir masal mı Yusuf abi?

Dün 21 Haziran'dı. Dünyanın en uzun günü...

Bugün 22 Haziran, dünden biraz daha uzun gibi geliyor bana.

Sonra...

Sonrası kaldı işte.

Haziran'da ölmek kolay derlerdi.

Öyleymiş.

Haziran'da kalmak zormuş be Nusret abi.

Cennete selam cennete selam cennete selam.

Allahu ekber ahir kelam.

 

 

            Bir Mülakat:[10]

 

-Sokak Sesleri'nin doğum sancılarına yakından şahit olmuş biri olarak sormak istiyorum: Evlat sevinci gibi değil mi?

Bir şeyin ortaya çıkması, bünyeleşmesi ve hayatınıza katılması anlamına evet. Zevkle yazdığım şeylerin kitap olarak vücut bulması oldukça sevindirici. Kitaptan haberdar olan dostlarım "Ne zaman?" diye benim başımın etini yedikçe ben kahroluyordum fakat bir şey söyleyemiyordum. Sonunda Timaş Yayınları'nın gösterdiği teveccühle ortaya çıktı. Şimdi keyfini sürüyoruz... Keyfini sürüyoruz diyorum; çünkü o "Ne zaman?" diye başımın etini yiyenler de epey memnun kaldı.

-Kitabınızda yer alan bazı bölümler 2001-2002 yılı içerisinde tadımlık olarak Dergibi'de yayınlamış ve büyük ilgi görmüştü. Hatta birçok yayın tarafından da alıntılanmıştı. Sokak Sesleri'ni kitaplaştırmak fikri nasıl oluştu?

Dergibi'de yayınlanan bölümleri ve diğer yayın organlarında yayınlanan bazı bölümleri, çeşitli özel radyo programlarında da kullanıldı. Bunlardan çok geç haberim oldu. Bunu şikayet babında söylemiyorum. Bazı özel radyolarda yayınlandığını yaklaşık bir sene kadar sonra öğrendim.

Bir gün "Dut Ye Bal Ye!" bölümü için de bir yazar arkadaş aradı. İstanbul'un sebze ve meyveleri ile ilgili bir çalışma yaptığını ve eğer müsaade edersem, bu bölümü hazırladığı kitaba alacağını söyledi. O kitap yayınlandı mı bilmiyorum. "Gazyağı Saltanatı" bölümüyle yine bir özel radyo ilgilenmişti. Bunlar sevindirici gelişmelerdi. Sevgili Mehmet Şeker köşesinde sık sık bu çalışmadan bahseden yazılar yazdı.  Yazılar kitaplaşınca da uzun bir yazı yayınladı. Kendisine ne kadar teşekkür etsem azdır. Çünkü ben metinleri yazdıkça, Mehmet Şeker'e gösteriyordum. Bazı zamanlar ise Fikri Cumhur'un başını ağrıtıyordum. Kitaplaşma serüveninin yakın şahitleri bu iki kardeşim oldu. Kitaplaştırma fikri bu metinler bir iki yayınlandıkça ve İstanbul ile ilgili yazılar istendikçe oluştu. Yahu şunu anlattık ama bu da var dedikçe birikti. Yazı yazıyı doğurdu ve kitap oluştu.

-Sokak Sesleri'ni okurken, sanki sokaklardaki o cıvıl cıvıl sesleri duyar gibi oluyoruz. Bize bunu hissetiriyorsunuz. Hala var mı sokaklarda o eski sesler?

Bazıları tamamen kayboldu, bazıları değişerek yankılarını sürdürüyor. Mesela çocuklar yine çığlık çığlığa, hür ve mesrur bir şekilde hususiyetle yaz aylarının akşamüstlerini birşenliğe çeviriyor. Fakat çoğu geçmişte soluk fotoğraflar olarak kaldı. Şimdiki çocukların ve büyüklerin mahrum olduğu bazı seslerin artık duyulması, duyulamaması 'modern dünya'nın ortadan kaldırdığı birçok güzelliğimiz yanında, bu seslerin hatırı sayılır bir miktarı artık yok hayatımızda. Herhalde bir daha da girmeyecek hayatımıza...Acı veren tarafı bu...

Türkiye'nin İstanbul'unda, İstanbul'un da Eyyüb Sultan'ın istiratgahı Eyüp'ünde dünyaya geldiniz. Doğma büyüme İstanbullu olmakla mesala Ankaralı olmak arasında ne fark var?

Ankara'ya her gittiğimde işim biter bitmez kendimi otogarda buldum hep. Yaklaşık 20- 25 defa çeşitli vesilelerle gittiğimde hiç rahat edemedim. Şehir gibi şehir Ankara. Ankaralı hiç olmadığım için buna cevap vermem de kolay olmayacak. Ankaralı insanlarımızı da incitmek istemem. Ankara'da benim bir tarihim olmadı. Orada yaşamadığım için böyle bir kıyas yapma imkanım da yok. Orada yaşasaydım bu kıyası yapmak mümkündü fakat bu şartlarda bu kıyası yapamıyorum. Bir de İstanbul'u seviyor olmak, bir başka şehre veya şehirlere karşı olmayı gerektirmiyor. Orada da hiç şüphesiz bizim göremedeğimiz, yaşayamadığımız güzellikler vardır mutlaka...
İstanbul'a dönecek olursak; İstanbul'daki hareketliliğin dünyanın bir başka şehrinde olacağını tahmin etmiyorum. İstanbul'da her an yeni ve çılgın bir şeyler olabilir. Ankara değil de diğer şehirleri de katarak söyleyecek olursak. İstanbul tarifi kolay kolay yapılamayacak bir şehir. Efsunlu, hırçın, cazibeli, netameli, belalı, cezbedici... Bu sıfatları daha da çoğaltabilirsiniz.. Diğer şehirlerde olmayan birçok şey var onda... Hadis-i Şerif'e mazhar oluşuna bağlıyorum ben bunu. Payitaht oluşuna... Osmanlı'nın en büyük mührü oluşuna ve tabii konumuna... Boğazı, Haliç'i, tarihi ve arı oğulu gibi sürekli hareketli oluşuna... İstanbul'un düzensiz oluşundan bahsedenler bence haksızlık ediyor...
Zira o keşmekeş ve karmaşa gibi görünen şey hareketin, dinamizmin olduğunu gösteriyor. Ayrıca düzenlilik her zaman iyi bir şey mi ki? Ramazan her sene aynı günlere gelmiyor, vakit namazları, hac aynı zamanda eda edilmiyor. Düzenlilik gerektiğinde iyidir. Siz tahini önce, pekmezi sonra yerseniz tahinli pekmez yemiş olmazsınız. İkisinin birarada oluşturduğu lezzet, kıvamınca birbiriyle karışmasıyla ortaya çıkıyor. İstanbul herşeyden öte, muazzam ve muhteşem bir şehir...

-Sayfaları aralarken, eski günlere duyulan özlemimiz artıyor. Buruk duygular yaşamamıza neden oluyor kitap. Eskiyle bugünü mukayese edersek ne değişti yahut ne değişmedi?

Eski günlere duyulan özlem; eski güzelliklere duyulan özlem anlamına alıyorum ben bunu. Zira geçmişte yaşanılan kötü şeyler de var hiç şüphesiz. Dikkat edilirse onlar anlatılmıyor. Belki de anlatılması gerekmediği için.

Eski güzellikler derken de, eskiden hayatımızı bize duyuran birçok şeyden bahsetmiş oluyoruz. Gittikçe betonlaşan, ilişkileri tüketen, ilişkilerdeki sıcaklığın, samimiyetin, muhabbetin artık kalmayışı hangi çağda olursa olsun kötü bir şey. Çokça duyduğumuz bir şey; apartmanlarda oturanların birbirlerini tanımadığı, yardımlaşmanın, komşuluk ilişkilerinin kalmadığını söyleyerek yakınıyor insanlar. Niye?

Hayatı ortadan kaldıran bir ilişkiler yumağı içinde yaşıyoruz da ondan. Bırakın başkalarını siz söyleyin bana... Akrabalarınızdan hangisini en son, ne zaman ziyaret ettiniz ve bu ziyaretleriniz hangi sıklıkta devam ediyor. Modern hayat sizi öyle sun'i şeylerle meşgul ediyor ki, siz hayatın arazı olan çalışmayla geçiriyorsunuz ömrünüzü. Oysa hayat sadece çalışmak, para kazanmak, eve birkaç eşya daha almak değildir. Çoğu insanımız böyle ama...

Sabah alacalarında yollara dökülen insanlar, geç vakitlere kadar çalışıyor ve bir külçe gibi dönüyor evlerine... Günlerce, aylarca, yıllarca sürüyor bu. Haftada bir gün istirahat zaten beyni ve bedeni pestile dönmüş insanlar için yetmiyor.

Yıllık iznini kullanacak olanları da maddi sıkıntılar bekliyor. Çalışmak kutsanıyor... Çalışmak kutsandıkça köleler haline geliyorsunuz... Çünkü ekonomik bağımsızlığa kavuşup kendinize ve hayatınızın asıl vageçilmezlerine vakit de ayıramıyorsunuz... Neşesiz, dostsuz, akrabasız, halleşmesiz, dertleşmesiz sadece ve sadece para kazanıp ihtiyaç gidermeye çalışan birileri olup çıkıyorsunuz. Bu size hayatı duyurmak için yeterli değil. Üstelik iyi para da kazanmıyor insanımız. Hayatını duymuyor, duyuramıyor. Bütün bunalım bundan. Eskiden fakirlik, fukaralık vardı ama insanlar daha mutluydu.
Şimdi amok koşucusu gibi, sadece para kazanmak için yaşıyor insanlar. Kutsalını yitirdi. Tam istenilen gibi oldu yani... Homo economicus. Üstelik bu marazi durum İstanbul'a da sirayet etti. İstanbul'un insanı kirlendikçe İstanbul da kirletilmiş oluyor. O yüzden birbirinden kopuk bir yığın insan aslında hayatlarını tüketiyor. Yardımlaşmanın, dayanışmanın, paylaşmanın çok uzağındayız ne yazık ki!

-Yakın geçmişte İstanbul'da yaşanan hayatı fotoğraflayan bir kitap Sokak Sesleri. Devamı gelecek mi?

İnşaallah gelir. Bana sanki daha yazılmamış birçok şey kaldı gibi geliyor. Zaten kitabın "Cümle Kapısı"nda söylediğim gibi, birçok şey beni rahatsız edip yeni çalışmalara itebilir. Bunun gizliden gizliye oluştuğunu söyleyebilirim. Bu kitapta olmayan birçok şeyden birkaçı için başlıklar bile belirdi. "Baba Ocağı Ana Kucağı", "Tuhafiye Dükkanı"; bunlardan birkaçı ama öyle hemen yazılacağa benzemiyor. Zira sırada bir başka çalışma var... Şimdilik onunla meşgulum... Hem de oldukça keyif aldığım bir çalışma bu...

-Bu kitap çocukluğunuzun bir masal zenginliği içinde geçtiğini gösteriyor. Bugünkü çocukların yaşadığı devirle o 'asude' devri kıyaslarsanız nasıl bir sonuca varırsınız? Masallar bitti mi?

Eyüp... Benim çocukluğumun Eyüp'ü çok değişti... O'nda da bu betonlaşmanın ve apartmanlaşmanın getirdiği birçok mesele var...

O zamanlar, Eyüp'te Türkiye'nin dört bir yanından insanlar vardı. Bırakın Türkiye'yi bir zamanlar bizim olan Yugoslavya, Arnavutluk gibi Balkan ülkelerinden gelen insanlarımız da vardı. Şimdiki tabirle tam bir kültür mozayiği cinsinden bir beraberlik... Yugoslavya göçmenlerinin konuşmaları, düğünleri, kadınlarının süslenmeleri bize o uzak coğrafyalarımızdan bir şeyler taşırdı... Hayatımızda henüz zencilerimiz vardı... Karadenizlilerin mısır ekmeği, kemençesi, atışmaları, kavgaları, hırçınlıkları, sevecenlikleri, Türkçeleri... Doğlu vatandaşlarımızın o engin vurdumduymazlıkları, bizi yadırgatan davranışları ve lehçeleri..

Orta Anadolu'dan gelenlerin neşeleri, patavatsızlıkları, incelikleri vesaire... Çingene vatandaşlarımızı da eklersek bunlara varın siz hesap edin rengin tonlarını... Bunlara bir de İstanbul'da ne zamandır yaşayan ve Osmanlı'dan kalan edep ve görgüyü yaşatan insanlarımızı katın.

Çerkez, Azeri, Laz, Kürt, Abaza, Gürcü, Arnavut, Boşnak, Arap, Zenci, Pomak gibi müslümanlar yanında, Ermeni, Rum, Yahudi hatta ve hatta Alman vatandaşlarımızla birlikte yaşadık biz. Bütün bu unsurların konuşmaları, adetleri, davranışları, merasimleri bir şekilde bilinir ve ayrı bir çeşni katardı hayatımıza... Rum ve Ermeni arkadaşları olurdu insanların, komşularımızdı onlar bizim. Ölümlerde, mevlitlerde onlar da gelir, taziyelerini bildirir ve annelerimizle birlikte hüzünlenir, ağlardı. Düğünlerde onlar da neşelenirlerdi. Bizler de onların ölümlerinde ve düğünlerinde bulunurduk. Heybeliada'ya gittiğimiz zaman Rum kadınları anneme bizler için çeşitli tavsiyelerde bulunur, kimse kimseyi yadırgamazdı.
Bu eski İstanbullular bu yeni gelenleri kendilerine benzetirdi. Gelenler geldikleri gibi kalmazdı. Değişir ve İstanbullu olurdu artık. Şimdi öyle değil. Şimdi köyler kalkıp geliyor ve geldiği gibi kalmak istiyor. İstanbulluluk bunun için kayboluyor.

Bütün bu insanların çocukları aynı sokakta oynardı. Üstelik bizim oyunlarımız bizim icad kabiliyetimizi geliştiren oyunlarda. Onlar hem bedenimizi, hem aklımızı geliştirirdi. Öyle logolar,atariler ve adını bilmediğim oyunlarda olduğu gibi bir belirlenmişlik yoktu. Keşif kabiliyetini, icad kabiliyetini zenginleştirirdi oyunlarımız. Kuralları çocuklar kendileri koyardı. Her mahalle, her semt bildik bir oyuna kendi rengini katardı. O oyunu zenginleştirirdi.

Kitaplardan öğrendiklerimizi birbirimize aktarır ve hayatımıza katmaya çalışırdık. Hep bir şeyler olmak isterdik. Büyüyünce faydalı birer insan olmak isterdik. Öğretmen, mühendis, doktor gibi.

Bunların bir kıymeti vardı. Tarihin, masalların, efsanelerin bir karşılığı vardı. Bizler de olmazı olur yapmaya çalışan kendi çapında kahramanlardık. Mahallelerimizde efsane insanlarımız vardı. Bu gazi dedelerimiz olurdu, Fenerbahçe'de kalecilik yapacağı söylenen bir ağabeyimiz olurdu, hafızlık yarışmasında birinci olan arkadaşımız olurdu, doktor çıkacağı söylenen komşu ablamız olurdu, Fransızlar'ın hayran kaldığı bir ustamız olurdu.
Gece oturmalarında ne hayat hikayeleri, ne olağanüstü maceralar dinlerdik. Oyunlar kurardık ve hayat gerçekten bizi meşgul ederdi. Şimdi öyle değil, oldukça durgun ve renksiz bir hayat bizimkisi. Bu yüzden yeni çocukların biraz şanssız olduğuna inanıyorum. Zira meçhulleri, olağanüstüne inançları yok. Masalları da yok herhalde.

-Kitabın sonundaki kısa metinler (fotoğraflarıyla beraber) dikkat çekiyor, nedir sırrı?
Bu bölümün kitaba girmesine vesile olanlar sevgili dostlarım Ayşe Kalyoncu Hanımefendi ve Fikri Cumhur Beyefendi'dir. Bu albüm bölümü bir anlamda akide şekeri gibi oldu. Fotoğrafları bir şekilde konuşturmak gerekti ve bu iki dostum, "Haydi kolları sıva bakalım!" dediler ve hem onların hem de benim keyifettiğimiz bir bölüm çıktı ortaya. Okuyucunun da beğenmesi bu keyfi arttırıyor. Yankı bulmak çok güzel bir şey... Fakat bu bölümden en çok hoşnut olan Ayşe Kalyoncu Hanımefendi oldu. Doğrusu bunu da haketti.

-Sokak Sesleri'ni bitirdiğimizde, bir iççekiş ve ince bir sızı kaldı içimizde. Niyedir bu sızı?

Bu iç çekiş ve sızı; bir daha asla geri gelmeyecek güzel zamanların sızısı. Kaybettiğimiz ve bir daha bulma ümidimizin olmadığı güzelliklerin sızısı. Onların kıymetini bilemeyişimize yazıklanma... Onların yerini alan şeylerin bizde açtığı yaraların acısı olsa gerek... Sahici şeylerin yerine gelen sahtelerin kifayetsizliği gün gibi ortada ve ne kadar yazık, ne kadar!...

Kendinizi bir yoklayın! Siz de geçmişin güzelliklerinin bir bir hayatımızdan sessiz sedasız ve vedasız çekilip gitmesine üzülmüyor musunuz? İşte bu bulunmaz güzelliklerin kaybıdır yüreğimizi burkan...

-Son sual 'Bir ıssız adaya düşseniz yanınıza ne alırdınız?' türünden olsun. Eyüp ve İstanbul.. Külliyatlara sığmayacak bu iki 'gözbebeğimizi' birer cümleyle anlatın desek.

Eyüp; dünya maceramın başladığı, maneviyatımın, imanımın, kişiliğimin derinlemesine oluşmasına vesile olan övünç kaynağı ruh ve madde mekanı...

İstanbul; yaşamak için başka hiçbir yeri düşündürtmeyecek kadar beni fena etmiş yurdum.

 

 

İstanbul benim kaderim sur dışına bile çıkamam’ [11]

 

Sokak Sesleri’nde curcunası, törenselliği, sıradanlığı, muzipliği, duygusallığıyla İstanbul’da gündelik hayatı anlatan Nusret Özcan, ‘Bir zamanlar İstanbul’da hayat nasıldı?’ sorusunun cevabını arıyor. “Ben İstanbul’la zehirliyim, mecbur kalmadıkça sur dışına bile çıkmıyorum.” diyen yazara göre İstanbul, terk edip gitmeye gönlümüzün el vermediği eski bir sevgili...

Gözlerini Eyüp’e açtığı ve çocuk adımları ilk Eyüp sokaklarına değdiği için kendisini ‘Allah’ın sevgili kulu’ olarak gören Nusret Özcan, son kitabı Sokak Sesleri’nde, yazı, kışı, güzü, baharıyla bütün bir İstanbul’u anlatıyor. Kitap, ‘Bir zamanlar İstanbul’da hayat nasıldı?’ sorusunun cevabını tüm ayrıntıları ve sıcaklığıyla vermek üzere yazılmış gibi; ‘Akşam üsttüleri avlularda toplanan kadınlar aralarında ne konuşurdu, kız evlat beyaz gelinliği içinde babasıyla nasıl vedalaşırdı, hastalara hangi otlar kaynatılır, baharla birlikte bahçeler nasıl yeşertilirdi, vs...’ Gündelik hayatı, curcunası, törenselliği, sıradanlığı, muzipliği, duygusallığıyla ince ince işleyen Özcan’ın hayatla ilgili hiçbir detayı kaçırmak istemeyişi, kitabı sadece bir anı kitabı olarak değil de, bundan elli sene sonra başvurulacak bir ‘belge’ olarak görmesinden kaynaklanıyor. “Sokak Sesleri’nde şimdiki neslin bilmediği, bizim de artık unutmaya başladığımız yaşantılar var; ancak şu an çok iyi bildiklerimiz de bir gün unutulacak. Benim yaptığıma biraz da ‘tarih düşme’ denilebilir. Keyifli yazınca sözcükler yağmur gibi dökülüyor.” diyen yazar, hem geçmişi hem de günümüzü kucakladığına inandığı yazılarını ‘geleceğe yollanmış mektuplar’ olarak niteliyor.

Modern çağın şiiri yok

Nusret Özcan; “Geçmiş özlemi peşimi hiç bırakmıyor.” diyor. “Belki de artık yaşlanıyoruz. Modern çağ hayatı duyuramıyor bize, şiiri yok. Güzellikleriyle, albenisiyle gözümüzü kamaştırıyor, doğrusu hiç de masalsı değil.” Özcan’a göre sadece ‘ayakta kalabilmeyi’ esas alan günümüz yaşantısı epey küstah. Gün boyu meşgul olduğumuz konular bize ait değil; yavan, kıyıcı ve örseleyici bir dünyada ayakta kalabildik diye ‘yaşadık’ sayıyoruz kendimizi. Hal böyle olunca eski güzel günleri anlatarak, yazarak o hayatı yeniden duymaya, duyurmaya çalışıyoruz. ‘Sokak Sesleri’ de bir ikaz lambası gibi yanıp duruyor işte başucumuzda. Bir yanımızı geçmişte bıraktıkça özlemeye devam edeceğiz eski günleri, Özcan’ın dediği gibi; ‘Geçmiş bizim emniyet alanımız, geleceğimiz ise meçhul’.

Peki hiç ümit yok mu?’ diye bir soru düşüyor masanın orta yerine; Özcan, ‘Maalesef hiç ümit yok.’ demiyor; ama söyledikleri hemen hemen bu anlama geliyor; “Apartman kültürü izin vermez bir kere, dostlukların yeniden kurulmasına, birlik ve dayanışma ruhunun yeniden uyanmasına. Düşünsenize aileler bile aynı evin içinde özgürlük ve farklılıkları korumak düşüncesiyle darmadağınık yaşıyor ve yazık ki hayatımızı patronlar programlıyor.” Çareyi bir ‘kültür ve irfan ayaklanması’nda gören Nusret Özcan herkese basit; ama etkili bir soru yöneltiyor; ‘En son ne zaman bir akrabanızı ziyaret ettiniz?’ Ne söylerseniz söyleyin; ama şunu demeyin; ‘İşten güçten başımızı kaşıyacak vaktimiz mi var!’

 

 

 

NUSRET ÖZCAN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN!

 

        

 

 

           

 

 

      

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



[1]          Bir dostu şu cümleleri kullanmış:’ Gözlerini Eyüp'e açtığı ve çocuk adımları ilk Eyüp sokaklarına değdiği için kendisini 'Allah'ın sevgili kulu' olarak gören Özcan “Ben İstanbul'la zehirliyim, mecbur kalmadıkça sur dışına bile çıkmıyorum.” diyecek kadar İstanbul'a sevdalıydı. Derviş gönüllü abimiz, hayata tebessümle bakmayı şiar edinmişti. Gençliğinde eşiyle çektikleri maddi sıkıntıları, mesela oğlunu hastaneye götürebilmek için kitaplarını sattığını gülerek anlatırdı. Üç çocuk babası olan Özcan, çok sevdiği eşi Mualla Hanım'ın fotoğrafını hep cebinde taşırdı.’

[2]           Ülkü Özel Akagündüz  18 Mayıs 2003 de şöyle yazmış Zaman’da:’  İstanbul’un uğultusunu duymadan yaşayamam’  İstanbul eski İstanbul değil; fakat güzelliğini yitirdi diye bırakıp gider misiniz dostunuzu, sevgilinizi? İstanbul’a olan aşkını gençken çok sevilen bir kadınla beraberce yaşlanmaya benzetiyor Nusret Özcan. Zamana karşı kim direnebilir ki? O yüzden çok yüklenmemek lazım İstanbul’a, haksızlık etmemek lazım. Üstelik özlediğimiz hayatın nüvelerine rastlamak mümkün hâlâ, Kocamustafapaşa’da, Eyüp’te, Balat’ta... İşten güçten başımızı kaldırıp da etrafımıza bakabilirsek, göreceğiz ki İstanbul yine güzel. “Ben İstanbul’la zehirliyim, onun uğultusunu duymadan yaşayamam. Gerekmedikçe sur dışına bile çıkmam.” diyor Özcan. Hayatı İstanbul’un Suriçi’nde geçmiş; gençliği, evliliği, çocuklarının doğumu... Şimdi de Kariye’de genişçe bir evde yaşıyor. Doğduğu ve büyüdüğü Eyüp sur içinde değil; ama orasını ayrıcalıklı bir mekan olarak görüyor Nusret Özcan. Diyecek söz yok; Osmanlı da ayrıcalıklı ilan etmiş olmalı ki Eyüp semtini, sur içinde olmadığı halde iki minareli yapılan tek camii olmuş Eyüp Camii. Ancak böylesi mübarek bir mekanda dünyaya gözlerini açmanın da bir bedeli var; “Varoluş maceramın başladığı yer, ürküntü veriyor bana, böylesi bir bahtın ve lütfun yükünü omuzlamak zor.” diyor Nusret Özcan.

[3]           Doğumunun 100.Yılında Necip Fazıl Günleri/Samsun/ 7 Ekim 2004:N.Özcan:’ "Üstad ile görüşmek karşılaşmak cesaret isterdi. Belkide biraz mazoşist olmak gerekirdi. Çünkü ne vakit, neden sebep öfkelenecek ve bizi fırçalayacak diye beklerdik."  "Üstadın konferansları salonlara sığmayacak kadar kalabalık olurdu. Bir gün konferansta sahnenin üzerine ' YA ALİ' yazdırır ve Sünni olanlar 'Üstad Alevi imiş' der ve daha sohbetlere gitmezler. Bir süre sonra Üstad sahne üzerine 'YA MUAVİYE' yazdırır ve Alevilerde terk eder Üstadı Kala kala gerçekten Üstada ve davasına bağlı olanlar kalmış.  ' İŞTE şimdi biz ibze kaldık' der.

[4]           2002 Kasım,Nesil yay.

[5]           2003, Timaş yay.

[6]           2005,Pozitif yay.

[7]           2001 Aralık,Nehir yay.

[8]           2004, Mayıs,Nehir Yay.:’ Saçlarımızı ağartan zaman, Beşir'in sanatını ve kalemini daha işlek ve verimli hale getirdi. Vaktiyle dört yıllık fakülte okumak yerine Eğitim Enstitüsü mezunu olması edebiyat ve fikir alemimiz namına bir kazanç olduğu derecede ilim dünyamız adına bir kayıp sayılmalıdır; eğer akademik kariyer yapmaya fırsat ve vakit bulabilseydi hiç şüphesiz bir Ali Nihat Tarlan, bir Ahmed Hamdi Tanpınar, bir Mehmet Kaplan kalibresinde eserler verebilecek, talebe yetiştirecekti. Beşir Ayvazoğlu bugün fikir dünyamızda şiirin, gazeteciliğin, biyografi yazarlığının, denemeciliğin, estet duruşun ve sanat meselelerine ilmi bakışın nefsinde içtima ettiği verimli bir fikir adamını temsil ediyor.’

[9]           2006 Ocak,Pozitif yay.

[10]         'Belalı sevgilim İstanbul'  Hakkı Yanık,  hakkiyanik@celiknet.com 

[11]         Ülkü Özel Akagündüz  18 Mayıs 2003