Ramazan Dikmen

1956-1997

 

       5 Şubat’ta Balıkesir’in Dursunbey İlçesi'ne Bağlı Karyağmaz Köyü'nde doğdu. İlköğrenim'ini Karyağmaz’da, Hafızlık Eğitimini Dursunbey’de, Ortaöğrenim'ini 1970’de Yatılı Öğrenci olarak İHO’nda yaptı. İstanbul İHO nu bitirdi.

      1974 de İlk Hikayesi Akşam Gazetesi’nde çıktı.

      1977 de girdiği Ankara Siyasal Bilgiler Fakultesi’nin İktisat-Maliye Bölümü'nden 1981 de Mezun oldu. Polatlı ve Ankara’da geçen (172.Dönem) Askerliği yaptı

       1981 ‘de Çengelköy’de Mustafa Özel ile tanıştı.[1]

       1982 de Zafer Çarşısı'nda Mete Çamdereli ile tanıştı.[2]

     1983 de Maliye Bakanlığı Teftiş Kurulu’nda Müfettiş Yardımcısı olarak İş'e başladı. Aynı Bakanlık'ta Kısa bir Süre de Vergi Kontrol Memuru olarak çalıştı.

     1988 de Fransızca Mütercimi olarak DPT’na girdi. Eğitim-Araştırma Görev'iyle bir Süre Brüksel’de bulundu. (1988-90).

   1990  Kasım’ında  Arkadaşları ile Kayıtlar Dergisi'ni çıkardı. Burada Haziran 1995 e kadar Hikayeleri yayınlandı.

    1995 Temmuz’unda Sağlığı bozuldu.

 1996 Mart’ında Karaciğer Kanseri Teşhisi konuldu. Aynı Yıl İlk Hikaye Kitabı yayınlandı.

    Ölüm'ünden 3 Ay önce Atasoy Müftüoğlu na Yazdığı bir Mektup  19 Haziran’da Akit Gazetesi'nde yayınlandı.[3]

      11Nisan da Perşembe Geceyarısı Vefat etti. Hacı Bayram Camii'nde İkindi Namazı'ndan sonra kılınan Cenaze Namazı'ndan sonra Bağlum’da Arvasi’in Kabristan'ına gömüldü isteği üzere. Cenaze'ye katılanlar Müslüman Düşünce’sinin Ahiret Tefekkürü’nde neler yaşamıştı dersiniz? [4] Biz ancak Dil'e döktüklerini bilebiliriz, ya da Ölüm Öncesi günlüklerini.Ömer Lekesiz gibi..[5]

Rasim Özdenören 24 Nisan Tarihli Yeni Şafak’ta ‘Ramazan ve Kurban ‘ Başlıklı Yazı'yı Kalem'e aldı.[6] Hüseyin Durukan 22-23 Nisan’da Yeni Şafak’ta Bir Dil İşçisinin Ardından Yazılarını Kalem aldı.[7]

           Ocak 1997 de Ankara’da Yayına başlayan Hece Dergisi 5.  Mayıs Sayısını Ramazan Dikmen’e ayırdı. Fotoğrafları, Günlükleri ve Özel Mektuplar'ından Örneklerin Yer aldığı Özel Bölüm'de Hüseyin Su, Cemal Şakar, Rahmi Kaya, Necip Tosun, Mete Çamdereli, Mehmet Ay ve Mustafa Şahin’in değerlendirmeleri yer aldı.

         Hikayeler'ini Mavera, Aylık Dergi ,Yönelişler ve Kayıtlar’da(İlk Sayı 1990) yayınladı.

        Evli ve Ayşe Rikkat İsimli bir Kız Çocuk Babası'ydı. (Rikkat).

        Ömer Lekesiz (Kaf Dağı 41.Sayı'dan):

 

        Eserleri

        -Kıyıya Vuranlar,1996,İst, İz yay.

        -Afife Aplanın İncileri,

        Diğer Denemeleri, Günlükleri ve Mektupları Hece Dergisi'nce kitaplaştırıldı..

 


 


[1]          ‘ Aradan geçen 16 Yıl'da en fazla 2-3 defa buluştuğum halde Dost saydığım az Aayı'daki İnsanlar'dan biri olmuştu. Ramazan’ın Hikayeler'ini okuyanlar, bu Duygu'nun Temelsiz olmadığını kabullenmede zorlanmayacaklardır. Onunla ‘Akraba’ idik. Bu Kutlu Bayram Günü kendisini Rahmet'le anarken, hakkında Geçen Yaz Kalem'e aldığım Yazı' İktibas ediyorum:

            Kıyı İnsanları'nı ikiye ayırıyorum: Kıyı'da kalanlar, Kıyı'ya vuranlar. Kıyı'da kalanlar, Ürkek Emniyet Sevdalıları. Kıyı'ya vuranlar, Gönüllü veya Çaresiz Engin'e açılıp Emniyet'ini kaybedenler. Sonunda Kıyı'ya vurmuş olmalarına Şükür. Mezar Taşları Yakamozlar olabilirdi.

            İlkel Şairler'in Yüce olduklarını söylüyordu Santayana. ‘İlkel İnsan, belki Dil'i diğer Sanatlar'dan önce geliştirdiği için, onu Emsalsiz bir Sarahat içinde Hayat'ın Belli Başlı Hadiseler'ini Tasvir'de kullanıyordu. Hayat bu Hadiseler'den ibaretti zaten. Samimi Tutkuları vardı ve Eşya'yı bir Tek Bakışaçısı'ndan görüyordu. İlk Çağlar'ın Havasından alacağımız bir Nefes, Tabiat'ımızı genişleteceğe, inceltegeldiğimiz Dil'e Bütün İhtişam ve Doğruluğunu yeniden kazandıracağa benziyor.’

            Ramazan Dikmen, ‘İlkel’ bir Kikayeci. Büyük Aşklar'ı Küçük Anlar'a sıkıştırdığımız ve en Acemi Giysiler'imizle yaşadığımız Yıllar'ı dosdoğru Tasvir ediyor. İlave bir Marifet Peşinde koşmaması ‘Postmodern’ olmasını Şükür ki engelliyor ve Ramazan bize kendimiz gibi Kıyı'ya vuranları sahiden sevdiriyor. Akrabalar'ımızı tanıyor, Yalnızlık Duygusu'nu biraz olsun atıyoruz üstümüzden. İnanmazsanız, şu 3-5 Satır'a bi Göz gezdirin bakalım:

            Ne iyi artık Aile'siyle tanıştıracaktı beni. Benim Saygılı ve Mahcup, Anne'sinin, Baba'sının Eller'ini öpüşümü Göz'ünde canlandırdıkça Çocuk gibi coşkulanırdı. Bak göreceksin, derdi, Annem seni nasıl sevecek. Anlattığına bakılırsa Din'ine Düşkün bir Kadın'dı. El'inden Tesbih'i hiç Eksik olmazdı. Bir Vakit'ten bir Vakt'e Namaz'ını geciktirdiği görülmemişti. Ona hep kızıyordu kılmıyor diye. O da çok istiyordu kılmayı ama n’apsın, hem İş, hem İbadet, ikisi bir arada yürümüyordu. Haklı'ydı. Çalışıyordu ve Aile'sinin Geçim'ine Katkı'da bulunuyordu. O çalışmasa Baba'sının Emekli Maaşı, Ev Kirasına anca yeterdi. Bu Pahalılık'ta Ev geçindirmek kolay mıydı? Ama Tanrı'ya İnancı Sonsuz'du. İçinde Kötülük taşımazdı. Bunu ne de içten söylerdi.

            Kandil Geceleri Televizyon'daki Mevlütleri hep dinlerim. O anda öyle duygulanırım ki, inanmazsın Gözlerim dolar.

            Kabul ediyordu, Bizler Din'imize Karşı Hayırsız bir Topluluk'tuk. Almanya'daki Dayı'sının anlattığına göre Avrupalılar bile bizden daha çok Dinlerine Sahip çıkıyorlardı. Evet, o sıra daha fazlası El'inden gelmiyordu. Ama ileride evlendiği zaman İş'ten çıkacaktı ve Kesin olarak başlayacaktı Namaz'a. Bey'i isterse Başını bile örtecekti. Elbette Annesi gibi olması düşünülemezdi. Çünkü Annesi bambaşkaydı. Herkesin Oruç yediği Uzun Yaz Günleri bile Üç Aylarını bırakmazdı.

            Annem olduğu için söylemiyorum, Ermiş gibi bir Kadın'dır o, Bütün Duaları Kabul olur.

            Anne'sinin Duaları olmasa Sınıflarını Takıntısız geçemezdi. Hatta bir keresinde Yılbaşı'nda Piyango Bileti almıştı, Annesi de Yatsı'nın ardından Dua etmişti kazansın diye, Ertesi Gün Liste'ye bir de bakmıştı ki, ne görsün, kendisine o Gün'ün Para'sıyla tam Ellibin Lira çıkmamış mı, o zaman anlamıştı Annesinin Büyüklüğünü.

            Bana İyi bir Nasip diye hep Dua eder dururdu. Allah yine Duasını Kabul etmiş olacak ki, sen çıktın karşıma. (Kıyıya Vuranlar s.77-79)

            Şaşırdınız mı? Bu anlatılanlarda hiçbir İncelik, hiçbir Sanat yok mu diyorsunuz? Hepimizin bildiği, yani az çok yaşadığı Şeyleri mi Tasvir ediyor? O halde siz de İlkelsiniz. Akrabalarınızı tanımak için biraz Çaba harcayın. (Yeni Şafak, 23 Nisan 1997)

 

[2]          Zafer Çarşısı.. Onunla tanıştığımzı Mekan.. Yedeksubay’dı ve Dostlarının Dostu'ydu. Hakiler'in içinde Sevecen ama Vakur ve Ciddi'ydi. Dostluğun Sıcaklığını Zaman'a yaymayı bilen bu Güzel İnsan, o Yıllar'ın Heyecan Dolu Birlikteliğini bu Gün'e tüm İçtenliğiyle taşıyan Ender İnsanlar arasında hasseten yerini aldı.

            ‘Anlamlı Öfkesi hiç dinmedi.’ Sılayı Rahim’de hep Vuslat'ı yaşadı. Dostlar'ı için Mesafe tanımadı.. Ankara’nın Bungun Kasveti ağdığında üzerine, Balıkesir’i ve Kütahya’yı çok özler, koşardı hemen Fasılasız Dost bildiklerine.. Dostsuz bırakmadı asla Dostlarını; Dostluk Ciddi'ye alınmalıydı çünkü. Pervasız'dı Dostluğa Halel getirenlere, Eyvallah'ı yoktu hiç Kimseye Dostluğun Huquq'unu çiğneyen..

            Sık sık onun Buğzunu paylaşan, onda ve onunla Dil'e gelende Rahmet bulanlar, Boyun eğmez Doğasını anlamlandırmakta Fazla Güçlük çekmezlerdi.. Dünya Sürgün'ündeki Kısa Ömründe Dostlar'ına, Kul olmanın Ulvi Hazlarını hatırlatmaktan Asla usanmadı.. Takdir-i İlahi'nin Tecellisini İspat etmek istercesine, Düğün'ün ve Cenazesini gösterdiği İnsanlar'a adeta Bütünselliğini sundu Hayat'ın. Onsuz bir Şeyler hep Eksik kalacak, biliyorum.

            Sevgili Dost, Güzel İnsan Ramazan Dikmen, Rahmet’in Aydınlığına kavuştu; Qur’an’ın Sesini ve Öyküsünü bıraktı Gönüller'imize.. (Hece’den)

[3]          ‘Sevgili Ağabeyim, Mektubunuzu aldım. Teşekkür ederim. Oruç Ayı size de Mübarek olsun. Tüm Müslümanlar'a da. İlgi'nizden Mahcub'um. Basın'dan izleyebildiğim kadarıyla Dış Dünya'nın Ben'de bırktığı, Mülevves Anaforlar içinde sürükleniyoruz; oradan oraya; bir Anafor'dan bir Anafor'a. Sonrası, bir Ucu Daima Karamsarlığa Açık, Boğucu bir Burukluk Duygusu. (Ama nicedir duygular'ın en Vefalısı.) Rahatsızlık Yüzünden Uykusuz geçen Geceler Boyu, Karanlık bir Oda'da, Gözlerim Kapalı, o Düşünce'den bu Düşünce'ye dala çıka ilerledikçe bu Duygu alabildiğine harlanıyor.

            Ama sonra hemen Tümü geçmişte kalmış, Hatıra olmuş Ufacık Güzelliklerimizden biri, nasılsa Karanlıklar içinden gülümseyip geçiyor. O Zaman Süreğen Burukluk Duygusu gerilemeye, geriledikçe boşalttığı Yeri, Yumurta'dan Yeni çıkmış, her Uçma Denemesi'nde Toprağa çakılan bir Yavru Kuş'un Fersiz Ötüşlerince Hassas bir Hüzne bırakıyor. Gözler'ime dalan Yaşlar'la, Kulaklarımı ve Göğsümü bu Hüznün Sesine açmaya çalışıyorum.

            Mektubunuz Ağabey, bu Hüznü canlandırdı. Bu Hüzne tutunuyorum. Direncim artıyor. Gönlüm ferahlıyor.

            Allah Razı olsun. Hürmet'le Ellerinizden öperim. Allah’ın Selam ve Berekerini dilerim. 8 Ocak 1997.

[4]          Sacid Günbey, Beşir Atalay, Osman Nuri Oduncu, Ali Osman Sali, Mete Gündoğan, Ahmet Akman, Ahmet Şirin, Bedrettin Can, Gökhan Yazıcı, Akif Gülle, Ali Sönmez, Sadrettin Karahocagil, Metin Başlı, Osman Keskin, Celalettin Akın, Süleyman Kalkan, Mustafa Şirin, Rasim Özdenören, D.Mehmet Doğan, Lütfü Şahsuvaroğlu, Navi Avcı, Mustafa Çelik, Zahid Akman, Erol Göka, Kemal Sayar, Mehmet Hakan Türkçapar, Mustafa İsen, Ahmet Nedim Çeker, Osman Bayraktar, Hasan Aycın, Mehmet Ocaktan, Yusuf Ziya Cömert, Mustafa Karaalioğlu, Ali Haydar Haksal, Osman Can, Mehmet Akif Ersin, Hüseyin Avni Metin,İrfan Aycan, Ali K.Metin, Mustafa Aydoğan, Mehmet Yavuz Ay, Turan Korkmaz, Ahmet Kekeç, Ali Karaçalı, İbrahim Çelik,Recep Yumruk, Muhittin Bilge, Cemal Şakar, Hüseyin Bektaş, Üzeyir Sali, Yaşar Ölmez, Rahmi Kaya, Ahmet Furkan, Selahattin İpek, Atasoy Müftüoğlu, Süleyman Arslantaş, Ahmet Demirhan, Ziya Badur, Fatih Ünlü.

[5]            ‘Ramazan’ın Hastalığı 1996 Mart’ının İlk Günler'inde kesinleşti: Kalınbağırsak'tan Karaciğer'e sıçrayan Yayılmacı bir Kanser. Hemen o Günler'de Tedavisi için Yoğun Araştırmalar da başladı. Doktorlar'ın İlaçlı Tedavi'ye Sıcak bakmadığı ve %50lik Etkisine güvenerek Ameliyat'ta Karar kıldıkları o Günler'de , Bitkisel İlaç'la Tedavi Denemeleri yapıldı. İstanbul, Bursa, Bergama Hattı'nda 50 Gün süren bu Yön'deki Arayışlar'ın Olumlu Etkisi görülmeyince Ameliyat'ta Karar kılındı. Bu Zaman Zarfındaki konuşturmaca da Ramazan’la doğrudan ilgilenen her Arkadaş gibi benim de bir Şeyleri Yazı'yla Tespit etmem Mümkün olmadı. Ancak Ameliyat Sonrası Gece Refaketlerimde, Ramazan’ın ‘artık yazamıyorum’ Şikayet'ini gidermek üzere ‘ben yazıyorum’ Şikayetini gidermek üzere ‘ben yazıyorum, sen kendini zorlama’ Sözümü boşa çıkartmamak için tuttuğum tüm Notları da, Ramazan’ın Hastane'den Ev'e çıkışından sonra yırttım. Neden? Çünkü o Notlar'da, Ramazan’ın Acılar'ından, Ağrılar'ından, Hüzünler'inden ve Dualar'ından, benim Naçarlığımdan ve Beceriksizliğimden başka bir Şey yoktu. Ben ondan önce göçersem ve bu Notlar onun Eline geçerse üzülebilir, diye düşünmüştüm, kaldı ki, Ramazan da, ilerki Günler'inde Ameliyat'ı ve bunu izleyen Hastane Günleri Konusunda Tek bir Sözcüğün söylenmesine İzin vermedi. Aşağıdaki Günlük'ten İlkini, her nasılsa bir Fırsat bulup Bilgisayar'a -muhtemelen Kırıkkale’de - işlemiş, ikincisi ise, İş Ajanda'mın Kartvizit Bölümüne saklamıştım:

             25.4.96 25.4.96    02.39.

            Saatler, Günler, Aylar, Yıllar Ömür denilen Belli Uzunluk'taki bir Zincir'in Halkaları. Geçen Zaman, bu Zincir'in Kopan/Kaybolan hHlkaları, Zaman'a Yenik düşen, Zaman'a zamanla yiten Halkalar..

            Günlüklerim herşeyi adılsızlaştırarak, anısızlaştırarak Fena'ya savuran Zaman'ın El'inden, önünden bir Şeyleri, Hayat'ıma İlişkin ve bana göre Önemli bir Şeyleri, Kırıntılar Kabilinden kimi Şeyleri- Halkaları bile değil Halka Parçaları'nı çekip alabilmek için Vasıta'ydı. Görüyorum ki, Yazarlık Oyunu'na takılıp kalmış ve onu İhmal edivermişim Son Günler'de. Buna İlişkin Şeyleri ben kaydetmesem de birileri- örneğin Çocuklarım- şu veya bu Amaçla kaydecektir. Aslolan benim, benden başkasına Açık olmayan, Aşikar olmayan Yüzüm; Sorularım, Cevaplarım, Handikaplarım, Utkularım, Tutkularım, Acizliğim, Direnişim, Yenilişim, Hüznüm, Sevincim bu Günlükler'e Konu olmalı değil mi? Evet ama bunun için de şu Son Kırk Gün'deki gibi hep Gerili olması gerekiyor Yüreğimin.

            Yitiren, Yenik düşen, unutulan ama hiç unutmayanların yaptığını yapıyorum: Kendimi aldatıyorum. Yüreğim bir Yay gibi Gerili, her Zaman Öyle'ydi, İnşallah her Zaman da öyle olacak. Nedir diyorum öyleyse, nedir şunca Zamandır Ruh'umun Haritasını bu Sayfalar'da çizmemi engelleyen?

            Öyle zamanlar olur ki tüm Sözcükler korkunçlaşır. Tövbesi Zor bir Günah, Zararı Telafi edilemeyen Olumsuz bir Tespit, Abus bir Siluet, kanaya kanaya duran Zihinsel bir Yara oluverirler. Ve ancak yazınca o Haller'iyle bi Sülük gibi yapışırlar Aqlımıza, bitirirler bizi, kahrederler, mahvederler. İşte Son Elli Gün'dür ‘Ramazan’ demeliydim, onu yazmalıydım, onunla yazmalıydım. ‘Ramazan ölüyor’ demeliydim, Ağaçlar gibi Ayak'ta tükeniyor demeliydim, Ayağı kırılmış bir Küheylan gibi bakıyor Gözlerimin içine, Gözlerimden ta Yüreğimin içine demeliydim.

            İstesem de yazamazdım; yazamazdım çünkü Yüz'ünü Toprağa dönen Ramazan’la birlikte benim; her Kapı Arkası Ağıt yerim, her Seccade onun Adına Ömür Talebim. Şimdi yazıyorsam Çaresiz'im, Gözyaşlarımı dindiremiyorum, Yüreğimi susturamıyorum, onunla ilgili İmgeleri Zihnimden silemiyorum, Anılarımın Selini önleyemiyorum. Ahmet Şirin olsaydı, Fatih Yurdakul olsaydı diyorum yanımda hiç değilse, azarlayarak, Omuzlar'ımdan tutup sarsarak kendime getirselerdi beni diyorum, ya da katılsalardı Ağıdıma. Bunları yine..

            06.05.96. 06.05.96. 09.40.

            Ramazan’ı Ameliyathane'ye götürdüler..

            İçimde büyüyen Boşluk.. hükmedemediğim Göz Pınarlarım. Fatih Yurdakul, Büyük Avutucu; Yara'yı Kezzap'la yıkamakta: Bu Hastane'de Basit bir Ameliyat için Masa'ya yatan Annesi, geri kalkamamış.

            Dualarım, Hüznüm, İç Telaşım, Gereksiz koşuşturmalarım..

            Diz kırıp, Boyun büküp, Tevekkül eyleyerek beklemekten başka yapabileceğim hiç bir Şey yok. Ya Rab!.

            Bu Fani'nin Sana uzanan Eller'inden sen tutmazsan kim tutar! Ezeli ve Ebedi olan sen genişletmezsen içimi kim genişletir! Zorlarımı sen kolaylaştırmazsan kim kolaylaştırır!

            Küçük bir Örümceğin titreyen bir Tüy'ünden bile Haberdar olan Rabbim, Dostumun Halini sana Arza ne Hacet! Ona Yardım et, Derdine Deva bahşet, Acılarını dindir, Ömrünü ziayede kıl!

            13.30.

            Ramazan’ın Ameliyatı sürüyor.

            Uzun süren Kırgınlığımın Hesabını nasıl verebilirim? Bunca zamandır ona söyleyemediğim Şeyler'in Devasa Yükü altında kalmak korkutuyor beni. Ya Rab, Nebiyyi Ekrem Hatırına onu salimen bana döndür ki söylenemeyen Öözler'in Uqde'siyle kavrulmasın için.

            16.10

            Ramazan’ın Ameliyatı bitti.

            Yoğun Bakıma götürülürken Kısa Süreli Birliktelik. Biten ne? Ameliyat mı, Ramazan’ın kendisi mi? Bembeyaz bir Yüz, Tepkisiz, Soluk, Duru.. Yoğun Bakımın Kapısı kapanıverdi birden. Bugün Yüzüme kapanan ikinci Kapı bu.

            Onların ardında binbir Hali tek Başına yaşayan Ramazan.. Ramazan!

            16.40

            Serdar, Gültekin, Ayşe, Fatih Yurdakul, Yaşar Ölmez, Arif Ay, Ali Ulvi gittiler. Ben artık buralıyım.

            17.05

            Ramazan’dan gelecek her Bilgi çok önemli

            20.10

           Yoğun Bakım'ın İç Kapısına ulaşabildim. Giriş Yasak. Ramazan’ın Korkusu Korkum: Ameliyat sonrası İhmal, farkedilemeyen Komplikasyonlar.. Genç bir Doktor'dan Ricalarım.. Bakıp geliyor: Henüz kendine gelmemiş ama,Durumu iyiymiş..

            22.40

            Ramazan’la aynı Oda'yı paylaşan Hasta da Yarın Ameliyat olacak. Ameliyat Esnasında Yanıbaşında bulunsun için getirttiği- galiba Erciyes Tıp Öğrencisi- Genç Bayan'dan Taleplerim. O‘nun getirdiği İyi Haberler.. Bir de inanabilsem..

            24.10

            Son Haber:Ramazan kendine gelmiş.

            Dövülmüşcesine Yorgun'um.. Dr.Muamer Karaayvaz’ın Değimiyle sadece, ‘Yaşam Kalitesini artırmak’ üzere yapılan bu çok ama çok Önemli Ameliyat'ın Önemsizliğini şimdi yeniden Kavramanın Korkunçluğu..

[6]          ‘Son bir Yıl boyunca bir Gün böyle bir Yazı yazmak Zorunda kalacağımdan hep korktum. Ama bunu kime söyleyebilirdim?  Sanki Kıyıya Vuranlardan Söz etmek bir Cenaze'nin arkasından veya Sözcükler'i kullanmak gibi görünmüştü bana. Bunu kimselere anlatamam. Kaç defa niyetlendim, kaç defa ‘Bismillah’ diyerek Parmaklarımın arasına A-4 Ebat'ındaki o Kağıtlar'ımdan birini alıp Daktilo'ma geçirdim. Ama Heyhat! Başaramadım. ‘Önemli değil Ağabey’ diyordu. Bense kendi kendime kahroluyor, kahrediyordum. Şimdi Önemli değilse, Önemli olduğu zaman ne zamandır, diye soruyordum.

            11 Nisan 97 Günü'nün daha ilk Dakikalarında, ben kimbilir hangi Kağıtlar'ımın hangi Satırlar'ımın arasında dolanırken, İsrafil a.ın Ramazan için ve Yalnız onun için aAurtlarını şişirmiş olduğunu, bir Mini Kozmos'un Qıyamet'ini duyurduğunu nerden bilebilirdim? O Aaatler'de Cendrars’ın Acunun Sonu’na dair çiziktirdiklerini okuyor olmakta yadırganacak ne olabilirdi ki: ‘.. Borazan'ın İlk Çalışında, Güneş Yuvarlağı bir Dalgalanma'yla büyür ve Işığı sönükleşir. Ansızın Bütün Yıldızlar belirir Gök'te. Ay, apaçık döner/İsrafil Zorla Yanaklarını şişirir/.. Güneş yerinde durup durur/ Derken, İnsanlar'ın kurduğu Herşey Canlılar'ın üzerine gümbür gümbür yıkılır ve gömer hepsini. Yalnız Makinemsi Canlılık'ta bir Şey Canlılar'ın üzerin gümbür gümbür yıkılır ve gömer hepsini. Yalnız makinemsi canlılıkta bir şey iki Saniye daha sürer. Trenler'in, gittikleri Yol'un bitimine yuvarlandıkları, Makinalar'ın Boş döndükleri, Uçaklar'ın Ölü Yapraklar gibi düştükleri görülür/ Uçsuz Bucaksız bir Toz Yığını dimdik Göğe yükselir, sonra yayılır, ayrılır, durulur, fırıl fırıl döner, tarazlanır, dört bir Yöne çekilir; Yeller Fırtına gibi eser. Deniz açılıp kapanır; Meksika Dağları Işığın içinde tepinir.’

·       ·      Günün Sabahında ve Gün Boyunca Bütün bunlar olur. Siz Siz ayrımsamasanız bile.. Hacı Bayram’ın kovulmuş Güvercinleri Büyük bir Alçak Gönüllülükle üstüne Kaya geçirilmiş Eski Havuzlar'ın üstünde Kanat çırparlar. Hacı Bayram’ın Meczupları Ortalıkta bir Şeyler döndüğünün farkındadırlar, ama belli etmezler. Türbe Civarında dönenirler. O Gün, İkindi Vakti, oranın Ziyaretçisinin alışılmamış biri olduğunu bilirler. Hayat'ında olduğu ibi, Memat'nda da, oradan, bir Tayf gibi, bir Gölge savuşup gidecektir. Bağlum’da Abdulhakim Arvasi Hazretleri Yanıbaşında bir Yer açmak Lutfunda bulunmuştur. Bir Dost'un Latife'sinde Dil'e getirdiği gibi, İkindi Çayı birlikte yudumlanacaktır. Sodranın Sahibi elbette odur. Ama en Yenileri Ramazan Dikmen olduğu için en Hayırlı olanı da budur. Üstad Necip Fazıl, onunla Yarenlik ediyor: ‘Beni anarak, Virajı dönemeyenlere’ bakıp bakıp attığın Kahkahalar'ın Yerini bulduğunu biliyordun değil mi’ diyor. Ramazan, Cahit’le Göz göze geliyor, Bıyık altından gülümsüyorlar.

            Öyle demiyor muydu, o Erkenciler'den biri: Kurban, senin indinde en Değerli ne varsa, Allah’a onun sunulmasıdır. İbrahim a. için en Değerli olan İsmail a.dı. Allah’a onun verilmesi, ondan vazgeçilmemesi gerekiyordu. Bu Kurban Bayramı'nda da, Sotlarının en Kıymetlisi oydu: Ramazan Dikmen. Allah onu almayı Münasip gördü. Bizeyse, yalnızca, Allah’tan, Ramazan’ın Sırrını kutsamasını da dilemek düştü, öyle olsun, onunda Sırrı kutsansın ve Allah’ın Geniş Rahmeti onu da içine alsın’

[7]          Yazı şöyle sona erer: ‘Bir Atımlık Barut'u olup da öne çıkan, sivrilmek isteyen İnsanlar'ın Çokluğunu görünce Rahmetli Ramazan Dikmen’i her zaman hatırlayacağız. Onunla beraber bir de şunları hatırlayacağız: Niteliğe Önem vermek, Kötü olana Prim vermemek, Emek vererek kazanmak, çalışmak, çalışmak.. O aslında Pes etmemiştir, Acûl davrananlara Pes ettirmiştir. Onun yaptığı bize bir Mü'min'in iki kez aldatılamayacağı, bir Yılan'ın Deliğine iki kez Parmak sokulamayacağı Gerçeğidir aslında. Bunu nereden mi çıkarıyoruz? İşte Yazısını Son Cümleleri:

            ‘Bize Çalışmalarını gönderen Arkadaşların hemen hepsi, Öykü'ye Gönül vermiş, Öykü üzerine Ciddiyetle duran, Öykü yazmak kendileri için vazgeçilmez, Karşı Konulmaz bir Zorunluluk olduğu için Öykü yazmayı deniyor değiller. Öykü üzerinde ne olursa olsun Israrla durduklarını, Öykü Sanatı üzerine bir Sanatçı'ya yakışacak biçimde Kafa yorduklarını da sanmıyorum bu Arkadaşların. Bundan geçtik, gönderilen Çalışmalar'ın hepsinde Türkçe Yanlışları var. Bilemiyorum Müslümanlar Aqıllarına nerede esti, içlerine nerede doğdu, hemen Kaleme sarılıyorlar, eh artık, Esin Perilerinin Vefasına göre 3 Sayfa mı olur, 5 Sayfa mı olur bir Şeyler çiziştirip gönderiyorlar. Arkadaşlarım bana kırılmasınlar, İzlenimler'in yanlışsa beni bağışlasınlar. İkin Ciddi olmak zorundayız. Bu Yolla varılacak bir Yer yok. Böylesi bir Yöntem'le gazetelerde piyango numaralarını izleyen okuyucular gibi kısmetimize ne çıkmış bakalım diye Dergi'yi Sonundan başlayarak okuyan, ve dahası pPyasa'ya sunulan bir Dergi'nin Talep Hacmine Olumlu Katkıları bulunan birer Tüketici Birim olunur belki ama Yazın Sanatçısı olunamaz Arkadaşlar. Gönderilen Çalışmalar'ın değerlendirilebilmesi için, Doğru ve Öykü'nün isterlerine Uygun bir Türkçe kullanmak Baraj Şartı'dır.’