Yıldız Ramazanoğlu

1958

 

Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakultesi’ni bitirdi.

             Kocası Burhan Kavuncu ile 1980li Yıllar'n Ortalarında Radikal bir dönüşle Ülkücü Hareket'ten ayrıldılar. İstanbul’daki Eczaneciliğin yayında aktif olarak Müslüman kadın Hareketi içinde yer aldı.  Çeşitli Süreli Yayınlar’da Denemeler ve Makaleler yazdı. Türkiye’de Yurtdışı’nda Kadın Zirveleri’ne katıldı.

            Eserleri:

            -Bir Dünya’nın Kaınları, [1]

            -Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kadın’ın Dönüşümü, Editör, ve yazar olarak,  [2]

-Derin Siyah, Öykü, [3]Türkiye Yazarlar Birliği 2002 Hikaye Ödülü aldı,

            -İkna Odası, Öykü, [4]

            M.Bayram Dede Pöportajı: [5]

            *Başörtülü Üniversite Öğrencileri’nin Başlarını açması yönünde "İkna" edilmesi için kurulan "İkna Odaları" Gündem’deyken, Gülay Göktürk bir Yazı’sında, “Bu, Üniversite Tarihi’nde bir Kara Leke’dir. Bugünler geçer, Laiklik Yorumları değişir, Yönetmelikler İptal edilir; ama bu ‘İkna Odaları'nın Hikayesi Kuşaktan Kuşağa aktarılır gider” diyordu. İkna Odaları’nın Hikayesini Kuşaktan Kuşağa aktaran biri olmak nasıl bir Duygu?

*Böyle bir Misyon yüklenmedim. Anlattığım Küçük bir Parçası Büyük Hikaye’nin. Başka Şeyler yazmak isterken hep Yol’uma çıktığından anlattım bu Hikaye’yi. Bir de çok az Sayı’da Genç Kız’a Sahip çıkmakla Milyonlarca Kız’ı kuşatabilmişler gibi davranabilen, İş’in Gerçek Boyutlar’ını anlayamadan Giyotin gibi durmadan kınayan, Kıyan İnsanlar’a karşı kendimizi Terapi’ye alalım diye yazdım. Yaşananları görmezden gelenlerin, neye üzülüyorlar ki ne olmuş ki sanki Üsttenciliğine karşı.

•Roman’da İkna edilemeyen bir Öğrenci olan Nermin'in Hikayesini anlatıyorsunuz. Yazarken Çevrenizdeki "Nerminler"le de konuştunuz, "Nerminler"in Ortak Özelliği neydi?

*Başörtüsü Yasağı yüzünden Okul’unu bırakmış Kardeşlerimiz’le çok karşılaştım tabii. Ne yazık ki ve ne Şans ki böyle bir Oda’ya alınmış tek bir Kız’la tanışmak Kısmet olmadı. Ben de herkes gibi Basın’dan izledim. O yüzden Herşey tamamen Kurgu. Genel olarak hep birlikte bile isteye kaybediyorlar, birileri de bunun üzerine konuşup onları gönüllerince İnşa etmenin Yollarını arıyor. Modern, Ultra Modern, Post-Yapısalcı, İslamcı, Gelenekçi, İlerici hayır Gerici. Bu hengamede paha biçilmez bir Şey kazanıyorlar, Tevhid Silsilesi’ne tutunup Yol alıyorlar ama bu Sızılar’ın içinden geçerek oluyor. Karanlığın içinden İplik İplik çıkarılıyor Kahramanlık. İşte bu Sızı’yı duymak istemeyenler, Sabır ve Tahammül göstermeyenler var. Sızı’yla sızlanma arasındaki Minik Nüansı! kavramaya Güç yetiremeyenler. Yani şu Kaba Yaklaşım: Namaz kılarken Acı çekiyor musunuz, o halde Tesettür yüzünden Sokak’ta yürüyebilme dışında Bütün Haklar’ınızın Gasp edilmesi de en Küçük bir Yeis’e Yol açmamalı. Hayat Sürekli Emir Komuta Zinciri içinde işlermiş de Cahil Kızlar bundan bihabermiş gibi. “Üzülme, dik dur, hiçbir Şey olmamış gibi yap”

•Pek kabullenilmek istemese de, Başörtüsü Problemi’yle karşı karşıya kalan, Toplum’un Belli Kesimleri tarafından dışlanan Öğrenciler bazı Psikolojik Sorunlar, hatta Travmalar yaşıyorlar. Bu duruma siz nasıl bakıyorsunuz?

*Sibel Eraslan bunları Fil Yazıları Kitab’ında anlattı. Kuşak’tan Kuşağa aktarmak budur belki de. Tamamen Zapt’a geçirdi. Bu Travma Cumhuriyet Kadınları olarak bütün Müslüman Kadınları Derin’den sarstı. Toplum’un Kimyasını İslam lehine yeniden sentezledi. Hayat’ın, Batılı Kadın’ın, onun üzerinden Modern Paradigmalar’ının sorgulanmasına Yol açtı. Statü Kaybı Tehditleri altında Özgüven’imizi yeniden oluşturmamıza Büyük Katkısı oldu. “Herşeye değdi Çocuklar bence/herkesle Alay ettik”

•İkna Odaları Uygulamasına "Aydın"ların Kayıtsız kalmasını nasıl okumak gerek?

*Biz de herkese Kayıtsız kaldık. Ülke Zenginliği’nin hakça paylaşılmamasından doğan Ölümcül Yoksulluğu nasıl görmezden gelebildiysek, Diyarbakır Cezaevleri’nde İşkenceler’e ve Tecavüzler’e uğrayan Kürt ve Müslüman Kadınlar ve Erkekler de Gündemimiz’e girmedi hiç. Yani Statüko’yla sessizce İşbirliği yaptık. Bizim! denilen Aydınlar’ın çoğu zaten Çabuk bıktılar Başörtü Meselesi’nden. Kadınlar “neden bu Israr, Evlerimiz’de neden oturmuyoruz ki” gibi yepyeni! bir Tez üretirlerken, Başörtülü Dindaşları Allame de olsalar Değer vermeyen sadece Açık Kadınları Muhatap alan kimi Aydın! Erkekler İş’i sadece “biz size bakarız, Velinimetiniz oluruz” a indirgediler. Zaten çoğunun içine sinmiyordu Mesai’ye giden Dindar Kadın Konsepti. Hür Müstakil Birey bir Mümin Kadın Tasavvuru Bünye’de henüz tam Kabul görmüş değil. Seküler Aydınlar’ın ne yapmadığı ise benim Fazla ilgi Alanıma girmiyor. Herkes Hak Adına ne yaparsa kendi Onur’u için yapar. Kimseye Minnet duymam bu noktada. ‚

 

-İçimden Geçen Şehirler, [6]

            ‘Yer Kabuğu İnsan yürüdükçe ve durup düşündükçe Türlü Şekiller alır, Şehirler oluşur. Sonra da Kişi kendi kurduğu Karmaşa’nın içine karışıp gider. Şehirler’in de tıpkı İnsanlar gibi Tuhaf bir Yüzü vardır ama Bütün’ü hiç göremeyiz. Şehir bir Karaltı’dır. Ona bizim Muhayyilemiz Şeklini verir. Biz kim o da olur. Gece bize geniş mi geniş görünen Sırlar’la dolu bir Meydan, her an her Şey olabilir hissi veren bir Sokak, Gün’ün ağarmasıyla Şaşkınlık yaratacak kadar sıradan ve Sıkıcı bir Mekan’a dönüşebilir. Aslında Yeryüzü’nde sıradan Sokak yoktur. Şehir Hayal’dir. Sürekli kaçıp giden Şey’dir ‘

           -Kadın Oradaydı, [7]

 

  Haksöz 1998 /92.Sayı F.Betül H.Alper Mülakat'ından:

  ‘....Mutluluk Göreceli bir kavram. Kadınlar her kültürde belli bir hiyerarşi içinde mutluluklarını kuruyorlar. Daha iyisini görünceye ya da duyuncaya kadar.. Sorun genelde ötekileri bilmekle başlıyor. karşılaştırmalar başlatınca insanlar yaşadıklarını idrak etme fazına geçerler, bu bir bilinç yükselmesi durumu. 1957’de Irak’da Kürt kadınlarla uzun zaman birlikte yaşayan Danimarkalı Antropolog Janny Hansen onların asla Batılı kadınlardan daha kötü durumda  olduklarının söylenemeyeceğini yazmış Kitabında. Tabii ki bu çok istisnai bir kanaat. Buna benzer çalışmalar için, İslam ülkelerini dolaşan Avrupalı ve Amerikalı Araştırmacıların ise genelde ortak kanaatleri Müslüman kadınların taleplerinin hukuki değil duygusal ve ahlaki olması. Bu mevcut düzenlemeleri bile kullanmalarını engelliyor ve Batılı kadınlara göre daha alt statüler toplum içinde. Müslümanların buna karşı ürettiği argüman şöyle: Bizde boşanma oranları çok düşük; erkekler ihabet etmez, kadınlar yedirilir, içirilir, giydirilir. Dini olarak da en çok yedirilip içirmeye vurgu yapılması, en asgari olan ihtiyaçların herşey gibi takdim edilmesi öteden beri adet olmuş. O zama yedirilmeye ihtiyacı olmayan Batılı kadınlara ne vadediyor sizin dininiz demezler mi? Boşanma oranlarının Batıdaki toplumlara göre düşük olması, biraz çaresizlik biraz da karşılıklı özveri ruhunun hala muhafaza edilmesinden kaynaklanıyor, yoksa aile içişkilerin bizde çok daha mükemmel olmasından değil. Müslüman ülkelerde hala erkek çocuğa daha çok ihtimam gösterirken, Batılı ülkelerde kız ve erkek çocuklar eğitim, beslenme, sağlık, spor gibi birçok hayati etkeinliklerden eşit olarak yararlanıyorlar. Evliliklerde ast-üst ilişkisinden çok istişareyle paylaşma var. Tabii bunlar kadınların sorunu olmanın ötesinde insani bir proplem olarak da gündemde Türkiye’de. Mevcut rejimin ürettiği, toplum dokusuna her katmanda eşitliği hakim kılan bir yapılanma var. Güçlüden acize doğru kademe kademe çoğalarak herkese yansıyan adaletsizliğin kadınları ve çocukları daha çok vurması kaçınılmaz.’

  ‘..(İslam dünyasında yüzyıllardır süregelen, kadını 2.sınıf gören yapılanma hakkında..) Tepkiler muhtelif. Toplum bu noktada gerçekten bir kırılma noktasında. Bağırdığınız zaman sadece bağırdığınız kalır hatırda. Ne dediğinizi kimse anlamaz. Bazı şeyleri sabır, özveri fakat ne istediğini bilen kararlılığı elden bırakmadan dönüştürebiliriz. Bu yolla birçok şey aşıldı, hayatın yeni bir paylaşımla nasıl götürülebileceğine dair tecrübeler oluşmaya başladı. Gündelik hayatı aşmak, çalışmak, üretmek, katılmak isteyen yeni kadınlara çabuk alıştı İslami kesim; yeni bir hayat şekilleniyor bana göre. Fakat gelinen noktada sadece artık devrini tamamlamakta olan İslami bağnazlıkları konuşup durur; laik bağnazların engellemelerini görmezden gelirsek çok kapalı devre kalırız. Milyonlarca insan elele zincir oluşturdu kadınların örtülü eğitim hakkı için. Bizi buraya getiren süreci iyi analiz etmemiz lazım. Bu tabii ki beni aşar; kapsamlı bir araştırma yapmış değilim. Fakat  ilk kez II.Abdulhamid döneminde kız ve erkek çocukların temel eğitime tabii tutulduğunu söyleyebiliriz. Müfredatlarında gereken her ders var ve eğitim şimdikinden nitelik olarak daha kaliteli. I.Dünya Davaşı sonrasında tüm kız ve erkek çocuklar okuldadır. Kız çocuklara yönelik giysi baskıları nedeniyle aileler Cumhuriyet döneminde okullara kuşkuyla yaklaşmışlardı. Ta ki İHO açılana kadar. Ancak o zaman muhafazakar ailelerde yeni bir hareketlenmeye şahit oluyoruz, yeniden cesaretleniyorlar. Üniversitelere gelen başörtülü kızların çekirdeğini oluşturdu bu okullar. Bir yandan da şehirlere göçen yerel giysili köylülerin statü kazanmak için açılıp saçılmaya alternatif olarak pardesü ve başörtüsü giymesi, bu yolla kentleşmesi olgusu var.’

  ‘...(Müslüman kadınları aşağı statüde tutmak isteyen mevcut rejimlerin yanında İlsami toplumsal dokunun işleyişindeki yanlışlıkların payı..) Elbette var ama belki de bizim geldiğimiz süreçte bunları çok konuşmuş olmanın getirdiği bir bıkkınlık var. En azından benim için. Meselenin bu yüzünü en azından benim kuşağım çok konuştu ve taasubun rengi epeyce açıldı. Karşımızda daha karmaşık olan öteki yüz var. Müslüman halk hızla kendi özgün çağdaşlaşmasını üretiyor. Aslında çoğu zaman sağlıksız ve kararsız görünümler arzetse de ortada bir denemeler manzumesi var. ‘islami’ adı altında bir çaba var. Belki birçok alanda kendimize özgü olanı üretmek yerine Modernin İslami vesriyonlarını oluşturmadan öteye geçemiyoruz ama içimiz rahat değil, bocalama var ve arayış sürüyor. Bir de dinin defterini tamamen dürmek isteyen bir ideoloji var. Onların çağdaşlaşma diye bir sorunları olduğuna inanmıyorum, sanki bir şey kaçırıyorlar bu cazgırlık içinde. Bu kaçırılan şey halkın kendi kendisini yönetmesi, yani Cumhuriyet’tir. İktidarı halka vermek isteyen, ülkeyi oligarşiyle yönetmeye kararlı olan İttihat 75 yıldır ülkeyi, kaynaklarını, insanlarını tüketiyor ve gaspettiği iktidarı halka vermiyor.’

  ‘..(islam ülkelerinde Müslüman kadınlar geçen yüzyıla göre daha iyi bir noktaya geldi mi..) Bu konularda birçok araşyırma yapılıyor. Tabii hep batılı kadınların çalışmaları bunlar. Artık uzmanlık alanları oluşuyor. Türkiye, Mısır, Filistin, Türki devletler, her birindeki kadın hareketlerini inceleyip incelikli bilgilere ulaşan bu yorumları kendi akademik çevrelerine taşıyan sayısız kadın var, biz de ne durumda olduğumuzu onların çalışmalarından öğreniyoruz. Bir de Üniversite bitirmekten başka bir şey aklımıza gelmiyor, kendini yetiştirmek için çabalama cehdi çok zayıf. Üniversite kapılarını zorlarjen başka alternatifler de üretilmelidir; araştırma grupları kurulabilir, sivil ve diplomasız kurumlar oluşturulabilir. Genelde müslüman kadınlarda merak ve öğrenme isteği çok zayıf. Rahatına düşkünlük had safhada. Bu, hemen tüm İslam dünyasının problemi.’

  ‘..Ne kadar okumuşolursak olalım, içinde yaşadığımız toplum ya da birçok kızın içinde büyütüldüğü atmosfer okumayı bile iyi bir evliliğin önkoşulu olarak beyinlere kodluyor. Sadece gelin olmayı hedefleyen küçük kız çocuk içimizi hiç bırakmıyor.Üniversite sıralarında dirsek çürütmeyle de öoğu kez geçmiyor bu şartlanma. Evlenince tüm faydalı çalışmalarını bir yana bırakıp evinin kadının olmak (ne demekse), kendisine değmeyen hiçbir zulümle sorunu olmamak bir ödev, hatta bir övünç kaynağı. Elbette bir kadın hayatının bir dönemindebebeğine, ir dönem eve yoğunlaşabilir, fakat her dönemde dış dünyayla ilişkilerini koşullara göre azaltarak da olsa sürdürmelidir, öğrenmekle ve öğretmekle temasını hiçbir dönemde kesmemelidir en azından. İnsanlar bu araştırmaları boşuna yapmıyor, çünkü büyük bir hareketlilik var kadınlarda. İran’dan sonra gözü korktu modern dünyanın. Teksas Uni.Antroploji Prof. Barbara Warnock Fernea tüm Ortadoğu ve Türki Devletlerdeki kadınlarla konuştuktan sonra bu yıl Amerika’da yayınladığı kitabında müslüman kadınların gözünün artık tamamen açıldığını söylüyor. İran ve Mısır’da kızlar neredeyse üniversitelerin yarısını doluruyor. Middle East ve Aramco dergilerinin son sayıları yeni kıuşak kız çocuklarının talepleri üzerine dosyalar yaptılar. Kızlar annelerini tekrarlamak istemiyorlar; Qur’an okuyor, entrüman çalıyor, yabancı dil öğreniyorlar, erken evlenmek istemiyor, çocuk büyütürken çalışmak da istiyorlar, daha iyi sağlık tesisleri, okullar ve spor yapabilecekleri yerler istiyorlar, dünayada olup bitenleri merak ediyor, kendilerine göre yorumlar yapıyorlar. Tutuldukları özel alanlardan taşıyor kadınlar. Bir de eskiden bazı olumsuzlukların aşılması için yüzyıllar gerekiyordu; öyle statikti ki yapı, bir taş oynatmak kolay değildi yerinden. Şimdi sorunlar daha çabuk çzülüyor, sürekli yalnız olmadığımızı hissettiten sorunlarımızı ve tecrübelerinizi başkalarıyla kolayca paylaşmanızı sağlayan bir iletişim ağı var. Bunu bastırmak yerine bu açılımı İslam Medeniyetinin yeniden ihyası için değerlendirebileceğiniz alt yapıları oluşturmak, bu nimetin kaderini bilmek lazım.’

  ‘..Teslime Nesrin, Nevval Sadevi vs..) Beş vakit namaz kılan nice ailelerin oğulları ve kızları şedid bir islam düşmanı olabiliyor yetiştiğinde. Türkiye’de de birçok örnek sayabiliriz. Bu herşeyden önce nasip meselesi.. Bunun nedenini çözmek, Allah’ın ilminden bir bilgiyi gerektirir. Fakat zahiri koşullarla akıl yürütecek olursak, genelde bu kadınlar son derece zeki, içinde bulunduğu koşulları analiz edebilen yeni sorular sorabilen insanlar. Hep yanlış İslami pratiklere takıldıklarından  böyle uç noktalara gelmiş olabilirler. Bu türden pratiklere sert eleştiriler yönelten fakat Qur’an ve müslümanalrı birbirinden hassasiuetle ayırarak ilerleyen önekler de var. Fatma Aliye mesela. Zeynep Gazali, Amine Vedud Muhsin. Bunları da görmek lazım. Din’i müntesiplerinin hatalarından ayormak, zihinsel bir olgunluk gerektirir. Fakat yine de bir öok Batılı araştırmacı bu görüşlerimize şöyle cevap verebiliyor:’ Peki İslam bu kadar güzel de partikler neden kötü?’ Bu soruyu da geçiştirmemeliyiz. Üzerinde en çok düşünülmesi gereken soruların başında geliyor bu.’

[1]              1998, İstanbul, Ekin Yayınları,

[2]              2000, İstanbul, Pınar Yayınları,

[3]              2003, İstanbul, Söylem Yayınları,

[4]              2003,İstanbul, Pınar Yayınları,

[5]              27 Ocak 2004, Dergibi http://www.dergibi.com/roportaj/yildiz_ramazanoglu.asp

[6]              Temmuz 2005, İstanbul, Sel,is Kitaplar, 151 Sayfa,

[7]              Mart 2004,İstanbul, Elest Yayınları,